İçeriğe geç

Kendini aşamamış, ruhunda ölümsüzlüğe erememiş derbeder gönüller ise, yer yer ölüm ve zevale takılıp kalırlar; vakit vakit bedenî hazlarında boğulurlar ve zaman zaman da nefsanîlikleriyle târumâr olup giderler. Perspektiflerinde ikbal hırsı, sinelerinde şöhret arzusu, ruhlarında şehvet hissi ve bencilliğin kurutucu fırtınalarıyla her an hazana maruz bu tali’sizler, hep inançsız, hep ümitsiz ve hep karamsar oldukları için, ne peşi peşine sökün edip gelen baharlar ne de yukarılardan akıp gelen nurlar, onların gönüllerinde en ufak bir ümit kıvılcımı meydana getiremez. Ego’nun öldürücü atmosferinde felce uğramış bu bahtsızlar, feleğin çarkları onların hevâ ve heveslerine göre hareket etsin isterler: Güneş arzularına göre doğsun; rüzgâr onların isteklerine göre essin; yağmurlar gönüllerine göre yağsın… Tek kelimeyle, Hakk’ın binlerce hikmeti sussun, onların hevesleri konuşsun dilerler..! Olmayacak şeylere gönül kaptırmış bu serseri ve çocuk ruhlar, hiçbir zaman umduklarını bulamaz, dolayısıyla da bedbinlikten kurtulamazlar. Onlar için;

“Emeller âdeta kuyu içindeHiç erilmezlerin köyü içindeVarılmaz sâhilin “koy”u içinde,Hicran ve yeis, yürekler pek hissiz,Düşler kâbuslu, çevre merhametsiz…”dir.

Yer-gök farklılığı içinde birbirine zıt bu iki düşüncenin de insanımızın hayatına maya olduğu ve onu kendi rengine göre şekillendirdiği zamanlar olmuştur. Ancak, azim ve inançla gerilmiş ışık süvarilerinin rehberliğinde, toplum, gönlü itibarıyla, yüksek ideallere dilbeste; ruhu itibarıyla, mızrabını yemiş tel gibi inim inim; gözleri her zaman güneşin doğduğu iklimde ve dudaklarında “Seniyye-i Vedâ” türküsü kanatlanıp gitmiştir. Berikilerin arkasında ise, fertler ümitsiz, kitle derbeder ve millet de bu titrek ellerde yıkılıp gitmekle yüz yüze tali’sizler yığını olup kalmıştır.

119