Furkân, farkı anlatır. İnsan, hâlık (yaratıcı) değildir. Bu itibarla Allah’a kulluk yapacaktır. Öyle ise insan, mârifetiyle kemal ufkuna çıkacak, ulûhiyet sırlarını hâvî ufka ulaşacak, imkânla vücub arasındaki yerini elde ettikten sonra da dönüp geriye gelecek ve “Ben ilâh değil, kulum.” diyecektir. Furkân da insanın bu hâline tercümandır. Furkân, insanın halkı görüp halkın içinde yok olup, Hak’tan perdelenmesinin adıdır. Bu, Furkân’ın en aşağı mertebesidir. Bir de, kesrette vahdeti (çoklukta birliği) görme denilen bütün halkın gözüyle Allah’ı müşâhede makamı vardır. Bu da seviyeli insanın hâlidir. Peyderpey, mertebe mertebe, kâinatın bütün kısımlarında tecellî eden Cenâb-ı Hakk’ın Kemal ve Cemal sıfatlarını müşâhede ki, panteist buna “Her şey O’dur.” der. Ama biz Kur’ân talebeleri “Her şey O’ndandır.” demek suretiyle fark’ın en büyük mertebesini ifade etmiş oluruz.
İnsan bir tarafıyla Kur’ân’a, diğer tarafıyla da Furkân’a yapışmaya ve hem de Furkân’da Allah’ı anlamaya çalışmalıdır ki, o makamını, ubûdiyet (kulluk) yoluyla kazanabilsin, yoksa tek yönlü çalışma ve gayret insanı böyle ulu bir makama yükseltemez. Bir de cem’ü’l-cem vardır ki bu, bütünüyle ve kendine bakan yönüyle mâsivâyı (Allah’tan başka her şeyi), fâni ve yok görmek, her şeyi yok bilmektir.
Evet, kâinat ilâhî isimlerin cilvelenmesinden ibarettir. Bir kısım sofîler bu işi yanlış tercüme ederek ne derse desin, Kur’ân adına bunu da böyle takdim etme, Kur’ân’ın ruhuna uygun bir tarif olur kanaatindeyim.