İçeriğe geç

Bazıları bu hususları farklı şekillerde değerlendirebilir, kabul etmeyebilir, hatta bu yüzden beni tenkit de edebilir. Ama bana göre insan, düşünceleriyle, mülâhazalarıyla, niyetleriyle ve niyetlerindeki enginlikleriyle insandır. İnsan, cismaniyete ait duyguları sadece o kafes içine hapsettiği zaman, insanî yolu, insanî yaşayışı ve insanî ufku daraltmış sayılır. Oysaki mahiyet-i insaniye, meleklerden de ulvîdir. Öyle olmasaydı Allah, meleklerden sonra Âdem’i yaratır mıydı? Melekler potansiyel olarak Âdem’le ifade edilecek mânâ, muhteva ve memuriyet ruhunu haiz idiler ama, onu âlem-i şehadette sergileyecek istidatta değillerdi. Onun için Allah Hz. Âdem’i yani insanı yarattı. Evet, insanın yürüdüğü yolda veya yolun sonunda “esfel-i safilîn” de var, “âlâ-yı illiyyîn” de. Cibril’in ulaşamadığı ufuklara ulaşmak da var, şeytanı şeytanlıkta geride bırakmak da.

Evet, melekler bu enginliği ihraz edememişlerdir. Bazı hususî faziletlerde onlar insanın önünde olsalar da, hususî açıdan “Mercuh râcihe tereccüh edebilir.” kaidesi itibarıyla, insan meleklerin önündedir. Buna göre başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve altın silsile içinde daha niceleri seyr u sülûk-i ruhanîde meleklerin mukarreb olmayanlarını geçmişlerdir.

Hâsılı; insan, mülâhazalarının enginliği, niyetinin derinliği ile insandır. Dar yaşayan, dar gören, dar düşünen ve cismaniyetin eteğine takılıp kalarak beden endeksli hayat yaşayanlar, gerçek insanî mânâ ve muhtevayı kavrayamazlar. Dilerim Rabbim, çağın nuranîleri içinde yer alan hiç kimseyi böylesi mazhariyetlerden mahrum bırakmaz…

Kavlî ve Fiilî Dua

14