Hemen her zaman mâbedde, gizli gizli esip duran ve ancak uyanık gönüllerin sezebileceği, vicdanın âşina olduğu ve ruhun bir ömür boyu arayıp durduğu öyle bir “üns” esintisi hissedilir ki, insan, tıpkı çiçeklerin içine giren bir kısım mini böceklerin lezzetle aynîleşmeleri gibi, onu ayn-ı haz olarak duyar ve yaşar.
Mâbedin asıl sesi ve mûsıkîsi, her zaman derununda yankılanan şuur ve idrakten gelir. Evet o, her an değişen ayrı bir duygu tufanıyla, ancak temiz ruhların sezebileceği, ibadete ait derin mânâlardan, bu mânâların hayallerdeki büyüleyici şekillerinden iklimine sığınan ruhlara öyle mahrem şeyler fısıldar ki, insan, varlığın ezelî nefahatla sarıldığını hisseder; hisseder de, ruhundaki ihtiyaçların, arzuların, beklentilerin hemencecik yerine getirileceği bir kapının önünde olduğunu sanır.. ve bir coşar bir coşar ki; sanki bulunduğu yer yedi kat göğün üstüymüş ve o da bu makamın şerefli sakinlerinden biriymiş gibi, en baş döndürücü manzaraların, en ürpertici solukların ve en çarpıcı televvünlerin, hem de bilmem kaçını iç içe görüyormuş ve duyuyormuşçasına hayretlerle irkilir.. irkilir de, ruhunda, denizlerin derinliklerindeki dev dalgaların yüzlercesinin, binlercesinin çarpışmasını birden yaşıyormuş gibi zevkten ürpertiye, ürpertiden zevke geçer durur.
Mâbed hiçbir zaman bütün bütün susmaz ve susmamıştır da.. aksine o, her an ayrı bir dalga boyunda gürleyip durmuştur. Bütün seslerin kesildiği, bütün heyecanların söndüğü ve atmosferin hazanla tir tir titrediği dönemlerde bile o, ruhunun derinliklerinde her zaman bir şeyler mırıldanmış ve bize ümit soluklamıştır. Evet o; hiç durmadan hep bir şeyler fısıldamıştır; ama, bilmem ki milletçe, onun anlatmak istediği hususların kaçta kaçını anlamışızdır.