Bu ışıktan idrak sayesindedir ki, miracın kutlu yolcusu, idraksizler için hemen her zaman, anlaşılmaz bir “amâ” sanılan varlığın perde arkasını, bir solukta gezip gördü.. bir kitap gibi mütalâa etti.. iman rükünlerinin misalî levhalarının sergilendiği gayb yamaçlarında dolaştı.. kader kalemlerinin yürekleri hoplatan nağmeleriyle ürperdi.. hûri-gılman teşrifatçılığına uğrayıp geçti.. “ne mekân var ânda, ne arz u semâ…” duygularının mûsıkîleştiği noktada قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنٰى“İki yay arası kadar, hatta daha da yakın…”3 nefehâtiyle istikbal edildi ve armağanlandırıldı…
Bazen basîretteki temâşâ zevki firasetle ayrı bir derinliğe ulaşır ki, o zaman idrak “te’vîlü’l-ehâdîs”e (eşyanın melekûtî yönlerine nüfuz ve hâdiselerin yorumuna) uyanır ve ruh, üç buudlu şu mekânda, birkaç buudu birden yaşamaya başlar. Derken vicdan, varlığın gören gözü, atan nabzı ve kavrayan aklı olur.
Sezme, anlama mânâlarına gelen firaset, idrakin iz’anlaşması ve basîretin daha da derinleşmesi demektir. Hak nurunun tecellîsine açık firasetli gözler, gölgelere aldanmayan öyle ay yüzlülerdir ki, basîretlerinin nuruyla en karanlık zeminde dahi her şeyi apaçık görür, iltibasları aşar, benzerliklere aslâ takılıp kalmaz.. cüz’iyyâtın esiri olmaz.. kamışın içinde şekeri, suyun ruhunda oksijen ve hidrojeni birden müşâhede ve idrak eder ve gönlü hep “fark” ikliminde dolaşır.
Dipnotlar
- 3 Necm sûresi, 53/9.