Tevfik Fikret, Necip Fazıl, Mehmed Âkif… gibi şairler, bu mevzuda “Şebab” ve “Gençlik” türküleriyle hayallerini süsleyip onu, hep rüyalarının Heraklit’i olarak görmüşlerdir.
Bütün bunlar gösteriyor ki, hemen her dava insanı, bütün sa’y ve gayretini, istikbal vaad eden böyle bir gençlik yetiştirmeye harcayıp, onu âdeta hülyalarının yorumcusu olarak görmüştür.
Kendi Üslûbumuz
Herkes, kendi davranışları, kendi sözleri, kendi tavırları ile kendi karakterini sergiler. Bu açıdan biz, bizi seven-sevmeyen herkese kendimiz gibi davranmak zorundayız. Meselâ, çoğu zaman ben, bize küfreden insanlara bile, “bey”, “efendi” tabirlerini kullanarak hitap etmişimdir. Bu, bizim üslûbumuzdur. Bizler üslûbumuzdan taviz vererek, bulunduğumuz konumdan aşağıya inemeyiz. Unutmayalım ki “Gelen konar, göçen gider.” fakat, biz üslûp ve duygularımızla kalır ve müessiriyetimizi de devam ettiririz.
Ayrıca ben, bu türlü davranışlarımızın düşmanlık yapanlarda, “Bu adamlar böyle yapmakla, duygu ve düşünce açısından mâşerî vicdanda mâkes buluyorlar. Biz ise, huşunetle davrandığımız müddetçe haksız kabul ediliyoruz.” düşüncesini uyaracağını ve tavırlarını değiştirebileceğini tahmin ediyorum.
İsterseniz bu duruma, gücümüzün yetmediği konularda iftira ve tezvire kilitlenmiş tâli’sizleri teknik nakavt etme nazarıyla bakabilirsiniz.
Fakat beşeriyet icabı, iftira ve tazyiklere belli noktaya kadar sabredip, tahammülün kalmadığı yerde, Allah’a yönelip O’na havale etmek de düşünülebilir. Bu bir bakıma, gizli bir deşarj ve vücudun zehirli şeyleri dışarı atması sayılabilir.