Evet, keşke bu uzun ve muhataralı yolda, batı ile visale erme uğrunda bütün tarihî değerlerimizi feda eden, içimizdeki bu özüne yabancı ve mağrur ruhlar, âleme peşkeş çektikleri onca değerlerimiz karşısında, hiç olmazsa kayda değer bazı şeyler elde edebilselerdi..! Heyhât, elden çıkardıkları onca şey karşısında elde ettikleri sadece çalımdı, gururdu, bencillikti, ihtirastı, serâzâd ve çakırkeyf yaşama felsefesiydi, gayrı meşru kazanç usulleri, kazanç iştihalarıydı… Aslında, insanı gayeleştiren ve onun ötesindeki bütün değerler mâverâsına kapanan bir dünya ve onun karakura insanlarından başka bir şey de beklenemezdi.
Kaldı ki batı, bir-iki asırdan beri, kendine verdiği bu yeni mânânın, yani maddeyi esas almanın, insanı putlaştırmanın ve insan merkezli bir dünya tesis etmenin doğurduğu bunalımlarla iç içe ve inim inim yaşadı. Şu anda da o, dün bin bir ihtimamla fizik ve mantık üzerine kurmaya çalıştığı hâlihazırdaki medeniyetin “arş-ı vücud”undan sûr sesi geldiğini duydukça iliklerine kadar ürperiyor ve korkuyla tir tir titriyor. Tabiî her medeniyet gibi batı “uygarlığı”nın da bir sadme ve birkaç krizle devrilip yerle bir olması beklenmemelidir. Ne var ki, bu yeni batı medeniyeti, yürüdüğü yol itibarıyla çoktan ölüm koridoruna ve ölüm turnikesine girmiş sayılır. Çünkü bu medeniyet maddeyi tanıdığı, insanı cismaniyetiyle değerlendirdiği, tabiatı keşif ve kâinatı hallaç ettiği, nihayet bugünkü teknik ve teknolojik başarıları ölçüsünde, insanı özüyle ve hakikî yüzüyle mânâlandıramadığı.. değişik sahalardaki keşif ve tespitleri seviyesinde onun derinliklerine dalamadığı, varlık ve eşyaya yaklaşımı “olan”ı anlamadan ibaret kalıp “olması lâzım gelen”i sezemediği, hatta böyle bir şey düşünmediği için maddesi itibarıyla anomali doğmuştur; mânâsı itibarıyla da ölü…