İçeriğe geç

İmanın yenilenmesi için “âyât-ı tekvîniye”nin kanunları hallaç edilmeli ve bu yolda nihaî hedefe ulaşabilmek için sürekli tüneller aranmalı ve yollara köprüler kurulmalıdır. Evet, kendini bu yola adamış her insan, ibadet ü taatiyle ayrı; evrâd u ezkârıyla ayrı; his ve hülyalarıyla ayrı; mütalâa ve müşâhedeleriyle ayrı vesileler aramalıdır. Müşâhede, sergi ve meşherde; mütalâa ise kitapta olur. Kâinat ise bu iki şeyi ile büyük bir meşher ve kitaptır.

Evet, O’nun bize verdiği her şeyi gerçek değerine ulaştırmak, verilen bu nimetleri yine O’nun yolunda kullanmaya bağlıdır. Çünkü dünyadaki fâni ve çürüyüp kokuşmaya müsait mal, O’nun yolunda infak edilince bekâya mazhar olacağı gibi, cisim itibarıyla yokluğa mahkûm olan insan da, Bâkî-i Hakikî’nin yolunda olabildiği ölçüde fâni âlemin dar kalıplarından sıyrılıp ebediyete namzet olabilir.

İslâm ve Biz

Kâinatın mayası muhabbettir. Huşunet ve hırçınlıkla bir yere varılamayacağı ve varılmadığı ortadadır. Sevgi, saygı ve muhabbetle kime ait olursa olsun, kapıların tokmağına dokunulduğunda, diyalog yollarının açıldığı ve İslâm’ı en güzel şekilde anlatma imkânının doğduğu izahtan vârestedir.

Ayrıca, başkalarını hep hatalı görmek, onları çeşitli bahanelerle sürekli karalamak, nefsimiz adına bir teselli vesilesi sayılsa da bunun İslâmî esaslarla taban tabana çatıştığı da muhakkaktır. Bu durum İslâmî anlayışın değil, kendi kafamızda şekillendirdiğimiz düşüncelerimizin ürünüdür. Yani vaz’-ı ilâhî değil, bir vaz’-ı beşerîdir. Bunun dünya ve ukbâ adına ne bize ne de insanlığa bir şey kazandırmayacağı da açıktır.

Bize düşen bu dini, onun evrensel özelliklerini nazara alarak, evrensel buudlar içinde tebliğ ve temsil edebilmektir.

İlklerle Beraberlik

55