İçeriğe geç

Tasavvuf, bir hayat tarzı olarak Asr-ı Saadet’te yaşanmış; daha sonra ise “tarikat ricali” diyebileceğimiz insanlar tarafından, şahısların karakter, ruhî yapı ve anlayışlarına göre sistemleştirilmiştir ki bu gayet normal bir harekettir. Şu anda benim gücüm yetse ve insanların içlerini, kafalarını okuyabilsem, sünnet kıstasları içinde insanların istidat ve kabiliyetlerine göre onlara hep insan-ı kâmil olma mülahazasını telkin ederim. Örneğin birisi tefekkür insanıdır; ona devamlı tefekkürle hemhâl olmasını salıklayıp aynı zamanda şu evrâdı da ihmal etme ve Allah kapısında sabit-kadem ol, derdim. Kur’ân’ı çok iyi anlayan başka birisine de devamlı Kur’ân’la meşgul olması tavsiyesinde bulunurdum. Bu bir yönüyle değişik istidatları, müstaid oldukları konularda istihdam etmektir. Esasında meşâyihin yaptığı da bundan farklı değildir. Onlar, şahısların karakterlerine, içtimaî durumlarına, genel yapılarına göre insanlara, dinin ruhuna uygun sorumluluk tahmil ederek, herkesin kabiliyetine göre onun mânevî terakkisini sağlayıp, “İnsanın yaratılışının gayesi olan, insan-ı kâmil ufkuna ulaşma”yı hedeflemişlerdir ki işte tasavvuf da budur..!

Bu işe, “Adı konulmamış bir tasavvuf hareketi.” denmekle, şayet Allah’a yaklaşma yolunda olan insanlar veya insan-ı kâmil olma peşinde koşan insanlar mânâsı kastediliyorsa, bu doğrudur ve bu mânâda mutasavvıf olmayan veya tasavvuf yolunda bulunmayan bir mü’min de yoktur. Ama bununla, tasavvuf duygu ve düşüncesini ister muhatapların farklılığı, isterse o işi temsil eden şahısların farklılığı açısından tarikatlar hâline getirip sunma meselesi anlaşılıyorsa bu mânâda bu çalışmalar, ne tasavvuf ne de tarikattır.

Kardeşlik

140