Allah (celle celâluhu) inananlara imanı sevdirmiş ve kalblerinde imanı süslü göstermiştir. Onlar iman adesesiyle baktıklarından dolayı, sanki Cennet’i, hurileri ve hepsinin ötesinde Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) cemalini görüyor gibidirler.
Eğer âyetteki ifadelere muhatap sahabe ise, zaten onlarda bu hâl değişmeyen karakter hâline gelmişti. Onlar imana ait bütün meseleleri, ibadete müteallik bütün hükümleri delicesine seviyor; küfürden ve küfre götüren şeylerden de alabildiğine nefret ediyorlardı.4 Onlar imanları sayesinde daha dünyada iken Cennet’e girmiş ve Cennet ikliminde yaşamaya başlamışlardı bile.. onlar için tekrar küfre dönmek ise, Cehennem’de cayır cayır yanmayı Cennet’te reftâre dolaşmaya tercih etmek olurdu. İşte onlar bu sayede rüşde erenlerden olmuşlardı. Ve bu da, Rabb’in büyük ihsan ve lütufları arasında sayılması gereken nimetlerdendi…
Evet, biraz evvel de ifade ettiğimiz gibi, insan kusurlarını hissedebiliyor ve onları görüyorsa, hatalardan sıyrılma adına ilk adımı atmış demektir. Ve eğer insan kendini kusursuz görüyor ve Müslümanlık adına, yapılması lâzım gelen her şeyi tam ve eksiksiz yaptığı zan ve kanaatini taşıyorsa, o da yavaş yavaş batıyor demektir.
İmam Kastalânî, on dört kadar sahabinin, nifaktan tir tir titrediğini ve münafıklar listesine kaydolup olmadıkları hakkında ciddî endişe taşıdıklarını nakleder. Bu endişe ve korku onlardaki imanın ayrı bir buuda ulaştığının alâmetidir. Onlar arasında Hz. Ömer ve Hz. Âişe Validemiz gibi sürekli zirvelerde dolaşan insanlar da vardır.
Hz. Ömer Cennet’le müjdelenmişti, fakat bir türlü kendinden emin olamıyordu O büyük insan. Allah Resûlü’nün: “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu.”5 takdiriyle serfiraz olmasına rağmen, gidip Huzeyfe’nin yakasından tutuyor ve “Huzeyfe! Allah (celle celâluhu) aşkına söyle, Ömer de münafıklardan mı?” diyordu…