Bu yüce vazife, mektepten mâbede kadar, bütün millî müesseselerde hassasiyetle benimsenmeli ve imkân elverdiği nispette de kafa ve kalb izdivacına muvaffak olmuş, aydın ve hasbî ruhlara gördürülmelidir. Zira, mürşid ve muallim evvelâ kendi ruhunda hakikate eren, sonra da sinesinde tutuşturduğu ilham kıvılcımlarını, çıraklarının gönüllerine boşaltan olgun insandır. Evet, kâinatın dört bir bucağından gelen ilâhî tayflarla, dimağını aydınlatamamış ham ruhların, kitleleri insanlığa yükseltme yolunda yapacakları hiçbir şey olamayacağı gibi, düşünce dünyası itibarıyla etrafını saran şüphelere “pes” demiş derbeder gönüllerin de talebelerine verecekleri herhangi bir şey yoktur. Olsa olsa böyleleri, kuvvetin temsil edildiği müesseselerde, geçmişe ait destan ve türkülerle teselli olur; dinî hayat adına folklor ve merasimlere sığınır ve insanoğlunun Yüce Yaratıcı’yla olan münasebetlerinde, başkalarına ait menkıbelerle gürler, onlarla kendilerinden geçerler; ama kat’iyen, ilhamları coşturucu, ruhları kanatlandırıcı ve yüreklere fer verici olamazlar.
Başkalarının destan ve menkıbeleriyle coşup teselli olmak, ferdî ve içtimaî sorumluluğunu yerine getirmemiş, âciz ve aşağılık duygusuna kapılmış kimselere has marazî bir keyfiyettir. Bu hastalığa müptela olmuş bir cemiyette, fatih-ruh yerini, geçmişi destanlaştıranlara, sırf eskiye ait türküleri mırıldananlara ve bütünüyle marşlara gömülüp gidenlere bırakır. Böyle bir toplumda dinî düşünce ve dinî mükellefiyetler, aşk ve heyecan mahrumu sefil bir güruhun inhisarında, folklor hâline getirilerek yığınları eğlendirici ve dinlendirici bir festival hâlini alır. Ve yine böyle bir cemiyette, kalb ve ruhun derece-i hayatına1 giden bütün yollarda söz ve devran, görüşleri sığ, düşünceleri fakir, himmetleri meflûç, iç dünyaları karanlık ve başkalarının yaşadığı harikaları hikâye etmekle teselli olan bir kısım haddini bilmezlere kalır.
Dipnotlar
- 1 Derece-i hayat: Melekleşip ulvî hisleriyle yaşama…