Ve bu kadar mücrim, bu kadar yıkılmış, bu kadar dökülmüş olmamıza rağmen Rabbimiz’in bizlere “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” vazifesini tevdi etmesi, sadece ve sadece rahmete olan ihtiyacımızdandır. Bizler alabildiğine küçük ve zayıf olmamıza karşılık Cenâb-ı Hak, alabildiğine yüce ve merhamet sahibidir. O’nun bu sonsuz rahmet ve merhametine mukabil vicdanlarımızın ifadesi olarak dilimizle binlerce kez “Elhamdülillah” desek yine azdır.
Yirminci asır, mânâ ve ruh adına hakikaten her şeyin sarsılıp yıkıldığı bir asır olmuştur. Öyle ki, gözler küsufa tutulmuş, bakışlar bulanmış ve beller de iki büklüm hâle gelmiştir. Serfürû edilen yerler, hep mihrap girintisine ters çıkıntılardır. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen fısıltı hâlinde de olsa, Efendiler Efendisi’nin sesi ve soluğu hâlâ duyulmakta, O’nun asırlarca evvel söylediklerinin yankısı zaman ve mekânı aşarak bize kadar ulaşmaktadır ki bu da Rabbimiz’in sonsuz rahmetinden başka ne ile izah edilebilir ki? Öyle ise, bize düşen de, bu sonsuz lütfun şükrünü eda etmek olmalıdır. Bu da O’nun diriltici soluklarını ruhumuzun enginliklerine doldurmak ve her nefes alış verişimizi bu soluklara göre ayarlamakla olacaktır. Bu ölçüde şükrünü eda edenler ki, neticede de onlar kurtulacaklardır.
Sâdi Şirâzî, Efendimiz’e hitaben: “Ne mutlu o ümmete ki, o ümmetin vapurunun kaptanı Sensin. Ne mutlu o ümmete ki, o ümmetin arkacısı ve dayanağı Sensin!” der. Evet, bizler, kurtarıcı bir sefine içinde bulunuyoruz. O sefinenin kaptanı Kâinatın Efendisi’dir. Şimdilerde bir kere daha kaptanımız bize sesleniyor ve tayfalarının toplanmasını istiyor. “Ancak bu vapura binenler kurtulacaktır…” Bilmem ki bu sesi duyup topluca ona icabet edebilecek miyiz?
* * *