İçeriğe geç

Tekye, içine girdiğimiz andan itibaren –bu ekseriya böyle olurdu– bir rüya denizi gibi büyür, çepeçevre her yanımızı sarar, göklerin sınırlarını aşar, bütün varlığı kucaklayacak kadar genişler; alabildiğine derinleşir, muammalaşır ve sonsuzluk gamzetmeye başlardı. Evet, orada her şey, sonsuza açılmaya hazır rıhtımdaki bir gemi, pistteki bir uçak veya rampadaki bir füze gibi görünürdü. Herkes ve her şey âdeta startı bekleyen bir maratoncu gibi “pîr” veya serzâkirin işaretini beklerdi.. işaret ve iş’âr alınca da, bütün mekân lerzeye gelir, zakirlerin zikrine ses vermeye başlar.. gaz lambaları söner, çerağ uçar gider.. basar sem’â tâbi olur.. rü’yet lisanın arkasına saklanır.. kalb-ruh, cismaniyet ve bedenin üstünde raks etmeye dururdu. Ritim biraz hızlanınca, kelimeler bütün bütün “hayhuy”a inkılap eder ve hırıltılarda da sadece O duyulurdu…

Serzâkir, bazen halkanın içinde, bazen de halkanın ortasında ötelere doğru kanatlanmaya hazırmış gibi o kadar mehîb görünürdü ki, hayallerimizde onu tesbihin imamesine benzetir ve gökten gelen vâridâtın ondan başlayıp yine onda noktalandığını düşünürdük. Halkalar, kalbî ve ruhî hayata sıçrama faslı gibiydi.. gönüllerini göklere bağlamış ve kendilerini uhrevîliklere salmış zakirler, kim bilir bu tül pembe gecelerin elinden ne kevserler ne kevserler içerlerdi.

Kudret, tekyenin o kendine has ışıktan lisanı, insanı büyüleyen umumî manzarası ve içindeki zikr u fikr erlerinin imrendiren hâlleriyle, her zaman “sehl-i mümtenî” üslûbu içinde en ezelî ve en yüksek bir şiiri söyletir ve hayatın bu kuytu yerlerdeki hazzını en bâkir buğularıyla gönüllerimize boşaltırdı.

73