Posts Tagged ‘ubudet’

Kırık Testi: İBÂDET, UBÛDİYET ve UBÛDET

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’na kullukta bulunma ve kulluğunun şuurunda olma mânâlarına gelen ibadet ve ubûdiyet; bazılarına göre aynı mânâya hamledilmiş ise de, büyük çoğunluğun nokta-i nazarı, bu kelimelerin lafızları gibi mânâlarının da ayrı ayrı olduğu merkezindedir.

İbadet, “Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelmesine mukabil; ubûdiyet, kul olma ve kölelik şuuru içinde bulunma” şeklinde yorumlanmıştır. Zaten, ibadette bulunana “âbid”, ubûdiyette bulunana “abd” denmesi de açıkça bu farkı göstermektedir. “Fatiha Üzerine Mülâhazalar”ın ilgili bölümü,[i] daha farklı şeyler de ihtiva etmektedir.

Ayrıca, ibadet ve ubûdiyet arasında şöyle ince bir fark daha söz konusudur: Meşakkat ve külfetle eda edilip, havf ve recâ derinlikleri bulunan, niyet ve ihlâs yörüngeli bütün mâlî ve bedenî mükellefiyetler birer ibadet; ifasında bu türlü buudların söz konusu olmadığı iş ve vazifeler de birer ubûdiyettir. Zannediyorum İbnü’l-Fârıd da:

وَكُلُّ مَقَامٍ عَنْ سُلُوكٍ قَطَعْتُهُ      عُبُودِيَّةٌ حَقَّقْتُهَا بِعُبُودَتِي

“Seyr u sülûkte aştığım mertebelerde her ubûdiyeti, ibadet-i hâlisemle gerçekleştirdim.” sözleriyle bu farka işaret etmektedir.

Ayrıca sofîlerden bir kısmı, ibadeti avamın kulluk hizmeti, ubûdiyeti şuur ve basîret insanlarının ifa ettiği vazife, ubûdeti de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirmeleri şeklinde tarif etmişlerdir ki; birincisi, mücahede insanının işi, ikincisi, aşılmaz zorlukları göğüsleyen civanmertlerin tavrı, üçüncüsü de, kalb ve ruhlarının enginlikleri ile Hakk’a müteveccih olanların hâli olarak yorumlanabilir.

Bir diğer tevcihle, yukarıda sözü edilen hususların hemen hepsini “ibadet-i zâtiye-i mutlaka” ve “ibadet-i sıfâtiye-i mukayyede”ye ircâ edenler de olmuştur. Bunlardan birincisi; sürekli Hâlık-mahlûk, abd-Mâbud, Görüp/Gözeten-görülüp/gözetilen münasebetlerinin şuurunda bulunma; duygu, düşünce, tavır ve davranışlar itibarıyla hep bu ruhu temsil etme ve hep bu mânâya kilitli kalma; ikincisi de, bu icmali tafsil etme, bu mânâyı canlandırma ve bu duyguları, bu düşünceleri irade ile renklendirme diye ifade edilebilir ki; bu da irade, azim, niyet ve hulûsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:

  1. Sırf Cennet arzu ve iştiyakıyle ifa edilen ibadetler.
  2. Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.
  3. Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla eda edilen vazifeler.
  4. Abd-Mâbud, Hâlık-mahlûk münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler.. bazıları, bunlardan birincilere “tâcirân”, ikincilere “bendegân”, üçüncülere “sâdıkân”, dördüncülere de “âşıkân” demişlerdir. Bir ölçüde bu tasnife ışık tutması bakımından, Râbiatü’l-Adeviyye’nin: “Yâ Rab, kurb-i cemaline yemin ederim ki, ben Sana ne Cehennem korkusu ne de Cennet arzu ve iştiyakıyle ibadet etmedim.. ben, Sen Sen olduğun için Sana ibadet ettim.”[ii] sözleri bu konuda ölçü gibidir.

Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Esasındaki sürekliliği itibarıyla, onu aşan ve onun önüne geçen fakat sürekli olmayan en büyük ilâhî pâyelere bile bir mânâda fâikiyeti vardır; fâikiyeti vardır ki, Allah O Rehber-i Küll ve Muktedâ-i Ekmel’ini, sözlerin en ekmeli içinde anarken, önce عَبْدُهُ demiş, sonra رَسُولُهُ sözüyle bu mübarek cümleyi taçlandırmıştır. Keza, O “Şeref-i Nev‑i İnsan” ve O “Ferîd-i Kevn ü Zaman”ı miraç adı altında, gökleri şereflendirmeye davet ederken, davetiyenin başına: [iii] أَسْرٰى بِعَبْدِه iltifat-bahş kaydını koymuş ve O’nun ubûdiyetinin bu hususî faikiyetine işaret buyurmuştur. Hele, bu gök yolculuğunda, mekânın lâmekân olduğu, cânânın o mübarek cisme can olduğu ve “sübühât-ı vech” şualarının hoş-âmedî televvünüyle her yanı sardığı o muhteşem istikbalde, bin bir tebcil arasında kulluğun çekilip öne alınması, alınıp فَأَوْحٰۤى إِلٰى عَبْدِه مَۤا أَوْحٰى “Kuluna vahyetti ha vahyetti.”[iv] denmesi ne mânidardır!..

Hz. Mevlâna, söz sultanlığı, zamanı aşmışlığı ve baş döndüren derinlikleriyle değil, kulluğuyla övünür, kulluğuyla coşar ve şöyle haykırır:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ  مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

Bazıları ibadet ve ubûdiyete daha farklı mânâlar da yüklemişlerdir:

Kulluğunu tam tekmil yerine getirirken bile, kusurlarının şuurunda olup onlarla ürperme.

Başlangıçta kusursuz bir teşebbüs ve iradenin hakkını verme, neticenin değerlendirilmesinde de kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Allah’ın ezelî ve ebedî rubûbiyetine karşı hayatın bütün sâniye ve sâliselerini kulluk şuuru ile bezeme.

Bütün vücudî şeyleri, O’nun varlığının ziyasının gölgesi bilip ona göre davranma ve onları gasp ve temellük edip övünmeme, üzerindeki Hakk’ın ihsanlarını görmezlikten gelerek de miskinleşmeme.

Ayrıca, her zaman vicdanda O’na intisap şerefinin duyulması ve başka pâyelerle şeref ahz ü i’tâsının da nisbetsizlik ve nesepsizlik sayılması… gibi hususlar bunlardan bazılarıdır.

Bu itibarla, diyebiliriz ki, kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur. Eğer varsa, o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir. Mübtedîler için duyulup hissedilen, müntehîler için yaşanıp zevk alınan, Allah’la münasebetlerin ve O’nunla irtibatlanıp mukayyet bulunmanın dışında her şeyden kalben tecerrüd etme mânâsına hürriyet. Zannediyorum insanın mücehhez bulunduğu değerler itibarıyla da gerçek hürriyet, işte bu hürriyettir.

Bu ince hususa dikkati çeken bir Hak dostu:

بَندْ بَكُسِل بَاشْ اٰزاد اُى پَسَر     چَندْ بَاشِي بَندِ سِيمُ وبَندِ زَر

“Ey oğul, zincirleri çöz ve âzâd ol! Altın ve gümüş ağı içinde daha ne kadar zaman kalacaksın!” der.

Ayrıca Cüneyd-i Bağdadî de: “Kul, Allah’tan başkalarının esaretinden sıyrılmadıkça gerçek kulluğa eremez.” tembihinde bulunur.

Bir başkası, bir adım daha atarak; duygu, düşünce, tavır ve davranışların müstetbeâtının bile ağyâra kapalı olmasını salıklar ve şöyle seslenir:

كُوس نَامُوس اَرْ زَنِي اَز چَرخِ اَنْجَمْ بَر گُزَر

چُون دَفِ رُسْواييست إِين پُر جَلال چَنْبرست

“Eğer namus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira, bu zillerle mâlemâl çember, bir rüsvalık defidir.”

اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا إِلٰى مَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضٰى وَأَصْحَابِه ذَوِي الْوَفَاءِ.


***

[i]    Bkz.: M.F. Gülen, Fatiha Üzerine Mülâhazalar s.175-195.

[ii]   ed-Dimyâtî, İânetü’t-tâlibîn 4/338. Yakın mânâda bir ifade için bkz.: Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ s.122.

[iii] “(Tüm kusur ve noksanlıklardan münezzeh ve müberradır o Zât ki) gece vakti kulunu (Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya) seyr ü sefer ettirdi.” (İsrâ sûresi, 17/1)

[iv]  Necm sûresi, 53/10.

Bamteli: PEYGAMBERLER YOLUNDA İBÂDET’TEN AŞK’A

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Çoklarının kayıp gittiği Süfyâniyet asrında kalblerimizi dinde sâbit kılması için Allah’a sığınmalı ve çok dua etmeliyiz!..

Allah (celle celâluhu), kimsenin ayağını kaydırmasın! (Amin!..) Kunût’ta her zaman okunduğu gibi, belki namazın secdesinde de onu tekrar edip durmak lazım: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) Allah’ım! Bizi hidayete erdirdikten sonra, kalblerimizi kaydırma! Başka hedef arkasında sürüklenme fırsatı verme veya bizi o duruma düşürme! إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Sen, karşılıksız, meccânen lütfeden bir Rabb ü Rahîm’sin, bir Gafûr u Kerîm’sin, bir Hannân u Mennân’sın, bir Rahîm u Rahmân’sın!..

Çok iyi bildiğiniz gibi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) vird-i zebân ettiği bir dua da şuydu: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دَيْنِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazifeli; O, durduğu yerin, konumunun, Allah karşısında durumunun da farkında. Ve aynı zamanda hususî bir donanım ile gönderilmiş; herkesin elinden tutma istidâd, kabiliyet ve donanımıyla gönderilmiş. Ama bazen yüz defa “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Sen, benim kalbimi dinin İslamiyet’te sâbit kıl!” buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle diyor. Şimdi O dediğine göre!.. Bu, O’nun rehberliğinin muktezası olabilir; kendi ufku açısından da onu söylemiş olabilir. O, kalbinin ne türlü evrilip çevrilmesinden endişe duyuyorsa… Belki bir “ân-ı seyyâle”, hemen -böyle- gelip geçici bir saniye; “O ölçüde beni, Sen’den gâfil kılma!” manasında diyor olabilir. Yatarken, kalkarken, uyurken… Zaten öyle; “Gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz!” buyuruyor. Demek orada bile o vird-i zebânı O’nun. Fakat hangi ufkun ifadesi olarak onu diyor?!. يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دَيْنِكَ O ne manada söylerse söylesin, bunun daha çok arkasında kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlamış insanlara rehberlik olduğuna inanıyorum. Adeta “Hâ böyle deyin işte! ‘Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Sen, kalbimizi İslamiyet’te sabit kıl!’ deyin.” buyuruyor.

Bazı sahabe efendilerimiz soruyorlar; Hazreti Âişe validemiz de aynı soruyu tevcih ediyor: “Yâ Rasûlallah, bu duayı ne kadar da çok tekrar ediyorsunuz?” Buyuruyorlar ki اَلْقَلْبُ بَيْنَ اِصْبَعَيْنِ مِنْ اَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُ كَيْفَ يَشَاءُ “Kalb beyne isba’ayni min esâbi’ı’r-Rahmân’dır, onu istediği gibi evirir, çevirir.” Bunlar, müteşabih ifadeler: Evet, kalb, Cenâb-ı Hakk’ın parmakları arasındadır; onu durmadan evirir, çevirir, döndürür. Hafizanallah, hiç farkına varılmadık bir şey ile insanın kalbi öyle bir kayma yaşar ki!..

Günümüzde gördüğünüz gibi… Bu döneme “Sâhib-i zaman”, belli bir devirde “Süfyân dönemi” demiş. Süfyan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından haber verilmiş. Ayrıca, “Kıyamet kopacağı âna kadar -Bu da kesretten kinaye midir?- otuz küsur tane Deccâl zuhur edecek.” buyurulmuş. Bunlar, söyledikleri “yalan”lara kendileri bile “doğru” olarak inanan insanlar, demek. Deccâl’e “mübalağalı yalancı” diyebilirsiniz; zira hadiste de “kezzâb” tabiri geçiyor ki, “mübalağalı ism-i fâil”dir. Mübalağalı yalancı; öyle yalancı ki, yalan söyler, yalanının farkında değildir. Yalan söyler, yalanı doğru söylüyor gibi zanneder, “Doğru söylüyorum!” zanneder; yalanı insanlığın yararına faydalı olacak diye söyler.

   İnsan, Rabbine en yakın olduğu secde hâlinde en çok değer verdiği hususları O’ndan talep etmelidir!..

Bu açıdan, kendimizi Rabbimize en yakın hissettiğimiz anlarda bu bu en önemli, hayatî konularda dua etmeli, O’na sığınmalıyız. Neyi çok hayatî biliyorsak, onları Rabbimize en yakın olduğumuz zaman dile getirmeliyiz. Buraya girdiğimde elektronik levhada o vardı; biraz da ondan mülhem söylüyorum: İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde hâlidir.” buyuruyor.  Kulun, Allah’a en yakın olduğu hal ve dem… “Baş-ayak aynı yerde / Öper alnı seccâde / İşte insanı yakına/yakınlığa taşıyan cadde.” Kestirmeden Allah’a ulaşmak istiyorsanız, başınızı yere koyduğunuz, ayaklarınızı koyduğunuz aynı yere başınızı koyduğunuz, başın-ayağın bir araya geldiği anda.. ve secdenin de “Ah, ben de sana ne hasretim; iyi ki başın beni okşadı!” deyip başınızı öptüğü anda…

Bir de bu sevinçten dolayı gözyaşı döküyorsanız, kalbinizin sesini orada dillendiriyorsanız, mızrap yemiş bir kalb ile orada inliyorsanız: اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana (Yaratan’a) secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”

Bakın: Bu ağzı yarattı, bu dudakları yarattı, bu dili yarattı, bu gözleri yarattı… Riyazî düşünce ile bunu ihtimal hesaplarına vurduğunuz zaman, bu meselenin büyüklüğünü anlarsınız. Sistematik olarak sadece gözler, trilyonda bir ihtimalle ya olur ya olmaz. Ya ağız, ya dil, ya burun, ya kulak?!. Sadece kulak, burun, boğaz açısından meseleyi ele aldığınız zaman, onu her şeyi bilen bir ilm-i muhît sahibi, bir meşîet-i tâmme sahibi, bir irade-i tâmme sahibi Zât-ı Ecell u A’lâ’ya (celle celâluhu) vermediğiniz takdirde, izah etmek mümkün değildir. Görüyor musunuz materyalistlerin nasıl bir çıkmaz içinde bocaladıklarını, naturalistlerin nasıl bir çıkmaz içinde bocaladıklarını ve meseleyi evolüsyon ile irtibatlandırmaya çalışan insanların nasıl bir çıkmaz içinde bulunduklarını?!. Mümkün değil bu!.. Evet, ona girmeyeceğim, ben o meseleye girmeyeceğim.

“Baş-ayak, aynı yerde, öper alnı seccâde.” Bu işte onun manası: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor. “Orada çok dua edin!” Sizin için en önemli şey nedir? Bir: Benim gibi sıradan kulluk seviyesine göre meseleyi ele alacak olursanız, dünyada yapacağınız şeylerin, işlerinizin mamur gitmesi, öbür tarafta da şöyle-böyle Cenâb-ı Hakk’ın alıp sizi Cennet’lerde bir otağın içine oturtması, aynı zamanda ayaklarınızın dibinden de ırmaklardan bir ırmağın akması… Bu, sıradan insanların, bendeniz gibi sıradan insanların isteyeceği bir şey.

Bunun üstünde bir şey vardır: Çok defa burayı bütün bütün siler veya çok defa siler, elinin tersiyle iter, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı!” filan deyip siler elinin tersiyle; fakat yine gözünü diker ahiretteki o çaylara, o ırmaklara, o villalara ve bir de Kur’an-ı Kerim’de anlatılan hûrîlere. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerinde onlardan bahsedilirken, güzellikten ve şirinlikten kinaye olarak denilir ki: “Hûrilerden birisi, nikabını açıp dünyaya tecelli etse, aydınlanır doğu-batı arası her yer.” Bunlardan bahsedilince, insanda ciddî imrenme olur. Evet, bu ikinci derecedeki biri de bunlara imrenir ama “ubûdiyet”ini tam yerine getirir, “ibadet”in biraz üstünde, bir aşkınlık içinde, içten yapar.

Kur’an’ın ifadesiyle, قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler. Onlar, her türlü boş, faydasız ve manâsız sözlerden ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar.” (Mü’minûn, 23/1-3) O, biri birinin zıddı; biri, “namazı hüşû içinde kılarlar”; ikincisi, “faydasız sözlerden ve davranışlardan yüz çevirir.” Kalbleri tir tir titriyordur. O titreme, namaz halinde kendisini ortaya koyar. “Eğer kalbinde haşyet olsa, Allah’a karşı derin bir saygı olsa, o, bütün davranışlarından, tavırlarından da dökülür.” fehvasınca, okursunuz onu orada. Resmini çizeceğiniz zaman, haşyete göre bir şey çizersiniz onda. Âdeta Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri sağanak sağanak başından aşağıya yağıyor gibi görürsünüz onu. Bu da meselenin “ubûdiyet” yanıdır.

   “Leyla’nındır Mecnun, Şirin’in Ferhat / Ben dîvâne aşkın bînevasiyem.”

Bir de bunun ötesinde bunun “ubûdet” yanı var ki, zannediyorum, enbiyâ-ı ızâm, hep o istikamete kendilerini salmışlardı ve o akıntı ile hep “Ehadiyet”, “Samediyet”, “Vâhidiyet” ummanına doğru akıp gidiyorlardı. Gözlerinden her şeyi silip atmışlardı, sadece O’nu (celle celâluhu) düşünüyorlardı. Cennet bile, hûrî bile, gılman bile akıllarına gelmiyordu.

Evet, kimileri için de ahiret lezzetleri önemli olabilir; onlar da onu dilerler. Fakat bazıları da -işte- tamamen “ubûdet” dairesi içinde o meseleyi yaparken, birer âşık u sâdık gibi hep “Cennet, Cennet dedikleri / Üç-beş saray, üç-beş hûrî / İsteyene ver Sen anı / Bana Seni gerek Seni.” derler ki bu söz Yunus Emre’ye aittir. Daha niceleri, aynı istikamette neler demiş, neler demişlerdir. Ezcümle, Niyazî-i Mısrî gibi, “Sağ u solum gözler idim / Dost yüzünü görsem deyü / Ben taşrada arar idim / Ol cân içinde cân imiş.” demişler. “İşit Niyâzî’nin sözün / Bir nesne örtmez Hakk yüzün / Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” Şiddet-i zuhûrundan muhtefî, zıddı olmadığından, muhtefî; zira eşya-varlık, zıddıyla -esas- bilinir. “Eşya” (“şey”in çoğulu) dedim. Zât-ı Ulûhiyet’e de “şey” denebilir. نُسَمِّي اللهَ “شَيْئًا”، لاَ كَاْلأَشْيَاءِ denir Bed’ü’l-Emâlî’de; “Allah da bir ‘şey’dir ama sizin ‘şey’ dediğiniz şeyler türünden değildir.”

Evet, onlar da gönüllerini -isterseniz “kaptırma” deyin- O’na kaptırmışlardır. Bütün enbiyâ-ı ızâmı aynı kategoride mütalaa edebilirsiniz. Onların vârislerini, aynı kategoride mütalaa edebilirsiniz. Fakat bazılarında “aşk” ağır basar; onlar, tıpkı “lav”lar gibi hep fışkırır dururlar. Bazılarında da “sadâkat” hâkimdir, aynı zamanda o his, o heyecan, o ihsas ve o ihtisaslarını, o sürekli kaynayıp durmalarını, Hazreti Ebu Bekir gibi, içlerinde saklarlar, dışarıya vurmazlar. Eğer başınızı onların iç dünyalarına bir soksanız, âdetâ Cehennem alevleri gibi her şeyin kaynayıp durduğunu görürsünüz. O kadar “sadâkat” ile Allah’a karşı bağlıdırlar.

Tâife-i nisa içinde de öyleleri çoktur. “Sıddîk”in kerime-i mükerremesi ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zevce-i mübeccelesi, onlardan birisidir. “Âişe-i Sıddîka” demişler; “âşık u sâdıka” diyebilirsiniz ona da veya “Âşıka-i Sâdıka”. “Âşıka” tabirini de hiç kullanmamışlar. Sanki kadınlardan hiç âşık olan olmamış gibi!.. Oysa Şirin Ferhat’a, Ferhat Şirin’e; Leyla Mecnun’a, Mecnun Leyla’ya; Vâmık Azra’ya, Azra Vâmık’a aynı şekilde âşıktı; birbirlerine karşı tutkun idi bunlar. Daha niceleri; çağın Vâmık’ları, Azra’ları, Leyla’ları, Mecnun’ları… Ama farklı şeylere, basit şeylere tutkunlukları var. İnsanın bir şeye tutkunluğu varsa, tutkun olması gerekli olan şeylerden de kopmuş olur. Onlar, zarurî ihtiyaçlardır; yeme, içme gibi zarurî ihtiyaçlardır. Onları engellemek, tabiata karşı savaş ilan etmek demektir. Onlar, yerine getirilmelidir fakat kalbin atışları, hep O’nun (celle celâluhu) için olmalıdır.

Kalb her zaman لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diye atmalı, sinede onun tonu duyulmalıdır. Bu ses tonuyla derdi Hazreti Alvar İmamı Muhammed Lütfi Efendi. Derken, kalbi, hep o ritme uyardı, öyle derdi. Kim bilir bizim görmediğimiz, bilmediğimiz daha nice âşık u sâdıklar, soluklarında bile hep O’nu ifade ederler. “Öyle soluk almalıyım ki ben, onu Picasso gibi birisi, tecrîd ruhu ile resmetse, ‘Allah’ lafzı çıkmalı oradan; öyle soluk almalıyım!..” derler. Sizin de meslek itibarıyla, hedefe aldığınız şey, budur. Dünya sultanlığı değil, bir yerdeki bir hükümranlık değil.

Bunlar, çok gerilerde, basit şeylerdir. Belki kulluklarını bile “ibadet” şeklinde, takliden yerine getirenlerin hedefidir. Onlar, yetiştikleri ortam -esasen- imana açık bir ortam olması itibarıyla inanmışlardır. Takliden yatıp kalkıyorlardır sadece. Alınlarını yere koyuyorlardır ama secdenin şuurunda değillerdir. Eğilip rükûa gidiyorlardır ama orada birilerini kandırma plan ve projeleri yapıyorlardır. Allah’a en yakın oldukları lahzada zihinlerinin o istikamete daha iyi çalışacağını düşünerek; “Şimdi burada, tam düşünülecek şey!” filan diye, belki onu düşünüyorlardır. El-pençe divan dururken orada, dünyaya ait hesaplar peşinde koşuyorlardır. Zavallılar… Böyle koşanlar, koşar koşar, doğru yolda takılır kalırlar.

Fakat gönlü Allah için çarpan insanlar, Allah’ın izniyle, Cenâb-ı Hakk’a doğru yükselir dururlar. Daha doğrusu, kendi uzaklıklarını aşma istikametinde mesafe kat’ ederler. O (celle celâluhu), bize, bizden yakındır. “Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” O (celle celâluhu) da buyuruyor: وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, insanlara şah damarlarından daha yakınım!” Evet, o uzaklık, bize ait. Cismanî arzular, garîze-i beşeriye, nefsânî hisler, şehevânî duygular, dünyaperestlikler, kinler, nefretler; bizi O’ndan (celle celâluhu) uzaklaştıran şeyler. O bizim yakınımızda, çok yakınımızda olduğu halde, biz, kendimizi uzaklığa atıyoruz. Yapacağımız şey de o uzaklığı aşarak -esasen- o Yakın’a (celle celâluhu) yakın olmak; kalblere, şah damarından daha yakın olan Zât’a yakın olmak, O’nu öylece duymak.

İşte, secde, bu yakınlığın en güzel şekilde ifade edildiği, “ubûdet”e ait, “ubûdiyet”e ait, “ibadet”e ait bir tavrın unvanıdır. Şimdi herkes secdede kendisi için ne önemli ise, onu ister. Arz ettim: “İbadet” seviyesindekiler, onu isterler; “ubûdiyet” seviyesindekiler, onu isterler; “ubûdet” seviyesindekiler de onu isterler. Tabir-i diğerle, meseleyi müşahhaslaştıracak olursak; “âbid”ler, onu isterler; “zâhid”ler, onu isterler; “âşık”lar da onu isterler. Bu son ikisini (zâhid ve âşıkları) mukayese yapanlar diyor ki: “Zâhidin gönlünde, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki Dildâr’ıdır.” O (zâhid), “Cennet!” diyor sadece; “Cennet!” deyip oturuyor, “Cennet!” deyip kalkıyor. Öbürüne (ârif-i billah âşıka) gelince, o “Ne edeyim Cennet’i, O’nun (celle celâluhu) Cemâlini müşahade etme ve Rıdvan’ına erme olmadıktan sonra!..” diyor.

   Biz dualarımızda her zaman, ister kelâm-ı lafzî isterse de kelâm-ı nefsî ile, her şeyden önce Hakk’ın rızasını ve onun en önemli vesilesi olan i’lâ-i kelimetullahı talep etmeliyiz.

Allah ile aramızdaki münasebetler açısından bizim için en değerli şey ne ise şayet, o değerli şeylere cevab-ı sevabın verildiği yerde, secdede, onu istemeliyiz Allah’tan… İsteğe mutlaka cevap verildiği yerde, onu istemeliyiz.

Sizin için de bugün en önemli mesele: “İ’lâ-yı Kelimetullah” adına, اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا لِمَا تُحِبُّ وَتَرْضَى “Allahım, sevdiğin ve hoşnut olduğun şeylerde bizi muvaffak eyle!” اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَاْلإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allahım! Nâm-ı Celîl’ini, dünyanın değişik yerlerinde bayrak gibi dalgalandırmaya bizi muvaffak eyle!” Şimdi birileri, ondan rahatsızlık duyuyor; bu işi derpîş etmiş (göz önünde bulundurup gereğini yapmış) arkadaşlarımızın önünü kesmek istiyorlar. Allahım, Sen, o zavallılara, o gafillere, o câhillere de fırsat verme!..

Değişik adlar/namlar takarak, bir kısım şom ağızlar “Terör örgütü!” diyerek ve başka yerlerde para dökerek Hizmet gönüllülerini karalamaya ve bu işin önünü almaya çalışıyorlar. Fakat siz böyle bir meseleye dilbeste olmuş iseniz.. “Nâm-ı Celîl-i İlahî, minarelerden daha yüksek minarelerde bir bayrak, bir sancak gibi dalgalansın, başka bir şey istemiyoruz.” diyorsanız.. “Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) gittiğimiz her yerde bir bayrak gibi dalgalanmasını arzu ediyor, başka bir şey istemiyoruz.” diyorsanız.. “Bütün bu temel esaslara bağlı geleneklerimiz, göreneklerimiz, an’anelerimiz, örflerimiz var; bunları âleme tanıtmalıyız!” diyorsanız… Allah’a en yakın olduğunuz anlarda bir taraftan bu taleplerinizi seslendirmeli, diğer yandan da önünüzü kesmek isteyenlerin şerlerinden O’na sığınmalısınız.

Değişik İslam ülkelerinde temel kaynakları İslam olan, farklı örf, âdet ve gelenekler ortaya çıkmıştır. Sizin de esası dininize dayanan kendinize ait örf, adet ve gelenekleriniz vardır. Ve dünyanın -belki- çok yerinin bunlardan haberi yoktur. Şimdi adınız duyulunca, nâmınıza millet az muttali olunca, hakikaten merak ile sizi okumaya çalışıyorlar. Dün de burada misafir insanlar vardı, farklı bir yerden gelmişler. Adını sonradan duyduğumuz, buraya geldiğimiz zaman “Böyle bir ülke varmış!” diye öğrendiğimiz bir ülkeden insanlardı. Sabah, “Az dersi de temaşa edelim.” diye geldi, burada oturdular. Ama inanın sanki elli sene sizin ile beraber camiye gelmiş, yanınızda durmuş, başlarını sizinle beraber secdeye koymuş insanlar gibi. Sizin bütün değerlerinize karşı saygılı ve bu değerlerin zedelenmemesi adına yürekleri çarpıyor heyecanla. Yaptıklarını yapmışlar, elli defa üzerlerine -size ait müesseselerin yıkılması için- giden insanlara karşı, -Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle- kollarını makas gibi açmış ve “Burası, çıkmaz sokak!” demişler, “Bunlara ilişemezsiniz!” demişler. Bayanı öyle demiş, erkeği öyle demiş; öyle demişler. Şimdi bu kadar bilindikten sonra, duyulduktan sonra, -bence- başınızı yere koyduğumuz zaman, kelâm-ı nefsî ile veya kelâm-ı lafzî ile onu dilemelisiniz.

Kelam-ı nefsî ve kelam-ı lafzî tabirleri bir yönüyle Yahya İbn Ma’în hazretlerine aittir. Ahmed İbn Hanbel’in muasırı. İmam Buhari, Müslim gibi kimselerin, Ebu Davud gibi kimselerin, Ahmed İbn Hanbel gibi kimselerin de aynı zamanda Hadis’te üstadıdır, Yahya İbn Ma’în. O dönemde, Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altına inliyor; “Kur’an, mahlûktur, diyeceksin!” diye zulmediyorlar. Müslümanlar yapıyor bunu; “Kur’an, mahlûktur!” demesi için zorluyorlar. Yani, Kur’ân’ın yaratılmış bir şey, Allah’ın yarattığı bir şey olduğunu kabul etmesini istiyorlar. Oysa Kur’ân, kelâm-ı ezelîdir; o, mahlûk değildir esasen. Fakat Yahya İbn Ma’în, işin içinden sıyrılmak için, bir ictihadda bulunuyor. İctihadda hata da olabilir. “Kelam-ı lafzî” itibarıyla, yani bizim ağzımızdan çıkan şekli itibarıyla, kalemimizle sayfalara yazılması itibarıyla, kitap haline getirilmesi itibarıyla kelâm-ı lafzî olduğunu söylüyor. “Bu itibarla mahlûktur.” diyor; “Ama aslı itibarıyla, Allah’ın emri olarak, Cibrîl vasıtasıyla veya vasıtasız, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mir’ât-ı mücellâ olan kalbine aksetmesi itibarıyla, o, mahlûk değildir!”

Bu kadarına bile tahammülü olmayan Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altında, vücudunda yaralanmadık yer kalmamış ama onlara üzülmüyor ve “Off!” demiyor da çok yakın arkadaşının, Yahya İbn Ma’în’in böyle demesi karşısında çok üzülüyor. Onu taviz sayıyor, “Evyah!” diyor, “Evyah! Taviz verildi bu mevzuda!” Oysaki Yahya İbn Ma’în ictihad yapıyor o mevzuda. Ve zannediyorum biraz evvel, onun o mülahazasını size yarım yamalak arz etmeye çalışırken, siz de mahzursuz görüyor gibisinizdir o meseleyi. Fakat Ahmed İbn Hanbel, kendi temel değerlerine öyle saygılı ki, ondan bir santim bile taviz vermek istemiyor.

   Hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemeyen ve önce kendisi dosdoğru yolda hidayet üzere yürüyen insanlardır gerçek rehberler.

Hazreti Gazzali’nin, İhya-i Ulumiddîn adlı eserini okuyoruz. Onun bahisleri ele alırken “vera” meselesini ifadesi sadedinde meseleye bakabilirsiniz. Elinizi bir şeye uzatacağınız zaman, mesela, “Bu bardak benim mi acaba? Bu tabak benim mi?!. Bu çay benim miydi acaba? Bu suyun parasını da ben vermiş miydim?” kuşkularını yaşama. Veya birine bağışladığınız bir kitabı, onun odasına gittiğiniz zaman, yine ona sormadan almama; “O kitabı acaba elime alabilir miyim?!” deme. Sen vermiştin başta, fakat artık onun mülkü olmuş o. “Ona elimi sürebilir miyim?!.” Ona elini uzatırken tereddüt yaşama. Vera… Bu ölçüde bir hassasiyet ile meselelere yaklaşma meselesi. İşte o ubûdiyetten ubûdete sıçrama basamağıdır, miracıdır, asansörüdür. Birinin hakkını tam vermeyince, bir yukarısına sıçrayamazsınız.

Bu açıdan da -geriye dönüyorum- sizin yaptığınız şeyler, enbiyâ-ı ızam’ın yaptığı şeylerdir. Onun için yolunuza “peygamberler yolu” deniyor. Çünkü peygamberler, yaptıkları şeyler karşılığında dünyevî hiçbir şeye o işi bağlamamışlar, hiçbir beklentiye bağlamamışlar. Dünyevî değişik şeylere bağlantılı olarak kutsal şeyler yapanlar bile, başarılı olamamışlardır ve ortaya koydukları başarılı gibi görünen şeyler de devam etmemiştir. Onun için onlar -bir kısım farklılıklarla pek çok ayet-i kerimede vurgulandığı üzere- إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ “Benim ücretimi verecek olan ancak Allah’tır.” beklentisizliğini seslendirmişlerdir.

Aynı şeyi Yâsîn Sûresi’nde, Habîb-i Neccâr diyor: اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) Kendileri hidayet yolunda, peygamberler yolunda yürüyorlar ve aynı zamanda karşılığında da sizden bir şey istemiyorlar. Eğer bir gömlek ile bu işe girmişlerse, mezara gidileceği ân bile, “Yahu kefen parası da yok, bunu bu gömlek ile mi gömsek acaba?!.” dedirtecek kadar o mevzuda istiğnâ ruhu ile hareket ediyorlar.

“Allah için yaptığım hizmet karşılığında, bir cübbe ölçüsünde bir şey alacaksam, Allah canımı alsın, yerle bir olayım!” Bu mülahaza ile hareket etme!.. Dünyevî saltanat adına kutsalları kullanma değil de gerçekten Allah yolunda bile olsa, yaptığı hizmeti asla bir beklentiye bağlamama!.. Şayet “Onunla, başımı sokacağım bir binam olsun! Onunla, benim bir arabam, bir zırhlı arabam olsun; birkaç tane zırhlı arabam olsun!” diyorsan veya biraz daha Nemrutlaşarak “Bir sarayım olsun! Birkaç yerde, gittiğim her yerde başımı sokacağım bir villam olsun!” mülahazalarına kapılmışsan ve hizmetlerini onlara bağlamışsan, peygamberler yolundan çoktan çıkmışsın sen!.. Adım adım, “Acaba tam izine bastım mı?!” diye la’în şeytanı takip ettiğinin farkında değilsin!.. La’în şeytanı takip ediyorsun!.. Arasıra camiye gelsen bile, la’în şeytanı takip ettiğinin farkında değilsin. Kur’an, ölçü veriyor: اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Kendileri, adım adım peygamberler yolunda yürüyor ve karşılığında da sizden bir şey istemiyorlar!..”

   Hâlis niyetle yola çıkmışsanız, hedeflediğiniz noktaya ulaşamasanız bile, Cenâb-ı Hak sizi ötede hedefi yakalamışsınız gibi mükâfatlandırır; zira ameldeki boşlukları hâlis niyet doldurur.

Bu niyeti koruduğunuz takdirde, hedeflediğiniz ufka ulaşırsınız. Tam ulaşmasanız da Allah tam ulaşmışların mükâfatıyla mükâfatlandırır. Çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” Buharî’nin ilk hadîsini hatırlayın. Hadîsin ilk râvisi de Efendimiz’den, kim? Hazreti Ömer. İştihar ettiği, kendisiyle meşhur olduğu râvî ise Yahya İbn Sa’îd el-Ensârî. إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.”

Niyet, Allah ise şayet, o gider, O’na ulaşır. Allah (celle celâluhu), arada bıraktığı boşluğu doldurur: “Kulum, sen kul idin; garize-i beşeriyen vardı, cismanî baskılar altında bunları yaptın. Esasen on metrelik bir mesafe kat’ edecektin, fakat beşte kaldın. Bu beşi de Ben, lütfum ile dolduruyorum. Seni o zirveye ulaştırıyorum!” der. Allah’ın rahmetinin muktezasıdır bu. O (celle celâluhu), mecbur değildir: وَمَا إِنْ فِعْلٌ أصلح ذو افْتِرَاضٍ * عَلَى الْهَادِي الْمُقَدَّسِ ذِي التَّعَالِي “Kulun menfaatine olan hiçbir fiil, azamet ve rifat sahibi, mukaddes ve hidayet edici olan Cenâb-ı Hak üzerine farz değildir.” Bu da yine Bed’ü’l-Emâlî’den. Ehl-i i’tizâl, bu mevzuda, “Allah, güzeli yaratma mecburiyetindedir!” der; estağfirullah!.. وَيَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ “Allah, her ne dilerse onu yapar.” (İbrahîm, 14/27); إِنَّ اللهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Şüphesiz ki Allah, nasıl dilerse öyle hükmeder.” (Mâide, 5/1) Allah’a hiçbir şey farz değildir. Fakat rahmetinin vüs’atinin muktezası olarak, mü’minin amelindeki boşlukları onun niyetiyle doldurur.

İşte bir örneği; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı: Yatsı namazını kıldınız. Gece kalkma niyetiyle yattınız. Uykunuzdaki soluklarınız sizin, tesbih olur. Sanki sabaha kadar -Bu da Buharî’nin en son hadisidir.- كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ “İki söz vardır ki, onlar dilde hafîf, mîzanda pek ağır, Rahmân nezdinde de çok sevimlidir. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.” beyanında nazara verilen tesbihleri tekrar etmiş gibi sayılır.

İki kelime vardır ki bunlar, lisanda gayet hafif… İşte gördüğünüz gibi, bu kadar, kolayca telaffuz ediliyor. كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ Fakat, ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizana konduğu zaman ağır mı ağır. Hafizanallah, Allah orada öyle yapmasın ama tonlar ile günah geldi; göz günahı, kulak günahı, ağız günahı, kötülüğe adım atma günahı, kötülüğe el uzatma günahı, kötülüğü düşünme/planlama günahı… Günahlar geldi; getirip kefeye koydular. Fakat öbür taraftan da birden bire bilemediğiniz bir şey, bir pâzubend gibi, geldi; terazinin yukarıya kalkan kefesine kondu. Birden bire dolu gördüğünüz o günahlar kefesi yukarıya kalkıp diğeri aşağıya indi. Diyeceksiniz ki, “Allah’ım, bu da nedir?” سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ tesbihi. Çünkü bu iki kelime ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizanda da her şeye ağır basan bir şeydir.

Vakıa, Rasûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) hadîs-i şeriflerinde (Bitâka Hadîsi) mizanda ağır basan şey لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarı olarak anlatılıyor. Efendimiz, birisinin mahşerdeki halini ifade buyurma sadedinde böyle resmediyor. Günahlar, fevkalade ağır basıyor; sonra böyle bilinmedik bir şey, öbür kefeye konuyor. Bu defa, önce ağır basan diğer kefe yukarıya kalkıyor. Kul, “Ya Rabbi, bu nedir?!” diyor; Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki: “O, senin dediğin لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarıdır.” Heyecan, his ve imanın bir mızrap gibi indiği kalbin çıkardığı, yürekten ses-soluk olması şartıyla لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ İşte bu, odur; bu dünyada her şeyden daha ağırdır.

Siz, o niyet ile yattığınız zaman, sabaha kadar soluklarınız, tesbih yerine geçiyor; sanki سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ * سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ * سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Veya اَللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا -Bu da yine O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait.- Veya سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ -Bizim, rükûda söylediğimiz.- Veya سُبْحَانَ رَبِّيَ اْلأَعْلَى -Secdede söylediğimiz.- tesbihleri söylemişsiniz gibi. Bunların hepsi me’sûrât olması itibarıyla, bunların bütünü kastedilebilir. Ve siz, sabaha kadar bunlarla Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmişsiniz gibi yazılır.

Dolayısıyla -bakın- uyku ânı, bir boşluk ânıdır hayatınızda; karanlık bir çizgidir esasen. Fakat Allah (celle celâluhu) -adeta- diyor ki: “Ben, kulumun hayatında -böyle- karanlık bir çizgi istemiyorum. Madem Beni andı, yattı. Sonra Beni anmak üzere, kalkmaya niyet ederek yattı. Ben, o kara çizgiyi de siliyorum, oraya ak bir çizgi çiziyorum, ak bir çizgi çiziyorum!” إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Rahmetim, gazabımın önündedir.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Kendinden beklenen odur. Onun için me’sûratta -münakaşası yapılabilir- كَمَا يَنْبَغِي لِجَلاَلِ وَجْهِكَ، وَعَظِيمِ سُلْطَانِكَ “Senin azametine yakışır şekilde rahmetinin vüs’atine yakışır şekilde yâ Rabbi; Sen, bizi o lütuflar ile serfiraz kıl!” denilmektedir.

   Son olarak Norveç’teki hadiseyi kara propaganda malzemesi yaptılar; hayret, bazı kimseler konumlarına bakmadan ve hiç utanmadan iftiralara ortak oluyorlar.

Bir de inşaallah peygamberler yolunda yaptığınız bu büyük işleri, Cenâb-ı Hakk’ın boşa çıkaracağını düşünmeyin; aklınızın köşesinden geçmesin! Bu mevzuda ölsek ölsek dirilsek.. her gün birkaç defa ölsek, kaç defa yine dirilsek.. -Kıtmîr o nimetten mahrum- sizi eşlerinizden mahrum etseler, eşlerinizi de sizden mahrum etseler.. çocuklarınızı anne-babadan mahrum etseler, anne-babayı çocuklarından mahrum etseler… Bence, yürüdüğünüz yolun hatırına bütün bunlara değer.

O bizim efendilerimiz (radıyallahu anhüm), Mekke’de her şeylerini bırakarak giderken böyle çekip gitmişlerdi; böylece Allah’a yürümüşlerdi. Peygamberler yolunda Allah’a yürümüşlerdi. Sevr sultanlığına doğru yürüyen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasından, Allah’a yürüyüvermişlerdi. Ve Allah da onları boşa çıkarmamıştı. Bir gün gayet sühuletle dönüp gelmişlerdi, vatan-ı aslîlerine girmişlerdi; fakat madem “Yesrib”, medeniyet merkezi “Medine” olmuştu, oradaki o Ensâr kardeşlerinin yanına dönmek, onlar için bir vefa borcu idi. Döndüler Ensâr kardeşlerinin yanına, orada imrâr-ı hayat ettiler. Vazifelilerin dışında… Vazifeliler bırakıldı orada, İslamiyet’i öğretsinler, telkin etsinler diye.

Ve böylece cihan, Müslümanların ayaklarına yüz kapattı, Hazreti Ömer devrine gelip ulaştığında. Ne kadar zaman sonra? Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret buyurdu, on sene.. Hazreti Ebu Bekir’inkini üç sene sayarsanız, on üç sene.. Hazreti Ömer efendimizin on sene, on küsur sene. Yirmi üç sene, yirmi üç sene içinde… Bakın biz yirmi üç sene içinde, ülkenin bir köşesindeki sadece bir terör hadisesi ile başa çıkamadık. Tanklarımız var, uçaklarımız var, eğitim görmüş askerlerimiz var. Allah selamet versin, Allah asker eylesin inşaallah.

Şom ağız, gidiyor bir yerde diyor ki, “Norveç’te olan bu meseleyi de yine F… bilmem ne örgütü planlamış olabilir. Onlar planlamıştır!” Yahu adam, açıktan açığa kendi ülkesinde sana karşı burada diyor onu!.. A be utanmaz adam ya!.. En azından insan, konumu itibarıyla haya eder!.. Konum, bazen konum!.. Safların arkasında, camiye en geriden gelen bir insan, nâ-sezâ, nâ-becâ bir şey işlemişse, zaten arkadan gelen bir insan, beklenirdi bu. Ama imamın arkasında yerini almaya gelen bir insan, öyle nâ-sezâ, nâ-becâ, yakışıksız bir şey yaptığı zaman, o cemaat döner, “Yahu utan be! İmamın arkasında, saff-ı evvelde yerini alıyorsun; yakışır mı bu sana?!.” der.

   Hem dünyalarını hem de âhiretlerini karartmakta olan insanlar bir gün burada veya ötede kolu kanadı kırık bir vaziyette karşınıza çıkarlarsa -rica ederim- tebessüm sadakalarınızı onlardan esirgemeyiniz!..

Şimdi onlar -böyle- boşluğun ateşi içinde yanıp kavruladursunlar; siz, Allah’ın izni ve inayetiyle, daha baştan niyetinizle kazanmış oluyorsunuz. Evet, ondan sonra oraya gittiğiniz zaman da, إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler:) (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin!..” (Fussilet, 30/41)

Kabirden itibaren… Meleklerin inişi.. “Tetenezzelü” deniyor; ceste ceste melekler inerler: “Ya Rabbi, biz de inip bunu karşılayalım, istikbal edelim!..” Hani insanların ricâl-i devleti istikbal ettikleri gibi… إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا “Rabbimiz, Allah’tır!” dediler ve muktezasını yerine getirdiler. Sonra ruhlarının ufkuna yürüdüler. تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ Melekler inerler, ağızlarındaki vird-i zebanlarıyla… Hani birileri için alkış tutup bir şeyler söylüyorlar; marşlar söylüyorlar, türküler söylüyorlar. أَلَّا تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا Korkmayın, tasalanmayım!.. وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ Size vaadedilen Cennet’lerle müjdeliyoruz sizi, müjdelenin. Muştular olsun size!.. O Cennet’e, Allah’ın müjdelediği, muştuladığı o Cennet’e gidiyorsunuz, öyle bir yoldasınız sizler!..

Böyle diyecekler. O zaman, geriye dönüp o çektiğiniz şeylere bakınca, göreceksiniz ki sinek kanadına bile tekabül etmiyor. Zaten hadis-i şerifte de ifade buyuruluyor: “Dünyanın sineğın kanadı kadar kıymeti olsaydı, Allah’ı inkâr eden bir insan, bir yudum su içemezdi.”

Size zulmedenler ise, hiç farkına varmadan, âhiretlerini dünyada çiğneye çiğneye yiyip bitiriyorlar.. gıybet edip bitiriyorlar.. yalan söyleyip bitiriyorlar.. iftira edip bitiriyorlar.. cami yıkıp bitiriyorlar.. okul yıkıp bitiriyorlar.. okul kapatıp bitiriyorlar.. insanlara işkence edip bitiriyorlar… Bitiriyorlar, bitmiş insanlar!.. Amma size bu kadar kötülük yapan insanlara, sizin son yapacağınız iyilik şudur; yapacağınız şeyleri yapacaksınız, sonra…

Katiyen bütün ruhumun derinliğiyle inanıyorum ki.. sizin samimiyet ve saffetinize güvenerek.. Allah yolunda, başınızı eğmeden, eğilmeden, dünya karşısında yüzünüzü yere sürmeden yürüdüğünüzden ve yüzünüzü sadece Allah karşısında yere sürdüğünüzden dolayı inanıyorum ki.. size bakarak inanıyorum ki.. bir gün o insanlar, ister dünyada ister ukbâda, hayal ettikleri şeylerin ellerinden uçup gittiğini görünce, siz kendi karakterinize göre davranacaksınız!.. Kolu kanadı kırık o insanlar, orada veya burada, orada veya burada, karşınıza çıktığı zaman, Kıtmîr’in ricası olsun: -O kadar reca hakkım var mı sizden, bilemiyorum ve o kadar rica nezd-i Ulûhiyet’te bir şey ifade eder mi, etmez mi, bilemiyorum.- Rica ederim, tebessüm sadakalarınızı onlardan esirgemeyiniz!..

Kötülük yaptılar diye, ne dünyada ne de ukbâda, onlar için kötülük planları içine girmeyiniz!.. Dünyada kalbinizi o türlü şeyler ile kirletmeyiniz! Madem enbiyâ-ı ızâm yolundasınız, onların (aleyhimüsselâm) ahlakı ile ahlaklanarak, öbür tarafta da böyle bir civanmertlik ve böyle bir cömertliği onlardan esirgemeyiniz! Karakterinizin gereği bu!.. Sizi bu mevzuda sâbit-kadem kılan Allah (celle celâluhu), sizi gerçek insaniyet mazhariyetiyle, ahsen-i takvîm mazhariyetiyle serfiraz kılmış demektir. Bence onun gereği, öyle hareket etmektir. Siz, burada da, orada da öyle hareket ediniz, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bamteli: ACIMASIZLAR VE MERHAMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah Rasûlü adeta mücessem rahmet idi; O’nun iştirak ettiği savaşlar da hep müdafaa harbiydi.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Benim ne alakam var bu dünya ile!” buyuruyor. Oysaki Cennet’e girip Cemâlullah ile taltif edildikten sonra yine dünyaya dönüyor. Ama dünyaya, “dünya için” değil, dünyadakileri uhrevîleştirmek için, mâlâyâniyata gömülmüş insanları İlâhîyata veya Ulûhiyet hakikatine yönlendirmek için dönüyor. Bu, O’ndaki (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok aşırı şefkatin ve merhametin ifadesi!..

Bedir’de müşriklerden bazı kimseler ölmüş ve onlar “kalîb-i Bedr”e (Bedir Harbi’nin yapıldığı yerdeki kuyulara, çukurlara) atılmışlar, o şekilde gömülmüşlerdir. Onlar, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısına öyle kamayla, kılıçla, mızrakla, okla çıkmasalardı, onlara öyle bir mukabelede bulunmazdı. Tamamen bir tenkîl, bir ibâde, bir kahır ve yok etme mülahazasıyla geldikleri için, أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Kendilerine savaş açılan mü’minlere, mukabil olarak savaşma izni verildi. Çünkü onlar, pek çok yönden zulme maruz kaldılar. Kuşkusuz Allah, onlara yardım edip zafer bahşetmeye kadirdir.” (Hac, 39/22) ayeti nazil oldu. Onlara da ruhsat yolu açıldı.

Öyle oldu. Onlar, “savaş” diyorlardı, meşrû dairede bir müdafaa savaşı yapıldı. Müdafaa savaşı; can için, din için, nesil için, hürriyet için. Hukuk sisteminin temel disiplinleri bunlar. Abdurrahman Azzam, İslam’ın bütün savaşlarını “müdafaa savaşları” olarak “Ebedî Risalet” kitabında ifade ediyor. Ahmed Hamdi Aksekili de onu tercüme etmişti.

Bu açıdan, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatidir insanların içine dönme mevzuunda saik olan. Dolayısıyla öyle münferit ve başkalarının sebebiyet vermiş olduğu hadiselere bakarak dar dairede O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) değerlendirmek doğru değil.

   “Acırsan, acınacak duruma düşersin!” sözü vicdansızlığın ifadesidir; varlıklara merhamet etmeyen İlahî rahmetten mahrum kalır.

Evet, elektronik levhada çıkan مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا، وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا، فَلَيْسَ مِنَّا “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizi, Birr 15) hadisiyle başladık. مَنْ لَا يَرْحَمُ لَا يُرْحَمُ beyanı da şâyî bir ifade (yaygın bir hadis): “Şefkat etmeyene, acımayana; acınmaz!”

Bir de hoyratça bir düşünce var: “Acırsan, acınacak duruma düşersin!” Sizin karşınızda konuşurken, nezaketsizlik ifade edeceği endişesiyle beraber söyleyeyim: Bu kadar hoyratça bir ifade, bir laf olamaz.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ، ارْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Merhamet edip mahlûkata acıyanlara Allah rahmetiyle muamelede bulunur. Siz yeryüzünde bulunanlara acıyın ki, sema ehli de size merhamet etsin.” buyuruyor. Yeryüzünde bulunanlara merhamet… Karıncadan sineğe, ondan bilmem neye, ondan neye kadar… Ve en sonunda “ahsen-i takvîm”e mazhar -bir yönüyle- “İlahî ayna” diyebileceğimiz “insan”a kadar. Onlara merhamet etmeyene, acımayana; acınmaz! Burada öyle acımamaya kilitlenmişse bir insan, öbür tarafta o merhametten, o şefkatten, o mülayemetten -çoğaltabilirsiniz- o Rahmâniyetten, o Rahîmiyetten, o Hannâniyetten, o Mennâniyetten, o utûfetten mahrum olur, tepetaklak gayyâya yuvarlanır.

Allah’ım, Sen o kadar merhametlisin ki!.. Öyle buyuruyorsun: إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Yarış yapacaklarsa şayet, benim rahmetim gazabımın önünde, o maratonu kazanır. Rahmetim, gazabımın önündedir Benim.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Önceki, kudsî hadis; sonraki de ayet: “Benim rahmetim, gazabıma sebkat etmiştir.” ve “Rahmetim, her şeyden geniştir, her şeyi kuşatmıştır.” Buna rağmen bir insan, “Ama şu anda benim maruz kaldığım şey…” diyorsa, ona denebilir ki, “Fakat sen, o rahmetten istifade kapılarını kendine kapattın. Merhamet etmedin ki, sana merhamet edilsin!.. Şefkat ile, mülayemet ile, acıma hissi ile herkesin ve her şeyin üzerine titremedin ki!..”

Hani ekosistemciler bir ağacın kesilmesi, bir yerin -bir yönüyle- harap olması, ekosistemde dengenin bozulması gibi hususlar karşısında bile başkaldırıyorlar. Ee bunların içinde en önemli unsur, “insan”dır; ne olursa olsun, insan!.. Bizim milletimizin karakterinde de vardır bu: Ülkeyi işgal etmek için Çanakkale’ye kadar gelenler, orada yaralanınca, karşı taraftan yaralanan ve ölümle pençeleşen insanları gören bizimkiler, mevzilerinden fırlayarak, kendilerini öldürmeye gelen o düşmanı, kendi tabyelerine alır, onun yarasına pansuman tedavisi yapar, su içirip onu bağırlarına basarlar. Çünkü savaş başka şeydir fakat insana acıma hissi başka bir şeydir. İnsan, hâlâ insan ise, insanlık his ve insanlık karakterini yitirmemişse, bu hissini devam ettirecek demektir.

   Herkes kendi karakterini sergiler fakat unutulmamalıdır ki satır satır yazılmaktadır küçük büyük her şey!..

Bu hissi devam ettirmeyenler, insanlık karakterini yitirmiş -evet, o tabir de çok çirkin ama müsaade ederseniz diyeyim- karakter bozması kimselerdir. Kur’an-ı Kerim; قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “(Rasûlüm, insanların farklı farklı tutumları karşısında sen şu gerçeği) beyan et: Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır. Fakat kimin yolunun gerçekten doğru olduğunu ise en iyi Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) “Herkes, karakterinin gereğini yapar.” Yapısı ne ise, onu sergiler. Hani mesele genetik mi, yoksa öyle yapa yapa onu tabiatının bir derinliği haline mi getirmiş, o dürtüler ile mi yapıyor, belli değil… Ama o hale gelmiş ise, çok farklı görünse bile, öyle kucak açıyor gibi görünse bile bir gün hakikat ortaya çıkar.

Câhiliye şairi Züheyr İbn Ebî Sülmâ’nın dediği gibi; وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ * وَإِنْ خَالَهَا تَخْفَى عَلَى النَّاسِ، تُعْلَمِ “Şayet bir insanın bir huyu varsa, kendisi onu gizlemeye çalışsa bile, er-geç bir gün o ortaya çıkar!” Bir insanda bir huy, bir karakter varsa… Kabalık, hoyratlık, ezme ve bundan lezzet alma, acımama, “Acırsam, acınacak duruma düşerim!” mülahazası… Bunu, sen saklasan, başka türlü göstersen bile, “Ben Müslümanım! El-pençe divan duruyorum Hak karşısında.. ve O’nun toplumun hayatına mal olmasını istiyorum! Toplumun en değerli meselesi haline gelmesini istiyorum!” desen bile, yaptığın bu şeyler ile karakterini ortaya koymuş olursun. O, er-geç bilinir ve sahibini mahcup eder. Hele bir divan var ki, o divanda bir mizan işleyişi var ki, وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ “Satır satır yazılıdır küçük büyük her şey.” (Kamer, 54/53) فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ “Her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını görür; her kim de zerre miktarı şer işlerse, o da karşılığını görür.” (Zilzâl Sûresi, 99/7-8)

Evet, öyle bir divan var ki, orada en küçük şeyler bile değerlendirilir, insanın yüzüne çarpılır. Oradaki mahcubiyet, buradakine de benzemez. Hazreti Sahib-i Zîşân Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanların, o günkü fevkaladeden sıkıntılarını ifade sadedinde buyuruyor ki: “Terleri, gırtlaklarına vuracak!” Bu bir idyum ise, terlemenin son kertesi demektir. Ve bir gerçek ise şayet, vücutlarından ifraz ettikleri -vücudun yüzde yetmiş beşi, su- kendi suları içinde boğulacaklar, hafizanallah. İşte böyle bir terleme ile orada, Hak karşısında, başlarını kaldırıp bakamayacaklar; çünkü kendilerinde bakacak yüz bırakmamışlar. Yüzlerini öyle kirletmiş, o ahsen-i takvîme mazhariyete öyle hakirce davranmış ve onu öyle karartmışlar ki, hicap edecekler; başlarını kaldırıp “Rahmet!” diye, “Ey Rahman u Rahim!” diye O’na (celle celâluhu) bakmaya hicap edecekler. Bakamayacaklar, bakma hakkı verilmeyecek belki de.

Merhamet edin ki, size de merhamet edilsin!.. Acıyın ki, acınasınız!.. “Acımayayım ki acınacak duruma düşmeyeyim!” demeyin, demeyeceksiniz!.. Başkaları dese bile, siz, o türlü bir mukabelede bulunmayacaksınız. “Mukabele-i bi’l-misil, kâide-i zâlimânesi” diyor, Hazreti Pîr-i Mugân. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Şayet sabredecek olursanız, bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” (Nahl, 16/126) buyuran Kur’an-ı Kerim, o mevzuda bir ölçü koyuyor. Onlar, size hoyratça gelirlerse, işte savaşlarda olduğu gibi, mukabelede bulunursunuz. Ama وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Dişinizi sıkar, katlanırsanız, mukabele-i bi’l-misilde bulunmazsanız, bu, insanca bir tavırdır.

   Sofîlerden bir kısmı, “ibadet”i avamın kulluk hizmeti, “ubûdiyet”i şuur ve basîret insanlarının ifa ettiği vazife, “ubûdet”i de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirmeleri şeklinde tarif etmişlerdir.

Bazı tavırlar vardır ki, bunlar, işlene işlene insanın tabiatı, bir iç derinliği haline gelir. Artık insan, o mevzudaki emirlere ihtiyaç duymadan, “Allah, böyle emrediyor. Böyle bişârette bulunuyor veya böyle inzârda bunuyor; böyle tevbihte bulunuyor ya da böyle tebşirde bulunuyor!” mülahazalarını nazara almadan “iç itmeler” ile -“dürtü” biraz hakirce bir laf olduğundan dolayı tereddüt ettim ama burada da kullanılabilir- “iç dürtüler” ile yapması gerekli olan şeyleri yapar. İçinden gelir her şey, o emirleri düşünmez; çünkü tabiatına mal etmiştir ve iç derinliği haline getirmiştir. Ve böyleleri, bu şeyleri tabiatlarının gereği olarak yerine getirirken, aynı zamanda “Fevkaladeden bir şey yaptım!” mülahazasına da girmezler. Âdetâ yeme, içme, yatma, beşerî münasebetlerde bulunma misillü tabiî bir şey icrâ ediyor gibi yaparlar. Ne olur sonra? “Riya” mülahazası olmaz, “süm’a” mülazası olmaz, bir “iç beğeni/ucub” mülahazası olmaz, dışa vuran bir “büyük görünme/kibir” mülahazası olmaz. Farkında değillerdir çünkü onlar; “tevazu”, “mahviyet” ve “hacalet”i tabiatlarının bir yanı haline getirmişlerdir. Yaptıkları şeyleri öyle tabiî yaparlar ki, zihinlerini katiyen biraz evvel saydığım o üç şey, dört şey, beş şey, altı şey ile kirletmezler. Ve nöronlarını onunla kirletmeyen insanlar, nezd-i ulûhiyette de ona göre kıymet kazanırlar; Allah (celle celâluhu) ona göre değerlendirir.

Evet, tabiatlar öyle re’fete, şefkate, mülayemete, kucaklamaya muntabı’ olmuşsa!.. Evet مُنْطَبِع diyelim; tabiat haline gelmiş, damgalanmış manasına bu tabiri Osmanlıca’da kullanırlardı. Öyle muntabı’ olmuşsa, artık hiç düşünmeden ve o mevzudaki âmir hususları nazar-ı itibara almadan, gayet tabii bir şey gibi yapar onu. Meseleyi tabiî hale getirmediğiniz zaman da, bir taraftan o “avârız-ı beşeriye”den kurtulamazsın; yani kalbî ve ruhî hayatı öldüren, “sır”ra giden yolları kesen, “hafâ” karşısında gulyabanilik yapan, “ahfâ”yı bütün bütün insana unutturan bir sürü gulyabani ile güzergâhta karşı karşıya kalırsın veya her köşe başında -bir yönüyle- gider onlara toslarsın. Diğer taraftan da ibadet ü tâatte oldukça zorlanırsın…

Bu itibarla da işi tabiat haline getirmek çok önemlidir. Onun için ıstılahta bir “ibadet” vardır; ibadet, Allah’a kulluk yapmaktır. Bir, “ubûdiyet” vardır; onu -bir yönüyle- artık olmazsa olmaz bir mesele haline getirmektir. Bakın, farklılıkları var bunların. Fakat bir de sofilerin kullandığı esas tabir vardır ki, o da meseleyi “ubûdet” seviyesinde/çerçevesinde ele almak, onu tabiatının bir derinliği haline getirmektir. “Aman namaz, aman!..” demektir. Mescitten ayrılırken, âdetâ çok önemli bir yerden -böyle- Cennet’ten çıkıyor gibi zorlanmak… Çünkü hadis-i şerif ifade ediyor: “Kalbi, mescide muallak insan” tebcil ediliyor. Ve buna “ribat” deniyor, peygamber beyanında “ribat” deniyor. İkindiyi kılıyor, “Yahu şu akşam nerede kaldı!” diyor. İbadeti, ibadet ü tâati, Allah’a teveccühü, O’nun (celle celâluhu) karşısında el-pençe divan durmayı öylesine içine işletmiş, daha duru ve yeni bir ifade ile, öylesine içtenleştirmiştir ki tabii olarak yapıyor. Yemek vakti yemeğe gittiği gibi, başka şey sözkonusu olduğunda ona gittiği gibi, gayet tabii yapıyor; çünkü orada başka bir şey düşünülmez artık; “Şöyle derler, böyle derler!” mülahazası olmaz. Orada hiç farkına varmadan -esasen- tabiatın iticiliğine veya akıcılığına kendisini salmıştır, akıyordur o, bir yönüyle. Yelken açmıştır O’na, ve O, onu bir yere doğru sürüklüyordur, farkına varmadan. Dolayısıyla da hiç kirli mülahazalara girmez; hep “Allah!..” der, oturur-kalkar; “Allah!..” der, yer içer; “Allah!..” der, her şeyi O’na (celle celâluhu) bağlar.

   Allah’ım Nasr ve Fetih sûrelerinin sırlarına bizleri de muvaffak eyle!..

Kıtmir de duasında, bu hususları dile getiriyor:

اَللَّهُمَّ اَلْفَتْحَ وَالنُّصْرَةَ وَأَسْرَارَ وَوَعْدَ وَبِشَارَةَ وَمُفَادَ سُورَةِ ﴿إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ * وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا * فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا﴾ آمِين * اَللَّهُمَّ بِشَارَةَ وَتَبْشِيرَ وَعْدَ وَمُفَادَ سُورَةِ ﴿إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا﴾ * وَآيَةِ ﴿وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ﴾ * وَأَسْرَارَ وَوَعْدَ وَبِشَارَةَ آيَةِ ﴿وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ﴾ آمِينَ يَا رَبِّي

“Allahım! Senden, bizlere iç ve dış fetihler nasip buyurmanı, bu fetihlerin müyesser olabilmesi için şânına layık nusretlerle bizlere el uzatmanı diliyoruz. Allahım! İlahî yardım ve zaferin geldiği zamanın anlatıldığı Nasr sûresinin sırrını Senden diliyoruz; bu sır hürmetine bizlere fetihler müyesser eyle! Allahım! ‘Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’âmı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı bir zafer vermesi içindir.’ buyurduğun Fetih sûresinin sırrını da bizlere bahşetmeni diliyor ve dileniyoruz. Bu sûrenin ihtiva ettiği Allah’ın fethi, nusreti ve yardımı; büyük başarıyı yaşatması, fevz u necâta erdirmesi, mü’minleri mağfiret buyurması ve inananlara sekîne indirmesi gibi in’âm ve ihsanların yüzüsuyu hürmetine, bizleri bu sırra erdir; geçmişte yaşattığın nimetleri bir de bizlere yaşat! Allahım! ‘Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak.’ buyurduğun ayetin sırrını bağışla bizlere. Ve ‘Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da şöyle yazmışızdır: Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak.’ beyanının da sırrını lütfederek biz zayıf ve kimsesiz kullarına, bu vaadini gerçekleştir. Bizler böyle bir ihsana nail olmaya layık değilsek de, Sen, böyle bir ihsanı ve dahasını vermeye ehilsin. Bu lütfunu ne olursun, bizden esirgeme!..”

Mezkûr ayetlerde çok ince bir nokta var. Seyyidina Hazreti Musa (aleyhisselam) kavmiyle alakalı olarak, sorumluluk ve vazifelerini içtenlikle yerine getirdikleri zaman, يُورِثُهَا “Allah, kullarından dilediğini ona vâris/mirasçı kılar.” (A’râf, 7/129) deniyor. Fakat burada gördüğünüz gibi, ümmet-i Muhammed sözkonusu olduğu zaman verilen bişârette وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ ْالأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ “Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da, ‘Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak.’ diye yazmışızdır.” (Enbiya, 21/105) buyuruluyor. Sanki haklarıymış gibi, onlar gider, “yer”e varis olurlar. Liyakatleri olmayanlar da devrilir giderler; mezâr-ı müteharrik bedbahtlar silinirler. Hakâik-i Kur’aniye’yi kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîdler gelir arkadan. Bu ifadeler de az değişiklikle Hazreti Pîr-i Mugân ve Şem’-i Tâbân’a ait.

“Salih kullarım” buyuruyor: وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ Yaptıkları şeyleri, “riya”, “ucub”, “kibir”, “fahir”, kendilerini beğendirme gibi gayelere bağlamayan.. onu kullanma, onunla dünya adına belli hususları elde etme peşine düşmeyen.. “Müslümanlık!” deyip onun ocaklarını kurarken asıl dertleri saraylar edinme, villalar edinme, filolar edinme, saltanatını devam ettirme olmayan.. o kudsî argümanları -ona da öyle denecekse şayet- kendi şeytânî ve nefsânî arzuları istikametinde basit birer vasıta gibi kullanmayan… Evet, bunlara düşmemenin yolu, sâlih olmaktan geçiyor.

Onu dedikten sonra şöyle buyuruyor: إِنَّ فِي هَذَا لَبَلاَغًا لِقَوْمٍ عَابِدِينَ “Hiç şüphesiz bu Kur’ân’da kendilerini Bize ibadete adamış mü’minler için gerekli her gerçek kâfi derecede yer almaktadır.” (Enbiya, 21/106) İşte burada, ibadet eden, kendini ibadete vermiş, “ibadet” ve “ubudiyet” ile derinleşmiş, “ubûdet” ile derinliği artık sonsuzluğa ulaşmış; “fenâ fillah”, “bekâ billah”, “ma’allah” ufkunu ihraz etmiş; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın gölgesi mahiyetinde, zılli mahiyetinde artık kendi için yaşamayan insan haline gelmiş kullara işaretler vardır.

   “Ey Rasûlüm, Seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.”

Onların En Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gitmiş, ihraz edeceği şeyleri zirvede ihraz etmiş, “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkuna ulaşmış. Bu ufuk ne güzel bir ufuk!.. Ama “Sadece benim burada kalmam önemli değil, Başkalarını da bu ufka yönlendirmem ve aynı zamanda onların ağzına da buradan bir kaşık bir şey sunmam, iştihalarını kabartmam ve onları bu mevzuda ayaklandırmam, harekete geçirmem lazım.” mülahazasıyla, âdetâ onu elinin tersiyle itiyor; mihnet ve meşakkat yurdu olan Mekke-i Mükerreme’ye dönüyor. Bi’setin sekizinci senesi; belâ ve musibetler beş sene daha devam edecek. Peygamberliğinin sekizinci senesi, o bela/musibet insanların içine dönüyor; Ebu Cehil’e, Utbe’ye, Şeybe’ye, İbn-i Ebi Muayt’a ve bilmem daha ne Allah belası kimselere “Bu hakikatleri anlatabilir miyim!” diye dönüyor. Herhalde -Allahu a’lem- bu mevzuda Ebu Cehil’in kapısının ziline -zil yok o zaman- belki elli defa basmıştır, elli defa.

Muğire İbn-i Şu’be anlatıyor, Ebu Cehil’in yanında olduğu bir ânı. “Ebu Cehil” değil, “Amr” adı ama temerrüdünde o kadar ileri gitmiş ki, artık “Cehl’in babası” orada, “bilmez”liğin babası; Allah’ı bilmezliğin, Peygamber tanımazlığın, ukba bilmezliğin babası. İdyum, Ebu Cehil. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Mekke’nin bir sokağında karşılaşınca, yine mübarek mesajını sunuyor. O dilden dökülen kelimelere kurban olayım; o dile, o dudağa da kurban olayım!.. O (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi mübarek tesirli sesi, tesirli beyanı ile ve inandırıcı çehresiyle, inandırıcı soluklarıyla, âdetâ bir musiki edâsıyla, büyülercesine konuşuyor. Dinliyor Ebu Cehil de; O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) dinliyor ve diyor ki: “Derdin Allah’ı anlatma ise, biz orada -alay bu, hafife alma- ‘Evet, yaptı, anlattı!’ falan deriz!..” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrıldıktan sonra, Muğire İbn-i Şu’be’ye diyor ki: “Vallahi bu, doğru söylüyor, Emîn. Fakat Beni Haşim, ‘Yok Sikâye bizde, yok Rifâde bizde, yok bilmem ne bizde.” diyorlar. Bir de ‘Peygamber bizde!’ derlerse, ben hazmedemem bunu!” Bakın, hazmedememe, hased, insana neler yaptırıyor!..

Hased, bir yönüyle, Allah’ı bilen Şeytan’ı bile Hazreti Âdem karşısında şeytan haline getiriyor. Hased, “Amr”i, Efendimiz’in karşısında çekememezlikten dolayı “Ebu Cehil” haline getiriyor. Dünyanın dört bir yanına açılma, Ruh-i Revan-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama ve nâm-ı celîl-i İlahî’nin bir bayrak gibi dalgalanması maksadıyla 170-180 ülkeye açılma böyle bir hasede çarptı. Kendileri on ülkeye dahi açılamadıklarından dolayı, çekememezlikten ve hasedden ötürü, aynen kâfirin yaptığını yapıyorlar, günümüzde, dünyanın değişik yerlerinde, ruhen harabelerin yaşandığı yerlerde. Evet, Âkif “harabe” nazarıyla bakıyor: “Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum / Duyan yok, ses veren yok, bin perîşan yurda başvurdum.” diyor. Bu harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöllerde hased ile köpürmüş, kabarmış insanlar, yapamadıkları şeyleri küçük gördükleri bazı kimseler yaptıklarından dolayı, Şeytan’ın yaptığını yapıyorlar, Amnofis’in yaptığını yapıyorlar, Nemrud’un yaptığını yapıyorlar, Saddam’ın yaptığını yapıyorlar, Hitler’in yaptığını yapıyorlar, Stalin’in yaptığını yapıyorlar.

Şimdi, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelince, zikredilen ayetlerden sonra, وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “(Ey Rasûlüm,) seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik!.. Efendimiz’e bir insan olarak her şeyi yapıyorlar. Düşünün, Efendimiz başını Kâbe karşısında yere koyduğunda, mübarek başına bir işkembe koyuyorlar. O İbn-i Ebî Muayt geliyor, Efendimiz’in boynunu sıkıyor. Orada, hani kendisine “Mü’min-i Âl-i Firavun”ın eşi/dengi dedirten, o sıddıkiyet makamının en âbide şahsiyeti, seyyidina Hazreti Ebu Bekir imdada yetişiyor. Ruhumuz kurban olsun ona; Allah, ondan milyon defa razı olsun; ruhaniyeti, bizden haberdardır onun; çünkü onlar, farklı insanlar.

Efendimiz, çend defa aynı şeylere maruz kalıyor. Bunlarla intikama doymuyorlar da, o Şi’b-i Ebî Tâlib’de boykot meselesini başlatıyorlar. Ashab-ı Kiram efendilerimiz üç sene açlığa, susuzluğa, tehcîre maruz bırakılıyorlar. İnsanca hiçbir şey yapamayacaksınız; hürriyetlerinize sınır vurmuşlar sizin; belki izdivaçlarınıza da, belki yemenize de, belki içmenize de. Neyi kaçırabilmişseniz şayet, işte onlar ile, orada kût-u lâ yemut ile yaşıyorsunuz.

Bir insan olarak, insanın aklına aleyhlerinde dua etmek gelebilir ve nitekim bir keresinde demiş, bir kaht (kıtlık) yaşanmış. Gelmişler orada -aynen, Hazreti Musa’ya da öyle diyorlardı- “Cenâb-ı Hak’tan iste, bu ‘ricz’ kalksın da biz Sana inanalım!” Kalkıyor; yine aynı yola sülûk ediyorlar. Bir daha geliyorlar, bir daha “ricz” (Allah’ın belası, musibeti, bir pislik) kalkıyor, Allah kaldırıyor. “Kaht” zâil olunca yine bildikleri gibi davranıyorlar ve yapmadık şey bırakmıyorlar.

Bir insan olarak… İzzet Molla’nın sözüne müracaat edelim: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu!..” Senin başına sürekli balyoz indirip kaldıracaklar, arkadan sürekli hep dürtükleyecekler, mızrakla vuracaklar; böyle içine gelir: يَا رَبِّي، مَا أَحْلَمَكَ! مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Rabbim ne kadar halîmsin; ne kadar halîmsin Rabbimiz!” Orada Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) -bir yönüyle- ta’dîl ediliyor veya esas konumu/makamı itibarıyla, o makam ve o konum kendisine işaretleniyor: “Sen, âlemlere rahmet olarak gönderildin!” Sen’in nöronlarına bu türlü şeyler girmemeli; müsâfereten (kalıcı olmayan, misafir olan, muvakkat) dahi olsa, bir anlık bile olsa, girmemeli!.. Aslında girmez ya!..

   “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi!..”

Hani o Uhud’daki, “sonu zafer” olan “muvakkat hezimet” gibi bir şey… “Hezimet” demem ben; O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) iştirak ettiği hiçbir şeye “hezimet” demem. Uhud’un peşinden buyuruluyor ki: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i Imrân, 3/159)

“Eğer Sen, katı kalbli olsaydın, etrafındaki insanlar, dağılır giderlerdi.” وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ  “Affet onları!..” وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Bir de Allah’tan yarlıgama dile onlar için!” وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ  “İşleri onlarla müşavere et.” Bakın, meşveret ediyor; meşverette dediklerini ileriye sürüyor gençler. O da (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveretin hatırına Uhud’a çıkıyor. O büyük tefsir sahibinin ifadesiyle “Orada bütün ordusunun helâk olduğunu/olacağını bilseydi bile meşveretin hatırına yine oraya çıkardı.” Çünkü Kur’an-ı Kerim, Şûrâ Sûresi’nde, mü’minleri methettiği yerlerde, bir çok önemli şeyin sonunda, atıf yaparak -ki ma’tuf, ma’tufun aleyh’in hükmündedir- şöyle buyuruyor: وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onların işleri de kendi aralarında şûrâ iledir.” (Şûrâ, 42/38) وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onlar, öyle yüce kâmetlerdir ki, aralarındaki her meseleyi meşveret ile çözerler.”

Evet, düşüncelerdeki isi-pası silecek bir iksir varsa, o da meşverettir. Tekrar edeyim mi?!. Düşüncelerdeki isi-pası silecek, yürüdüğü yolda insanın yolunu aydınlatacak bir projektör varsa, o da meşverettir”.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveret ediyor ve çıkıyor oraya. Fakat sonra “Siz beni böyle bir şeye zorladınız!” diye kınamıyor. Neden? Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Rahmet Peygamberi”; Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyetini, Rahîmiyetini, Hannâniyetini, Mennâniyetini, utûfetini temsil ediyor. Allah, evvelâ donanımı ile alakalı ona bir hatırlatmada bulunuyor: Adeta “Sen, -esasen- bu mülahazaların âbide şahsiyetisin!” buyuruyor. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ Hem de “Âlemlere rahmetsin!” diyor, “Sadece Sana inanan ve arkanda olanlara değil!..” Nasıl ki buyuruyor: “Benim adım, Güneş’in doğup-battığı her yere ulaşacak!” Çünkü o adın ulaşması, bir yönüyle Cennet’in sırlı kapılarını açacak anahtardır. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyen herkes kurtulur. “Adın ulaşması”, odur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), penguenlere kadar o nâm-ı celîl-i Nebevî’nin ulaşması hülyalarıyla oturup-kalkıyor. Böyle bir Rahmeten li’l-âlemin.. böyle bir Rahmeten li’l-âlemin!..

Öyle olunca, O, yapılan bütün kötülükleri sinesine çekmiş; mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamış. Ancak tamamen mü’minleri “ta’yîr”, “ta’yîb”, “tahkir”, “tezyîf”, “ibâde”, “tenkîl” mülahazasına bağlı müşrikler mekanize birliklerle karşılarına çıktıkları zaman, işte o zaman mukabelede bulunulmuş. Fakat o mukabele de mukabele-i bi’l-misil değil; onlar on ile gelmişler, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ile mukabele etmiş ve Allah’ın izni-inayetiyle püskürtmüş, “Rahmeten li’l-âlemin” olduğunu göstermiş; gönül koymamış!.. Cenâb-ı Hak, bizi de bu mülahaza ile serfiraz kılsın!..

“Nasıl ki sadaka belayı def eder; öyle de ekseriyetin hâlis duası da ferec-i umumiyi cezbeder!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân. Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumiyi cezbeder!.. Öyleyse şu anda kızma, darılma, küsme ve “Cenâb-ı Hak sizi Cehennem’e koysun, gayyâlara atsın; tepe-taklak gidin!” deme yerine, belki hâlisâne dua ederek ferec beklemeliyiz!..

اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ… زَمَانٍ؛ فِي خِدْمَتِنَا وَفِي حرَكَتَنِاَ وَفِي جَمَاعَتِنَا وَفِي مُؤَسَّسَاتِنَا وَفِي مَدَارِسِنَا وَفِي جَامِعَاتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ… إِطَارٍ؛ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ… زَمَانٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ * آمِينَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

“Allahım içinde bulunduğumuz musibet, keder ve tasadan bir çıkış yolu, bir kurtuluş lütfeyle!.. En yakın, yakınlardan da yakın bir zamanda, Hizmet’imiz, hareketimiz, cemaatimiz, müesseselerimiz, okullarımız ve üniversitelerimiz için bir ferec ve mahreç ihsan eyle!.. Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütûhât Allahım!.. En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde. Âmîn, ey yegâne merhametli, Erhamerrâhimîn!..”

Bamteli: İMTİHAN VE KUR’ÂN’IN NABZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kuddûs isminin bir cilvesi de musibetler ve imtihanlardır; Allah, onlar vesilesiyle müminleri arındırır.

Şahsî hayatımız itibarıyla, bu sıkıntılar ve dertler, daha iyi günlere ermek/erişmek, belki “vuslat” mülahazasına girmek, “aşk u iştiyak” sevdasına tutulmak için tımar gibi bir şey. Çünkü bize ait mesâvî (kötü haller, fenalıklar), me’âsî (günahlar, isyanlar), hatîât (hatalar, yanlışlar) ve seyyiât (kötülükler, çirkinlikler), bizim ruh dünyamızda, manevî anatomimizde kalb ve vicdanı sarmış dikenler/çalılar gibi şeylerdir; Cehennemdeki zakkum gibi şeylerdir. Onlar, her zaman bize özlerindeki o zehri içirerek, bizi kalbî hayatımız, ruhî hayatımız itibarıyla felç etmek isterler. Musibetler ise, bir yönüyle ıztırar hali ve aynı zamanda ızdırap keyfiyetiyle O’na (celle celâluhu) teveccühü temin eder. Buna, o büyük zat “cebr-i lütfî” diyor, lütuf sayılan bir zorlama. Bir tokat vuruyor ama Cehennem’den yüzümüzü çeviriyor, Cennet’e döndürüyor.

Dolayısıyla bir terbiye ve tımar görüyor şahıslar. Ferdî hayatında gördüğü bu terbiye ve tımar ile iyi kötüden ayrılıyor; وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “(O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.” (Âl-i Imrân, 3/141) beyanında ifade edildiği gibi. Allah, iyiyi-kötüden, kâfiri-mü’minden tefrik etmek için; altını, tortudan/posadan ayırıp özünü işe yarar hale getirmek için imtihanlara maruz bırakıyor. Nasıl ki, altın potalarda/ateşlerin üzerinde eritiliyor!.. Öyle buyuruyor zaten Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ “Bir sarrafın altını potada eritip saflaştırması gibi, Allah da sizi belalarla imtihan edip bir kıvama getirir.” Allah; herhangi birinizi tecrübe eder, potalardan geçirir, presler ile sıkıştırır; tâ kendiniz olabilmeniz için lazım gelen her şeyi yapar. Kendiniz olabilmeniz için… İnsanın kendi olması, “ahsen-i takvîm”in hususiyetlerine göre bir keyfiyet kazanması demektir. Madem insanı -meleklerin de ötesinde- ahsen-i takvîme mazhar ederek bir “mir’ât-ı muallâ-ı mücellâ” yapmış Zâtına (celle celâluhu), insan da o mahiyete göre bir keyfiyet kazanmalıdır.

“Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicap et!” dendiği gibi, âyine-i idrak pâk edilirse sivâdan, o zaman kasrına nüzul eyler Sultan. O aynada, O (celle celâluhu) görünür sürekli. Bu açıdan da insanın bela, musibet ve farklı imtihanlarla ayıklanması, değişik şeylerden arınması ve tımar görmesi, onun Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi ve bir yönüyle O’nu (celle celâluhu) müşahedeye koyulması adına çok önemlidir. Yine o Pîr’in ifadesiyle, insanın hayvaniyetten çıkması, cismâniyeti bırakması, kalb ve ruhun derece-i hayatını hecelemesi veya ona yönelmesi ya da ona yükselmesi adına çok önemli bir ameliye-i cebriyedir. Askeri savaşa hazırlamak için, nasıl talim ettirirler; “Yat! Kalk! Ayakta dur! Hazır ol vaziyete geç! Rahat! Silahını eline al! Hedefini belirle!..” derler. Bir şeye hazırlarlar, böylece. O (celle celâluhu) da insanı hazırlamak için âdetâ bir eğitimden -“tâlim u terbiye” idi eskiden, şimdi “eğitim-öğretim” diyorlar- geçirir.

   “Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.”

Ailevî hayatımız itibarıyla da aynı şeyler söz konusudur; içtimâî hayatımız/toplum hayatımız adına da aynı şeyler söz konusudur. Aile de bazı fertleri itibarıyla, kirlenebilir; evlat (kız-erkek), anne ve babaya ters düşebilir; onları, kendi hususiyetleriyle sindiremeyebilir. Veya onlar, bir yol bulur, Allah’a doğru yürürler de o güzergâh-ı İlahî’de anne-baba, onlara ayak uyduramadığından dolayı, onlara karşı rahatsızlık duyabilir. Çağımızda, bu, çok görüle gelen şeylerdendir. Bir dönemde belli duygu ve düşüncelerin tesirinde preslenen, daha doğrusu duygularını ve düşüncelerini yitiren ve ahsen-i takvîme kapalı hale gelen nesillerin çocukları, bir yerde bir ışık görünce, o ışığa doğru koşmaya başladılar. Işığa yaklaştıkça, hızlarını artırdılar. Bu, bir yönüyle, yoldan çıkmış, şirazeden çıkmış anne-babayı rahatsız eder bir hal aldı. Bundan dolayı engellemeye koyuldular. Bunun gibi, günümüzde yaşanan şeylerdir. Bazen, yukarıdan aşağıya bir engelleme olur; bazen de aşağıdan yukarıya doğru bir engelleme olabilir. Dolayısıyla o cebr-i lütfîler ile, “cebrî ameliyeler” ile Allah (celle celâluhu) doğru yola yönlendirmek suretiyle, âdetâ tımardan geçiriyor gibi -yani dikenleri, çalıları, zakkumları temizlemek suretiyle güllere yol açmak ve bülbüllerin şakımasına meydan oluşturmak gibi- bir zemin oluşturuyor demektir.

“Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.” Ahsen-i takvîme mazhariyet disiplinlerini koruduğu zaman bostan iken, gülistan iken, baharistân iken, bir cennet bahçesi iken, şayet böyle terbiye-tımar görmezse, hiç farkına varmadan çalı-çırpının işgaline, dikenlerin işgaline uğrar. Bu defa o bostan, o baharistân, “dikenistan” demek dil açısından doğru değil, hâristan olur; yani diken tarlası haline gelir. Orada ne gül biter, ne bülbül öter; belki saksağanlar bile onu gördükleri zaman kaçarlar; herkesi kaçıran bir şey haline getir. Şu anda İslam dünyasındaki keyfiyet gibi bir şey olur.

Maalesef bugün, sergilenen ferdî, ailevî ve içtimâî tablo karşısında, başkaları Müslümanlığa bakınca, Müslümanlığı IŞİD’de okuyorlar, Boko-Haram’da okuyorlar, el-Kâide’de okuyorlar. Eli kanlı, gözü kanlı, düşünceleri kanlı, yürüdüğü yol kanlı, kanlı katiller… Kanlı katiller dünyası… Ve onlara silah yardımı yapanlar… Onlara arka çıkanlar, dolayısıyla aynı günahı paylaşan ve aynı diken tarlasına diken tohumu atan insanlar demektir. Onların gelişmelerine, yetişmelerine ve öyle muzır hale gelmelerine destek olanlar, aynı vebali ve aynı mesâvîyi paylaşıyorlar; dolasıyla da aynı günahın cezasını beraber çekecekler. Biri taylasanlı (sarıklı); öbürü de zangoç. İkisi de kendini Cehennem’de bulacak, birbirlerine hayretle bakacaklar. “Haydi, biz ‘Allah!’ demiyor, inkâr ediyorduk. İlhad, inkâr, küfür, Materyalizm veya Natüralizm diyorduk; kendimizi o çağlayana salıyor, bir daha da iman sahiline çıkmaya fırsat bulamıyorduk; size ne oldu?!. Başınızdaki taylasanlarla, parmaklarınızı kaldırıp Allah işaretinde bulunmanızla, size ne oldu ki bizimle beraber bu gayyaya yuvarlandınız?!.”

Evet, İslamiyet’i kötü gösterme, onu olumsuz yaşamak kadar büyük bir vebaldir. Onu, şakîlerin, eşkıyanın, kırk haramîlerin sistemi haline getirme.. hukuku ayaklarının altına alma.. adaleti ayaklarının altına alma.. sistemin cumhurî olmasını ayaklarının altına alma… Lafta Müslümanlık ile, “idarî Müslümanlık” demek suretiyle bir kısım saf-derûn kimseleri arkalarından sürüklemekle kendilerinin hak yolda yürüdüklerini zanneden, gaflette zirve yapmış insanlar!.. Bir; basirette, hakikaten marifette, aşk u iştiyakta zirve yapan insanlar vardır; İnsan-ı Kâmil’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gölgesinde insan-ı kâmillerdir onlar. Bir de bunlar var; şekavette zirve yapan insanlar.

İşte bunların tefriki gibi maksatlarla, Allah (celle celâluhu) böyle imtihanlardan geçirir. Bu açıdan, mebde itibarıyla bir bela/musibet belki bize iksirdir; fakat bir yönüyle de onun kadrini bilmeyenler için zehirdir; onu içirir. Onu bilenler için o, immün sistemini güçlendiren bir hal alır. Öyle güçlenir ki, artık veba, taun, verem, cüzzam mikropları bünyeye girdikleri andan itibaren, arkaya sinyaller göndermeye çalışırlar: “Amanın bu bünyeye girmeyin! Burada kimseye hayat hakkı tanınmıyor!” derler. Öyle pâk, arı, duru hale gelir; ilâhîlik tamamen; tamamen Ulûhiyet’e kilitlenir, tamamen Rubûbiyet’e kilitlenir. Öyle insanlar, halleri ve tavırları ile Tevhîd-i Ubûdiyet’i temsil ederler; duyguları, düşünceleri ve kalblerinin çarpmasıyla Tevhîd-i Ulûhiyet’i dillendirirler.

   Ciddî bir tetkike tâbi tutulduğunda görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhîd yörüngesi üzerinde yürümektedir ve tevhîd adeta onun nabzını teşkil etmektedir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhîd mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Tâ Kur’an-ı Kerim’in başından itibaren diyebilirsiniz: “Elif-Lam-Mim”. O remiz bile bir şey ifade ediyor, belki hem Tevhîd-i Ulûhiyet’i, hem de Tevhîd-i Rubûbiyet’i. Antrparantez ifade edeyim. Bu meseleyi sistematik olarak önce İbn-i Teymiyye söylemiş; sistematik hale getirip ifade etmiş. Sırf bu sistematik ifadenin ona ait olması itibarıyla bir doğruya karşı çıkmak, en büyük yanlıştır.

Evet, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) O Kitap; O’nda katiyen şüphe yoktur!.. İşte size Tevhîd-i Ubûdiyet adına, kulluk yapma adına bir rehber, bir reçete. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Müttakîlere hidayettir!.. Aynı şeyi görebilirsiniz. Başta “Bismillah”ı işin içine alacak olursanız, “er-Rahman” ve “er-Rahîm”, Tevhîd-i Ulûhiyet’i ifade eden isimlerdir. Her şey kendi lisanıyla “Bismillah ve billah ve minallah, ve ilallah!” demektedir. “Bismillah, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” Birinci Söz’e böyle başlayan insan da o Tevhîd-i Ulûhiyet’e öyle işarette bulunuyor.

Kur’an-ı Kerim’in neresine bakarsanız bakınız, Allah’ın Ulûhiyet’ini birleme adına bir şeyler ifade ettiğini görürsünüz. Ve neresine bakarsanız bakınız, sizin münhasıran O’na (celle celâluhu) kulluk yapmanızı dillendiren bir Tevhîd-i Ubûdiyet ile karşı karşıya kalırsınız. Bu meseleyi açık-net ifade etmeleri itibarıyla ise, İhlâs Sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ulûhiyet’i takrir eder. Kâfirûn Sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ubûdiyet’i takrir eylemektedir. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “De ki: Ey kâfirler! Ben, sizin taptıklarınıza ibadet etmem ve asla edecek de değilim. Siz de zaten Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. Evet, ben sizin taptıklarınıza ibadet eden değilim, edecek de değilim. Siz de Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. (Getireceği bütün sonuçlarla) sizin dininiz size ve (getireceği bütün sonuçlarla) benim dinim de bana.” (Kâfirûn, 109/1-6) Böyle bir Tevhîd-i Ubûdiyet’i nazara veriyor. İşte böyle saf, duru, tek kapı O’nun (celle celâluhu) kapısı. Şayet o kapının tokmağına dokunmazsanız, o kapıya yönelmezseniz, o eşiğe baş koymazsanız, binlerce eşiğe baş koyma mecburiyetinde kalırsınız; o kadar çok şirke girersiniz ki!.. Türlü türlü şirklerden sıyrılmanın yolu, Tevhîd-i Ubûdiyet’tir.

Allah’ı birlemek; “Sen! Sen!” demek. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allah’ım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) Bize öyle deme imkanını veren, lütfunda bulunan Allah’a binlerce hamd olsun!.. Bize diyor ki, “Bana ‘Sen!’ diyebilirsiniz; ‘Sen!’ diyebilirsiniz!” إِيَّاكَ “Ancak Sana…” نَعْبُدُ “Kulluk yaparız.” Ama ben yaptığım bu ferdî kulluğu öyle küçük görüyorum ki?!. Onun için hemen mütekellim me’al-gayr’a sığınıyorum; نَعْبُدُ diyorum: “Sana kulluk yaparız!” Yanımda, sağımda-solumda duran saflardaki insanları da düşünerek diyorum: Bak yâ Rab! Bunlar da bana bu mevzuda iştirak ediyorlar! Halkaları genişletiyorum; bütün küre-i arzda o esnada Ka’be-i Muazzama’ya yönelmiş ve diğer mü’minlerle bir yönüyle maddeten, bir yönüyle mânen omuz omuza vermiş kimseleri de katıyorum. Ayrıca, göklerin değişik tabakalarında aynı yöne yönelmiş Cebrail’i ile, Mikail’i ile, İsrafil’i ile, Hamele-i Arş’ı ile, Mukarrabîn’i ile, Mühimmîn’i ile el-pençe divan durmuş, Sana karşı Tevhîd-i Ubûdiyetlerini ifade edenler var. İşte benim bu âcizâne, mücrimâne, müsîâne, günahkarâne إِيَّاكَ dediğim şeyi, ben de onların içinde diyorum. Onlar diyorlar ya, o koronun içinde benim şu günahkâr sesime de teveccüh buyur!” deme manasında. Hazreti Pîr başka bir zaviyeden, aynen buna işaret ediyor.

Ama bu öyle zor bir mesele ki!.. Allah’a hakikaten Tevhîd’de bulunarak kulluk yapmak.. ibadette bulunmak.. ubûdiyette bulunmak.. bir kademe üstü, bir basamak üstü, ubûdette bulunmak; tamamen O’na (celle celâluhu) kulluk yaparken, kendinden bile sıyrılarak bütün kulluklardan sıyrılmak… Öyle bir kullukta bulunmak.. namaz kılarken “namazlaşmak”, namazın dışında her şeyi kafandan silip atmak.. oruç tutarken, orucun dışında her şeyi kafandan silip atmak.. zekat verirken, her şeyi kafandan silip atmak; “O (celle celâluhu) verdi; verdiğini, verilmesi gerekli olan kimselere veriyorum!” demek… Zaten, Cenab-ı Hak, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ şeklindeki beyanlarıyla, “Benim rızık olarak verdiğim şeyden infak ediyorlar! Benim verdiğimi veriyorlar!” demek suretiyle, kendinizden bir şey vermediğinizi, rızkın O’ndan geldiğini ifade buyuruyor.

Her zaman yaptığın şeyde -bir yönüyle- o yaptığın şey ile bütünleşme; esasen, onu tabiatının bir derinliği haline getirme. İşte ona “ibadet”, ibadetin üstünde “ubûdiyet”, ubûdiyetin üstünde “ubûdet” demiş, erbâb-ı Tasavvuf; tabir-i diğerle “Kalb ve ruh erbâbı”, “ubûdet” demişler.

   “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…”

“Yalnızca Sana kulluk yapıyoruz.” Fakat bu öyle zor bir mesele ki!.. Biz kim, Sana kulluk yapmak kim?!. Gerçi Sen, müsaade ettin; hatta Kendine “Sen” bile dedirttin! “Siz, demeyin; Sen, deyin!” dercesine إِيَّاكَ gibi ifadeler talim eyledin. Adeta, “Kendinizi Bana, Benim yakın olduğum gibi yakın hissederek, Bana yakınımda hitap ediyor gibi, Beni kendi içinizde hissediyor gibi, إِيَّاكَ ‘Ancak Sana!..’ deyin!” buyurdun. Fakat bu çok zor; insanın bunu bütün benliğiyle, tepeden-tırnağa bütün hissiyatıyla, bütün şuuruyla dillendirmesi çok zor; bir yönüyle “ubûdiyet” adına babayiğitlik… Bunlara “ubûdiyet babayiğitleri” veya “ubûdet babayiğitleri” denir; babayiğitler bunlar. Allah karşısında durulması gerektiği ölçüde/ölçekte kemerbeste-i ubûdiyet içinde el-pençe divan duran insanlar. Onun için, ben bunu Senin istediğin ve dediğin gibi yapamıyorum.

İnsan bu mülahazalarla dolunca, sonraki ayeti de bir başka duyar: “Yine Bana ‘Sen’ diyerek şunu isteyin arkadan: وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” Duyar ve “Bunu bihakkın yerine getirme mevzuunda da işte benim dâhil olduğum halkalardan tâ Cebrail’lerin bile içinde bulunduğu o halkalara kadar, hepsi ile beraber yardımı da yalnız, yalnız ve yalnız Sen’den istiyoruz!” demek suretiyle… Şimdi “Tevhîd-i Ubûdiyet” ifade ediyor mu etmiyor mu bu?!. Ve bir diğer taraftan da bakın aynı kelimeler içinde, aynı zamanda sadece “Sen!” var!..

“Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” (Gavsî) Ben, “Ben, ben!” diyorken, Sen, o perdede tecelli etmezsin; kalb aynasında tecelli etmezsin, ruh ve sır ufkunda tecelli etmezsin Sen. “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” Ben, beni yok kabul ettiğim zaman Sen tecelli buyurursun. Bütün benliğimle “Ben, yokum!” deyip üzerime bir çarpı işareti çizdim; çünkü sonsuz, Sensin. Nisbî bile olsa, başka sonsuzlar olamaz. Sonsuz, Sen olduğuna göre, bana düşen şey, sıfırdır zero, zero… Bu sıfır, Sen’den soluna bir rakam istiyor. Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın; istersen 1 koyarsın sola, istersen 2 koyarsın, istersen peşi peşine iki rakam koyarsın; birden bire meseleyi 110 yaparsın; üç rakam koyarsın, 1110 yaparsın. Çünkü Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın.

Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar, “Elif, Lâm, Mîm”den tâ قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ ve قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ hakikatine kadar o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, o Tevhîd-i Ulûhiyet’i bize ders veriyor. Ama bu dersler, çok defa değişik şeylere bağlanarak ifade ediliyor. Bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyet’ine; bir yerde Mâlikü’l-Mülk olmasına, bir yerde “Din gününün sahibi” olarak sizi hesaba çekecek, teraziden geçirecek, tartacak, sevap ve günah itibarıyla muameleye tâbi tutacak olmasına bağlı değişik yönleriyle, farklı farklı şekilde ele alınıyor.

   Kalb, terakki yolunda alâka ve iltifat bekliyor; gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız?” diyor!..

Cenâb-ı Hak, hakiki “Tevhîd” ufkuna bizi i’lâ buyursun!.. Tevhîd-i Ulûhiyet ve Tevhîd-i Ubûdiyet’le taçlandırsın! Hep O’nu birleyelim ve o Bir’e kullukta sabit-kadem olalım!.. Başımız, O’nun kapısının eşiğinde olsun!.. Elimiz, kapısının tokmağında olsun!.. Namaz ile, oruç ile, zekat ile…

Öyle olmazsa, şöyle buyuruyor, Söz Sultanı Hazreti Sâhib-kırân, Sultan-ı Zî-şan, aleyhissalâtü vesselam: وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ والتعب “Nice ayakta duranlar, ‘Namaz kılıyorum!’ diye belki sabahlara kadar ayakta duranlar vardır ki, yanlarına yorgunlukları ve uykusuzlukları kâr kalmıştır!” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُ “Nice oruç tutanlar da vardır ki, yanlarına kâr kalan, sadece susuzlukları ve açlıklarıdır!”

Dolasıyla o işin ruhu, meseleyi O’nun (celle celâluhu) ile irtibatlandırmaktır. Evet, o işin ruhu, meseleyi O’nun ile irtibatlandırmaktır… O’nun ile irtibatlandırmadığınız zaman, yaptığınız ibadet ü taat, ölüdür. Ve bu ölülük, sizin cismaniyet âleminize, maddî anatominize de -bir yönüyle- akseder. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللهَ إِلاَّ قَلِيلاً “Münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisâ, 4/142) dendiği gibi, Allah muhafaza, namaza kalktığınız zaman, esneme.. abdest alırken, ayrı bir zahmet hissi duyma.. uykudan uyanırken, elli defa gerinme… Bu, sizin o manevî anatominizdeki arızaların, maddî anatominize de aksetmesindendir. Ve Kirâmen Kâtibîn hazretleri meseleyi yazarken böyle yazarlar: “Esnedi, gerindi, dalgınlığa düştü, kendini saldı!..”

Ama antrparantez arz edeyim: O (celle celâluhu) Erhamü’r-Râhimîn, Rabbu’l-âlemîn’dir. إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” hadîs-i kudsîsiyle veya Kur’an’da, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” beyanıyla ifade edildiği üzere, Allah’ın rahmeti vâsi’dir, çok engindir. O (celle celâluhu), böylelerini de affedip “Haydi sen de geç yaramaz çocuk!” diyebilir. O’nun (celle celâluhu) rahmetine tahdit koymaya kalkmayalım. Falanın-filanın bu mevzudaki eksik, kusurlu, düşe-kalka kulluğunu, o kişinin yüzüne kirli paçavra gibi vurmayalım! O kadarcık, o kadarcıkla bile onu ye’se atmayalım! Yapacaksak şayet, öylelerinin içinde, meselenin birkaç adım ötesinde daha derinine açılma duygusunu uyaralım. Kalbi tembih edelim!.. Kalb, bizim gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız? Ne zaman ‘Daha yukarılara bak! Sır, de; Hafî, de; Ahfâ, de; Hû, de, O’na müteveccih ol!’ diyeceksiniz?!.” demektedir. Gözümüzün içine bakmaktadır, bir yönüyle.

Bu açıdan da iyi yapanlar, yaptıkları şeyler ile fahirlenmemeli; bir taraftan da diğerlerinin düşe-kalka kullukta tavırlarını gördükleri zaman, yağlı paçavra gibi onların suratlarına çarpmamalıdırlar. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ Hadis-i şerif, “İnsanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmak, ibadetlerin en güzelidir!” Güzel bir ibadet ortaya koymak, sergilemek istiyorsanız, elden geldiğince çok küçük şeylerinden dolayı bile insanlar hakkında hüsnüzan etmeye bakın. Diğer taraftan, بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir insana, mü’min kardeşini hakir görmesi, günah olarak yeter!” ikazını unutmayın!.. Mü’min kardeşini hakir görmesi, insana günah olarak yeter!..

   “Ben kim, Kur’ân’ı doğru anlamak nerede ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken O’nun beyanındaki güzellik karşısında külahımı atasım geliyor!..”

Hazreti Üstad, eserlerinde Kur’an’ın önemli bir hususiyetine şöyle dikkat çekmektedir: “Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, heyetlerin tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır. Birinci Misal: وَ لَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksat ve esas, pek az bir azap ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.” “Bir İcaz Hecelemesi”nde Kıtmîr, başta Hazreti Pîr’in de misal olarak gösterdiği mezkûr ayet-i kerimeyi söyledikten sonra, o blokaja dayandırılarak bütün Kur’an ayetlerinin serdedilebileceğini belirtmiştim. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ayetlerinden tâ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ beyanına kadar farklı örneklerle bunu göstermek mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’de seçilen kelimeler, esasen -bir yönüyle- “iç musiki” açısından mazmunu seslendirme itibarıyla o kadar uyum içindedir ki, zevk-i selim sahipleri bunu anlarlar. Biraz edebiyattan anlayan, biraz nazımdan anlayan, biraz musikiden anlayan insanlar, bunu çok iyi anlarlar. Hatta burada şimdiye kadar denmemiş bir şeyi arz etmek istiyorum: Belki o kıraat-ı Aşere-i meşhûre de -bir yönüyle- bu değişik meselelerin hakikaten kendi özlerine uygun, mazmuna-mantuka uygun seslendirilmesi adına bir kısım argümanlardır. Çünkü çok farklı farklı anlayışta, dilde, aksanda insanlar vardı. Meseleleri çok farklı farklı ifade ediyorlardı. O farklı farklı ifadede aynı mazmunun o sese, o soluğa göre ifade edilmesi çok önemlidir. Ama bizim gibi, milletimiz gibi ümmî insanlar bunu gerektiği gibi kavrayamayabilirler. Bizim milletimiz diplomalı bile olsa, ümmî; çünkü esasen o dili temel incelikleri ile bilmiyor.

Bir de o dilin bilinmesi yetmez; Tâbiîn bile Sahabe gibi anlamıyordu o dili. Tebe-i Tâbiîn de Tâbiîn gibi anlamıyordu. Onun için Câbirî, çok haklı olarak diyor ki: “Bir dönemde Arap dilinin aslını araştırmak üzere şurada-burada çadır kurmuş kimseler, eski Araplara müracaat etme yerine, keşke Sahabe-i Kiram efendilerimize müracaat etselerdi!” Dilin -bir yönüyle- büyüleyici esprisini o zaman yakalamış olacaklardı. Allah, öyle bir dil ile, Sarfî, Nahvî, Me’ânî, Beyânî, Mantıkî, öyle bir dil ile murad-ı Sübhânîsini ifade ediyor ki, benim gibi bir çobandan meseleyi çok yüksekçe idrak eden/anlayan insana kadar herkes ona bakınca, “Yahu bana hitap ediyor gibi!..” diyor. Filozof, “Bana hitap ediyor gibi!” diyor; ben de bakınca öyle diyorum. Hakikaten ben kim, onu doğru anlamak kim ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken külahımı atasım geliyor; “Allah’ım! Bu ne büyüleyici ifadedir! Bu nasıl elimi kolumu bağladı benim. Denemez bir şey diyorsun burada; bunu ancak Sen dersin!” Kaldı ki ben kim, ona ait o incelikleri bütünüyle anlamak kim?!. Fakat öyle bir şey ki, bencileyin çobanlar bile ona baktıkları zaman, onun kendine has ulviyetini, kendi ufukları açısından, kendi gez-göz-arpacıkları açısından, sanki kendilerine inmiş gibi anlayabiliyorlar. Ama yukarılarda, yukarıların yukarısında, yukarıların yukarısında ve artık yukarısı olmayan bir noktada, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm da “Bana inmiş!” diyor, Ebu Bekir “Bana inmiş gibi!” diyor, Hazreti Ömer “Bana inmiş gibi!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem ve radıyallahu anhüma.

Evet, baştan aşağıya Kur’an Tevhîd’i anlatıyor. İster o Tevhîd-i Ulûhiyet’i, ister o Tevhîd-i Rubûbiyet’i ve isterse de o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, “dâll bi’l-ibâre” ile, “dâll bi’l-işâre” ile, “dâll bi’l-iktiza” ile ve mazmunda münasebet geldikçe, “Burada bu mesele şöyle ifade edilmeli! Müstetbe’âtü’t-terâkibe uygunluk içinde şöyle denmeli!” dercesine nazara veriyor. Bunlar ıstılahî şeyler… Sözün bir akış şekli vardır; o akış şekline göre, “Burada Tevhîd-i Ubûdiyet şöyle ifade edilir; Tevhîd-i Ulûhiyet de şöyle ifade edilir!” şeklinde sürekli o iki temel unsur ortaya konuyor. Çünkü çok önemli bir mesele…

   Neticede böyle bir nimete nail olmak varsa, ki var, bütün çekilenlere değmez mi?!.

Zira Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, Bana kulluk yapsınlar diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor. Ubûdiyet, bakın!.. İbn Abbas hazretleri, bu ayete mana verirken, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ yani لِيَعْرِفُونِ diyor; anladığı manaya göre “Beni bilsinler diye!” Bildiğiniz zaman, azametine uygun, O’na, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!” der misiniz, demez misiniz?!. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” der misiniz, demez misiniz?!. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey her dilde meşkûr olan, bütün hamd ü senalara yegane layık bulunan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik, hamd ü senada bulunamadık!..” der misiniz, demez misiniz?!.

Cenâb-ı Hak, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ ayetinden sonra مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ “Ben onlardan nafaka istemiyorum; Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum.” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor: “Ne zannediyorlar; Ben, onlardan bir şey mi istiyorum, rızık mı istiyorum! Bana bir şey versin, yedirsinler mi istiyorum!.. Bana kulluk yapsınlar. Ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattım; kulluğu yerine getirdikleri zaman, mahiyetlerine göre bir davranış sergilemiş ve yaratılış gayesine uygun yaşamış olacaklar. Fânî dünyaya bedel, ebed için yaratılmış ve Ebedî Zat’tan başka biri ile tatmin olmayan kullarıma, bir de ebediyet yurdu hazırladım. Bir de ebedî Zât’ın cemalini görme istidat ve kabiliyeti verdim. Dünyada onlar, kendi içlerinde o iştiyakı uyardıklarında, Ben, onları yalancı çıkarmayacağım. Onlar, o iştiyak ile hayatlarını geçirmişler ise şayet, ‘Evet kulum! Sen hep iştiyak ile oturdun-kalktın; ‘Göreyim, göreyim, göreyim!’ dedin. İşte şimdi gör!..’ diyeceğim.”

Bütün kâinata serpiştirilmiş, farklı farklı yerlerde, farklı farklı tecelli dalga boylarıyla tecelli eden o güzelliklerin bütününü, bir yönüyle mehtabı seyrediyor gibi, seyretmede insanlar bayılırlar. Çok tekerrür eden Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle ifade edelim: يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ “Bî kem u keyf, mü’minler, O’nu (celle celâluhu) görürler.” فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu görünce de Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar.” Huriler arkadan bağıradursunlar.. ırmaklar çağlayadursunlar.. bülbüller ötedursunlar.. meyveler şakır şakır aşağıya döküledursun veya -Kur’ân’ın ifadesiyle- burunlarının dibine yaklaşadursunlar… Unuturlar bunları, kendilerinden geçer ve bayılırlar.

Allah, sizi-bizi o ufka ulaştırsın!.. Çekilen şeylerin çekilmelerine mukabil, katlanma gücünü Allah ihsan eder de katlanırsak, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürüdüğümüz yolu doğru bilerek sabit-kadem olursak, kaybedilen şeyler, bunlar!.. Diyelim ki, -mesela- Kıtmîr’in hiçbir zaman dünyada bir dikili taşı olmadı. Yani, bir tane kara sarayım, bir tane ak sarayım, bir tane mavi sarayım, bir tane pembe sarayım olsaydı!.. Fakat bunlar ebediyette Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri ve teveccühlerinin değişik şekilde temessülleri karşısında ne yazardı ki?!. Ee size soruyorum, bir şey yazar mı?!. Âhh ak saraya, kara saraya, pembe saraya, turuncu saraya kafasını kaptırmış, başı dönmüş, bakışı bulanmış, zavallılar!.. Zavallılar!.. Allah, gözlerini açsın, kalblerini irfan ufkuna tevcih buyursun; ebediyet âlemine layık olma yollarını göstersin ve onları da “şehrâh-ı Muhammedî”ye hidayet eylesin!.. Vesselam.

348. Nağme: Allah’a Kullukta Derinleşme ve Temsil

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Değişik vesilelerle, günümüzde problemlerin üstesinden gelebilmek için kullukta daha bir derin olmak gerektiğini dile getiren muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye

“Kullukta derin olmaktan maksat nedir; tavsiye edilen derinleşme neleri gerektirir?”

sualini tevcih ettik.

Dört gün öncesine ait olan bu sohbette aldığımız cevabı 12:48 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…