İçeriğe geç

İşte böylesine hakikatin azat kabul etmez köleleri bir toplumun safları arasında dolaşıp durdukça, o cemiyet semavî ve arzî bütün belâ ve musibetlerden emin demektir. Ve eğer biz, semavî ve arzî belâ ve musibetlerden emin olmak istiyorsak, derhal yaratılış gayemiz olan bu vazifemizin başına dönmeliyiz.. dönmeli ve kat’iyen bilmeliyiz ki, gelen musibetler, “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker”in terkinden dolayı gelmektedir. O belâ ve musibetlerin gitmesi isteniyorsa, o da yine “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker”in yerine getirilmesiyle gerçekleşecektir. Başka hiçbir ibadet ü taat, böyle bir paratönerliği haiz değildir. Cenâb-ı Hak, bir insanı veya cemiyeti onlar namaz kılar oldukları, Kâbe’yi tavaf ettikleri, ellerinde evrâd ü ezkâr okuyup durdukları anlarda bile yok edip yerin dibine geçirebilir. Ancak bir yerde on insan, arz edildiği şekilde dertli, muzdarip ve vazifelerini de yapıyorlarsa, Cenâb-ı Hak o beldeyi teminatı altına alır ve orayı muhafaza buyurur.

Onun içindir ki, bazı İsrailî kaynaklarda şöyle bir husus nakledilmektedir: “Hz. Lut’un (aleyhisselâm) kavmi helâk olduğunda, onlar içinde gecelerini namazla, gündüzlerini oruçla geçiren binlerce âbid ve zâhid insan vardı.. ama onlar ‘emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker’ vazifesini yapmıyorlardı.” Yine Hz. Şuayb’ın (aleyhisselâm) kavmi Eyke halkı helâk edilirken, kim bilir kaç insan orada namaz kılıp, oruç tutuyordu!..

Fakat, içinde emr-i bi’l-mâruf vazifesi yapıldığı hâlde helâke uğramış tek bir kavim veya millet göstermek mümkün değildir. Zira tarihte böyle bir misal de yoktur. İleride –inşâallah– âyet ve hadislerin aydınlatıcı tayfları altında bu meseleyi daha genişletmeyi düşünüyoruz.

19