Evet, Cennet’te bütün duygular nâmütenâhî inkişaf edecektir. Görme, tatma, zevk alma o denli inbisat edecektir ki, bu, belki de binde binlere ulaşacaktır. Hâlbuki dünyada bu oran ancak binde bir-ikidir. Ayrıca mü’minler Cennet’ten Cemâlullah’ı da seyredebileceklerdir. Ve O’nun cemalinin bir an görülmesi, binlerce sene Cennet hayatından daha lezzet vericidir. Öyleyse insan, her iki hayattan hangisini tercih etmesi gerektiğini bu ölçüyle değerlendirmelidir. Bir kul için kendi Hâlık’ını görme bahtiyarlığı, başka neye değiştirilebilir ki? Hele, Rabb’in rıza ve hoşnutluğunu kazanmak bir insan için hiçbir pâye ve mansıpla değiştirilmeyecek kadar öyle büyük bir nimettir ki, Cennet bile bütün ihtişamıyla bu büyük nimetin yanında sönük kalır.
Kur’ân-ı Kerim de bunu en büyük nimet ve lütuf olarak bildirmektedir. “Rabbinin rızası ise en büyüktür.”4 Hatta hadiste şöyle anlatılmaktadır: Allah (celle celâluhu) mü’minleri Cennet’e, kâfirleri Cehennem’e koyduktan sonra mü’min kullarına hitaben soracaktır: “Kullarım, Benden razı mısınız?” Cevap verecekler: “Bu kadar nimete mazhar kılınmışken nasıl olur da Senden razı olamayız?” Bunun üzerine Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) şöyle buyurur: “Bundan böyle size daha büyük bir lütufta bulunacağım: Sizden ebediyen razı olacak ve size hiç gazaplanmayacağım…”
Hayat bu şekilde düzene konursa, dünya da ihmal edilmemiş olur. Çünkü bu durumda, dünya bizzat kendisi için değil, bizi ahirete götüren bir vasıta olması açısından sevilmiş veya onunla ilgilenilmiş olacak ki, esasen böyle bir alâkanın hiçbir mahzuru da yoktur. Zaten hadiste de, bu ifade edilmekte ve “Dünya ahiretin tarlasıdır.”5 denmektedir.