Evet, yirminci asra doğru gelinirken, bütün dünyada, farklı buudlarda ve gözle görülür şekilde ciddî değişiklikler gözleniyordu.. ve bu kaçınılmazdı da. Ne var ki, aynı dönemde bizde, içtimaî, iktisadî, siyasî bünyenin yenilenmesi adına, zamanın hiçbir diliminde, tarihin hiçbir çağında eşi-benzeri görülmemiş bir ihtilal humması yaşandı. Vâkıa, çokları tarafından hâlâ büyük bir hâdise, bir tarihî başlangıç gibi gösterilmek istenen ve insanlığa çok yararlı olduğu vehmedilen Fransız İhtilalinden bu yana, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de belli bir tempo ile devam edegelen bir yıkma, bir değiştirme, bir yeniden şekillendirme gayretleri vardı; ama, asrımıza gelince bu hareket daha da hızlandı, daha da aşırılaştı ve milletimiz için âdeta bir kanlı kâbus hâlini aldı.
Mâbed ve saray, kalblerden, kafalardan silinirse, insanlığın duyguda, düşüncede hürleşeceği ve böylece insanî değerlere uyanacağı vehmediliyordu.. hatta biz, bahtsız bir zaman diliminde bu dramın acı acı yaşandığını da gördük; gördük ama, umduklarımızdan hiçbirini elde edemedik.. elde etmek şöyle dursun, kaybettiklerimizin haddi hesabı yok. Her şey altüst olduktan sonra, mâbed ve saray otoritesinin vârisi olduğunu iddia eden bir sürü otorite heveslisi türedi: Millet, halk, devlet, parlamento, işçi, bürokrat ve yer yer kendini hissettirme çıkışları yapan askeriye bu mirasçılardan sadece birkaçı…