İçeriğe geç

Düşmanlık etmek de, düşmanlığa maruz kalmak da, mü’mine yaraşır-yakışır şeylerden değildir. Evet, şefkat ve muhabbetin temsilcisi olması gereken mü’mine, adavet hiç mi hiç yakışmıyor. İlle de adavet etmek istiyorsak, mü’minlere değil, ruhlarımızı saran düşmanlık düşüncesine, kine, nefrete, imtizaçsızlığa, kâfire, mülhide, iman ve Kur’ân düşmanlarına adavet etmeliyiz. Hâl böyle iken, imanın, Kur’ân’ın binlerce, milyonlarca hasmını bir kenara bırakarak mü’minlere düşmanlık beslemeyi anlamak mümkün değildir.

Hem, bırakın mü’mine düşmanlığı, kâfire bile adavetimizde bir kıstas, bir ölçü olmalıdır. Bu mânâda adavetimiz, bizim için bir kamçı olacak, bir hırs ve aksiyon hâline gelecek ve en bataklık sinelerde dahi gül bitirecek ve hayırlara vesile olacaktır.

Şimşek gibidir mü’min, ışıkla doğar, saniyede şu kadar hızla hareket eder; yıldırım olur gürler, yüreklere korku salar ama, rahmet olarak yağar, rahmet olarak yağar da, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan gönüllerimizin sultanı Nebi gibi gönülleri yur-yıkar ve gözlere nur saçar.

Evet, mü’minin şiarı, adavet değil, muhabbettir: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı yüzleri yerde, kâfirlere karşı aziz ve çetindirler. Allah yolunda cihad eder, kınayanın kınamasından korkmazlar.”11

İman cephesini topa tutmak asla reva değildir. Mü’mini çekememek, çekiştirmek, gıybet etmek, aleyhinde olup çürütmeye çalışmak ve hele düşmanlık derecesinde üstüne üstüne gitmek, muharebe meydanında topları kendi birliğinin üzerine çevirmekten farklı olmasa gerektir. Böyle bir durum, mütecaviz hasmı bırakıp, dostlar arasında bozgun meydana getirmek ve kendi kalesinin kapılarını, sur dibinde hazır bekleyip duran canavar düşmanlara açmak ve kale duvarlarında gedikler meydana getirmek demektir. İsterseniz buna, sizi parçalamak için pusuda bekleyen dış mihrakların ekmeğine yağ sürmek de diyebilirsiniz…

232