Posts Tagged ‘boykot’

Bamteli: SİZ NEREDESİNİZ EY MÜ’MİNLER!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evlâdına?!.”

Nasıl ki sadaka belayı defeder; öyle de ekseriyetin hâlis duası ferec-i umûmîyi cezbeder. Umumun gam, keder ve sıkıntıdan kurtulmasına vesile olur ekseriyetin hâlisâne duası. Öyle bir dua ki, annesi, babası ve çocukları ölüm döşeğinde olan birine diyorlar: “Öyle yüreğini yırtarcasına, beynini burnundan kusarcasına dua edersen, bunlar geriye dönecek!..” İşte o mülahaza ile dua etmek… Ağızdan dua adına çıkan her kelime, mızrap yemiş bir kalbin, heyecan mızrabı, “imân-ı billah” mızrabı, “marifetullah” mızrabı, “muhabbetullah” mızrabı yemiş bir gönlün sesi gibi olmalı!.. Belki ıztırar hali bizi böyle bir teveccühe sevk ediyor. Ama bazılarımız -benim gibi nâdânlar- belki böyle bir ıztırar halinde bile yürekten O’na teveccüh etmesini bir türlü düşünmüyorlar, sadece kendilerini düşünüyorlar, başlarına geleni düşünüyorlar.

Nâdânlar… Allah’ı doğru bilmeyen nâdân.. “İman”ı derinlemesine duymayan nâdân.. “İslam”ı hayatın olmazsa olmazı olarak görmeyen nâdân.. “İhsan” ufkundan haberi olmayan nâdân.. “Yakîn” derinliği olmayan nâdân.. “Tevekkül” mefhumundan habersiz olan nâdân.. “Teslim” bilmeyen nâdân.. “Tefvîz” bilmeyen nâdân.. “Sika” ufkundan habersiz olan nâdân…

“Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

“Nâdânla zordur sohbet, bilene / Zira nâdân, söyler ne gelirse diline.”

Üç asırdan beri toplumu öyle nâdânlaştırdılar ki?!. Siz, sıyrılmaya çalıştınız ondan. Fakat belli köşe başlarında gulyabaniler önünüze çıktı ve “Hayır, gaflet daha iyi!.. Uyumak daha iyi!.. Hayvanî yaşamak daha iyi!.. Dünya ve mâfîhâya inhimak etmek, balıklamasına dalmak daha iyi!.. Asıl mesele dünyayı yaşamak, dünya muhabbetiyle meşbû bulunmak!..” dediler. Düzeninize tosladılar, azminize tosladılar, ümidinize tosladılar.

Size/bize, yeniden, bir kere daha derlenip toparlanmak düşüyor. Bunca toslamalar karşısında kırılmaların tamir edilmesi için, yeniden kendimize dönmemiz, kendi değerler atmosferimiz içinde her şeyi değerlendirmemiz ve Allah ile münasebetimizi bir kere daha gözden geçirmemiz gerekiyor. Ölesiye bağlı mıyız O’na?!. Hafizanallah, bir günün yarısında O’ndan kopuk yaşayacaksak, “Emanetini al!” diyecek kadar O’nunla irtibatımız adına cesur muyuz, mert miyiz?!.

Sızıntı’nın ilk sayısının kapağıydı: “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evlâdına?!.” (M. Akif) Merhamet etmez misin evlâd-ı evlâdına, evlâd-ı evlâdına… Onlara İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Râşid Halifeler’in, “iman-ı billah” adına, “marifetullah” adına, “muhabbetullah” adına, “zevk-i ruhanî” adına, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” adına bıraktıkları miras gibi bir miras bırakmak üzere… Onları ihyâ etmek, dirilmelerini sağlamak.. gelecek nesillerin İsrâfîl’i olmak.. heyecanınızı bir sûr gibi kullanmak ve onlara hayat üflemek… Toruna, torununun torununa, torununun torununa, torununun torununa… Üç asır, dört asır, beş asır, on asır, dipdiri kalma adına, eriyip kül olmak iktiza ediyorsa, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi eriyip kül olmak lazım!.. O nesiller adına…

   Onca zulme rağmen, dilsiz şeytanlar kol geziyor; maalesef, bir Hızır Çelebi sedası gürlemediği gibi, bir Emile Zola sesi de duyulmuyor!..

Ve izafî planda, nisbî planda sizin emced ceddiniz, -cedd-i emcediniz- Orhan Gazi’ler, Osman Gazi’ler, Süleyman Şâh’lar, Murad Hüdavendigâr’lar… Öyle bir mülahazaya bağlı yaşadılar. Sağlam bir miras geriye bıraktılar. Eskiye eskiye belli bir dönemde o da kıvamını, rengini, desenini, muhafaza edemedi, partallaştı. Koca devlet, paramparça oldu!.. Bir kargaşa dünyası… O kargaşa dünyası -nesi diyelim- sarmalı içinde mübarek Anadolu. Analarla dolu; hep sağlam evlatlar yetiştiren analarla dolu, mübarek ülke.. Asırlarca cihanın kaderine hâkim olan ülke… Şimdi yürekleri yakacak mahiyette zâlimlerin hay-huyu ile, mazlumların iniltisiyle inliyor!.. Öyle bir inliyor ki, Türkiye’nin dört bir yandan işgal edildiği Cihan harbini müteakip, İngilizler bir taraftan, İtalyanlar bir taraftan, Fransızlar bir taraftan, Adalar’da halayığınız gibi gözünüzün içine bakan başkaları İzmir’e bayrak dikecek kadar bir taraftan taarruz ettikleri zaman bile, ne o ölçüde zâlimin hay-huyu ne de mazlumun iniltisi duyulmuştu!..

İslam dünyası, âdeta zâlimlerin hay-huyunun korosu haline geldi; mazlumların iniltisinin korosu haline geldi. Bir, toptan bağırıp çağırma, hay-huy etme; bir de toptan inleme, âh u vâh etme. İki tane ses duyuluyor; bir yerde ezenin zâlimce hay-huyu; beri taraftan sesini çıkarmadan ezilenin, öldürülenin, ırzı çiğnenenin, namusu doğrananın, haysiyetiyle oynananın iniltileri, âh u efgânı duyuluyor. Tarihte belki bir-iki-üç defa, bir kısım zâlimler sebebiyle yaşanmış bir tablo; İslam dünyasında, hususiyle beş asır, altı asır devletler muvazenesinde dümende bulunan bir milletin vatanında, acı acı!..

O çığlıklar, o çığıltılar, kulaklarımda çınlıyor gibi!.. Evet, onu söylemek belki doğru değil: Her gün birkaç defa kendimi yataklık, yatağa düşmüş bir hasta gibi hissediyorum; sonra başımı seccadeye koyuyor, “İçimi Sana döküyorum!” diyorum.

Çevrede hâlden anlamayan, dilden anlamayan bir sürü dilsiz şeytan var. “Dilsiz şeytan” diyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm. Bunca mezâlim karşısında, sesini yükseltebilecek bir Ebu’s-Suud yok!.. Bir Molla Gürânî yok!.. Yok!.. Bir Hızır Çelebi yok!.. İsterseniz Frenkçe ifadesiyle deyin, “Bir Emile Zola yok!..” Yok!..

Müslümanlara Şi’b-i Ebî Talib’de boykot yapıldığı dönemde, üç tane insan, kabilelerinin gücünü de arkalarına alarak, bütün Mekke müşriklerinin, bütün kabilelerin altına imza attıkları, “Beni Hâşim’i iflah etmemek lâzım!” muahedesine karşı çıktılar. İnsanlığın İftihar Tablosu da o mağdurlar arasında, o mehcûrlar arasındaydı; mübarek eşi annemiz de. Anneler annesi, annelerimizin hepsi ona kurban olsun!.. Hadîcetü’l-Kübrâ. Hadîce, “erken doğan” demektir. En erken hakikate uyananın o olması itibariyle, isim ile müsemmâ arasında ne kadar da bir mutabakat var?!. Analar anası… Kurban olayım!.. Bilmem ki Âişe validemizin de durumu nasıl; Âişe validemizin büyüklüğünü ölçecek kantarım yok. Ahiretteki mizana konulduğunda bile, o mizanın kırılacağına inanıyorum!.. Ama Efendimiz, kendisine öyle bende olan Hazreti Âişe validemizin yanında, hep “Hadîce’nin yakını…”, hep “Hadîce’nin -bilmem- akrabası…” demek suretiyle, o “erken doğan”ı yâd-ı cemil olarak zikredip duruyor.

Evet, “Mezâlim yaşanıyor.” dedim: Mesâvî irtikâp ediliyor, me’âsî meşrû gösteriliyor. Bohemce yaşayış âdeta alkışlanıyor, ona göz yumuluyor. Suiistimaller örtbas ediliyor, tecavüzler örtbas ediliyor… Nâm-ı Celîl-i Nebevî dört bir yanda şehbal açsın diye, dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden, o bayrak omuzlarında, sağa-sola koşan insanların yolları kesiliyor. Yolları kesiliyor kırk haramîler tarafından; “O bayrağı her yerde dalgalandıramazsınız!” diyerek, o bayrağı aşağıya çekiyorlar. O bayrağın dalgalandığı müesseseleri kapatmaya çalışıyorlar. Bir şeytan dürtüsüne uymuşlar ki, hiç sormayın?!. Tarihte ender zâlimler dahi mesâvînin bu ölçüde insanı çıldırtanını yapmamıştır zannediyorum.

   Soluklarımız bu kadarına yetti ya Rasûlallah!..

Bütün bunlara rağmen, yılmadan, usanmadan o bayrağın, nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin şehbal açmasını; Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali mirasının bir bayrak halinde dalgalanmasını devam ettirmek lazım. O bayrağın indirilmemesini sağlamak için -bence- cansiperane o mevzuda mücadele etmek lazım, cansiperane. Kaba kuvvete başvurmadan, terörün en küçüğüne “Evet!” demeden… Ama o mevzuda öldürürlerse, ezerlerse, bir işkence ederlerse şayet, cân u gönülden, Ashâb-ı Uhdûd gibi, hepsine katlanarak… Çukurlara atsınlar.. mezarlar kazsın dursunlar.. mezarları “mel’un mezar” ilan etsinler… Bunların hiç birine aldırmadan, “Allah’a iman, Allah’ı bilmek bize yeter! Muhabbetullah bize yeter! Marifetullah bize yeter! Aşk u iştiyak bize yeter! Likâullah’a iştiyak bize yeter!..” deyip, durmadan, atı mahmuzluyor gibi mahmuzlayıp veya bir üveyik gibi kanat açıp enginliklere açılıyor gibi sürekli, enginliklere açılmak, “Daha, daha, daha!..” deyip bir “Hel min mezîd” kahramanı gibi, nâmının ulaşmadığı her yere Nâm-ı Celîl-i Nebevî’yi ulaştırmak lazım.

Huzuruna gittiğimiz zaman, “Soluklarımız o kadarına yetiyordu yâ Rasûlallah!” diyecek kadar… “Bir yerde kalbimiz durdu, soluklarımız da bitti; biz de orada döküldük, biçildik; başaklar gibi biçildik!.. Ama Sen de biliyorsun ki, Allah da biliyor ki, sonuna kadar nâm-ı Celîl-i Nebevî’ni cihanın dört bir yanına ulaştırma azmi içindeydik!..” O Cân’a (sallallâhu aleyhi ve sellem), o nâm-ı Celîl-i Nebevî’ye binlerce canımız kurban olsun!.. Ondan başka bir derdimiz, bir davamız olmadı!.. Olsaydı zaten, Kıtmîr gibi -zannediyorum- yüzde doksan dokuz virgül dokuz, sizin de yeryüzünde bir dikili taşınız olurdu!.. Başınızı sokacağınız, kendinize göre bir kulübeniz olurdu!.. Gelecek adına birilerine, bir şeylere dilbeste olur, gönül bağlardınız!.. Dû cihandan el yuma ve hânümânın kalmaması gösteriyor ki, kalbiniz ile siz, O’na müteveccih yaşıyorsunuz. Allah, o teveccühü artırarak devam ettirsin!..

O teveccühü yeterli bulmamalı, “Daha teveccüh, daha teveccüh, daha teveccüh!..” demeli. Teveccühler sâlih dairesi… Zira siz O’na samimi teveccüh ettikçe, O da size bakar. “Kulum, Bana bir ayak gelirse, Ben bir adım…” buyuruyor. Müteşâbih bir ifade bu. “O Bana bir adım atarsa, Ben yürüyerek gelirim; o yürüyerek gelirse, Ben koşarak gelirim…” Buna Belagat ilminde “mukâbele” ve “müşâkele” denir. Yani “karşılıksız bırakmam!” Ama nasıl bir karşılık?!. Bazen bire on vererek.. bazen bire yüz vererek.. Bakara sûre-i celîlesinde ifade edildiği üzere, “Yüz başak veren bir dâne gibi…” bazen bire yüz vererek.. bazen de hâlisâne olursa, ihlasla olursa, ihsan şuuru ile içli-dışlı olursa, bire bin vererek mukabelede bulunur.

   Ey Müslümanlar, siz neredesiniz; durduğunuz yeri söyler misiniz?!.

Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kim doğru yolda, kim eğri yolda?!. Bir türlü taş üstüne taş koymaya doymayan.. villaya villa ilave etmeye doymayan.. filoya filo ilave etmeye doymayan.. bir türlü dünyaya doymayan, doyma bilmeyen aç gözler, varsın “boş”luğun arkasından koşsun dursunlar!.. Siz, öyle bir “dolu”ya doğru yarış yapıyorsunuz ki, tam “Sâbikû!..” ve “Sâri’û!..” ayetlerinin hitabına uymuş gibi, kalbiniz durasıya o mevzuda koşmaya karar vermişsiniz.

Kur’an, emrediyor, siz de ona “Lebbeyk!” diyorsunuz.. “Cennet’e doğru koşun, Cemâlullah’a doğru koşun, Rıdvan’a doğru koşun, Cemâl-i bâ Kemâli müşahedeye doğru koşun!..” Evet, Allah öyle buyuruyor Kur’an’ında, siz de öyle yapıyorsunuz: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ “Rabbinizden (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun!” (Âl-i Imrân, 3/133) سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın! Öyle bir cennet ki eni göklerle yerin eni gibi olup Allah’a ve rasûllerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 57/21)

Öyleyse sözümüz her zaman leylî sözü olmalı, diğerlerine hep kapalı bulunmalı. “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş!” diyor Fuzûlî. “Açacak isen kucak, aç O’na âğûş!..” Açacaksan, O’na aç âğûş; kucak aç. Bırak, it dünyayı elinin tersiyle, milletini aziz kılacak kadar. Bir vazife bilerek yapacağın şeyi yap; hepsini vermek icap ettiği yerde de tereddüt etmeden ver Hazreti Osman gibi, Hazreti Abdurrahman İbn Avf gibi (radıyallahu anhüma). İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, giderken, kalkanın rehinde gitmeye bak. Giderken, kalkanı rehinde… Aile efradının rızkını temin etmek için aldığı borç paraya mukabil, yanında bulundurduğu o kalkanı rehin vermiş. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) dilbeste olan, O’nu çok seven Osmanlılar, O’nun mübarek eşyasını “emânet-i mukaddese”ye götürür koyarlar ve millet de onları birer “kutsal emanet” olarak ziyaret eder, yüz sürerler. Onlar için, bence, bir şehir verilse değer. Ama işte o kalkan, ailenin rızkını temin etmek için, alınan borç para karşılığında, o çizgide olmayan birisinin elinde rehindir. Şakır şakır ganimetlerin aktığı bir dönemde; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ruhunun ufkuna yürümesi öyle oluyor. Hazreti Ebu Bekir öyle yürüyor, Ömer öyle yürüyor, Ali öyle yürüyor, Hâlid öyle yürüyor, Sa’d İbn Ebî Vakkâs öyle yürüyor; radıyallahu anhüm ecmaîn.

Peki ama أَيْنَ أَنْتُمْ أَيُّهَا الْمُسْلِمُونَ؟ Siz neredesiniz? Siz, nerede duruyorsunuz?!. Durduğunuz yeri söyler misiniz?!. Durduğunuz yer, onlarla münasebetin remzi olacaktır, Allah ile münasebetin remzi olacaktır.

   Müminler, içtimaî huzur ve yükselişin temini için, mesâîlerinin tanzimi, yapacakları işlerin taksimi ve teâvün düsturunun teshili ile beraber, aralarındaki emniyetin tesisine de muhtaçtırlar.

Aynı zamanda “hey’et-i ictimâiye-i İslâmiye”, “hey’et-i ictimâiye-i milliye”, “hey’et-i ictimâiye-i hıdemiyye/hareketiyye” arasında emniyetin tesisi çok önemlidir. Meseleyi dünya çapında ele aldığınız zaman, “İslâmiye” dersiniz; milletimiz çapında ele alınca “milliye” dersiniz ve aynı zamanda tamamen bu işe gönül vermiş insanlar, “adanmış” insanlar, başka mülahazası olmayan insanlar zaviyesinden ele aldığınız zaman da “Hizmet” dersiniz, “Hareket” dersiniz. Dünya da zaten “Hizmet” diyor, “Hareket” diyor. Buradaki bir arkadaşımız, değişik iki-üç dile tercüme edilen kitabında da aynı zamanda onun Türkçesini yazmış kitabın arkasına, “Hizmet” diyor. Allah, deyip ettiklerimiz çizgisinde, gönüllerimize de istikamet ihsan eylesin. Ve böyle diyen, böyle düşünen insanları, Rabbim, dünyada da, ukbâda da pâyidâr eylesin!..

Mâbeynde emniyetin tesisi, herkesin birbirine güven vadetmesi, çok önemlidir. Başta, esasen, aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan, aynı armoni içinde bulunan insanlar arasında emniyetin tesisi… Bir hizmete gönül vermiş, adanmış insanlar.. fedakâr insanlar.. adanmışlığı bu mevzuda en büyük sermaye, en büyük kapital olarak gören insanlar… Bunlar, kendi aralarında birbirlerine çok iyi güvenmeliler. Sahip oldukları o “mü’min” isminin muktezasını yerine getirmeliler.

O “mü’min” ismi, “inanıyor, inanan” demektir. Mü’min, “mü’min” ismini, Cenâb-ı Hakk’ın “emniyet vadeden, emniyet lütfeden ve aynı zamanda mü’minlik lütfuyla serfirâz kılan” manasına gelen “el-Mü’min” isminden almıştır. Mü’minlerdeki o mübarek isim, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsna’sından alınmış bir isimdir. Zât-ı Ulûhiyete nispeti itibariyle, engin bir manası, nâkâbil-i idrak bir manası vardır. Bize ait yanı itibariyle manası, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temincisi, tesisçisi olma”ya kadar uzanır. “Allah’a iman”dan alıp, “Allah’ın söylediği her şeye inanma”dan alıp, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olma”ya kadar… Onları gördüğü zaman, herkes, “Bunlara güven duyulabilir! Bunlardan bir hıyanet gelmez!” diyebilmeli. Onun karşılığı ise, “hâin”; o mü’minin karşılığı, “emniyet ve güven vadeden”in karşılığı “hâin” ve mübalağa kipiyle “havvân”.

O açıdan da değişik kategorilerde emniyetin tesisi söz konusu. Tamamen kendini Hizmet’e adamış insanlar arasında daha derince bir emniyet duygusu… Allah’a imandan kaynaklanan, esâsât-ı İslamiyet’e imandan kaynaklanan, aynı zamanda Kitap ve Sünnet’e imandan kaynaklanan, sahabe örneğini görmekten, Siyer felsefesinden kaynaklanan, tam bir “emniyet ve güven temsilcisi” olma, o emniyet ve güveni kendi aralarında tesis etme…

Evet, aynı duyguyu paylaşma.. aynı anlayış istikametinde hareket etme.. birbirine çok fazla itiraz etmeme.. duygu ve düşüncelerini centilmence, efendice, gönül kırmadan ifade etme, ortaya koyma.. icabında bir başkası farklı bir düşünce ortaya koyduğu zaman, geriye adım atmasını da bilme.. kendi düşüncesinden vazgeçerek -biraz evvel hem belki de gelişi güzel söyledim- أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأُمُورِ عُقْبَاكُمْ “Ukbâya ait işleri siz benden iyi bilirsiniz!” mülahazasıyla, -efendim- “Sizin dediğiniz daha isabetli görünüyor!” deme… İsterse sonra başkaları, senin dediğin ve ettiğin şeyi isabetli bulsun ve gelip desinler ki, “Yahu, asıl senin dediğin doğruymuş. O gün bizim dediğimize sen, cevab-ı sevap verdin ama senin dediğin doğruymuş!” O kadar mehil tanıma onlara.. o kadar güven vadetme.. o kadar hakikate saygılı olma…

   Hakkın Hatırı, Münazara Adabı ve İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri

Değişik vesilelerle hep tekerrür ettiği gibi, bir kere daha tekrar etmek istiyorum, mazur görürseniz: Ebu Hanife, gecenin yarısına kadar talebeleriyle bazı meseleleri müzakere edermiş. Bizdeki münazara âdâbına göre; yoksa televizyonlardaki birbirine karşı saygısızlık yapma tartışması değil. Münazaranın âdâbı vardır, o mevzuda yazılmış kitaplar vardır: İnsanlar birbirlerine karşı hakikati nasıl savunacaklar? Herkes kendi düşüncesini nasıl ortaya koyacak? Nasıl ifade edecek onu? Geriye dönmesini nasıl yapacak? İleriye adım atmasını nasıl yapacak? Orada karşı tarafın duygu ve düşüncesine nasıl saygılı olacak? Kendi duygu ve düşüncelerine nasıl saygı toplayacak? Buna dair kitaplar yazılmış. Televizyonlardaki o tartışmalar, oradaki o tartışmalar, vahşîce boğuşmalar gibi bir şey. Öyle değil, “münazara âdâbı”na göre…

Ebu Hanife hazretleri, münazara âdâbına göre, gecenin yarısına kadar münazara yapıyor. Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî hazretleriyle, İmam Yusuf hazretleriyle, Züfer hazretleriyle… Beş bin tane, derslerine devam eden insan var. Birisi, mübalağa mı yaptı, bilemiyorum; yapabilir, çağımız, mübalağa çağı: “Elli bin tane, derslerini dinleyen insan vardı; kitaplara bakarak, derse iştirak ederek, onun mütalaalarını müzakere eden insanlar vardı.” demişti. “Elli bin” olmasın, “beş bin” bile olsa, öyle entelektüel, öyle kapasiteli, öyle yürekli, öyle hakşinâs insanın bulunması çok önemli; demek ki, o dönem, hakikaten bir “altın çağ”. Gecenin yarısına kadar müzakere ediyor. Ve sonra talebeler diyorlar ki: “Üstadım!” Ne diyorlarsa, “Ey büyük müctehid! Ey babayiğit adam!” Ne diyorlarsa, nasıl hitap ediyorlarsa o gün. “Senin dediğin gibiymiş bu!” diyorlar. Talebesiyle, meseleyi müzakere ediyor.

Hazret, gittikten sonra, bir daha temel kaynaklara müracaat ediyor; Kitap, Sünnet, Sahabe ve Tâbiîn’in kavilleri… Kendisi Tâbiîn’den değil; bazıları onun bir sahabî gördüğünden bahsederek, onu da Tâbiîn’den sayarlar; oysaki kendi, Tebe-i Tâbiîn’den, üçüncü sınıftan. Seleflerinin mütalaalarına, müzakerelerine, yorumlarına başvuruyor. Sabah namazına geldiğinde… Nasıl hitap ediyorsa onu da bilmiyorum, “Çocuklar!” mı diyor; yoksa Kıtmîr’in beraber ders müzakere ettiği ders arkadaşlarına dediği gibi, “Ali Hoca, Veli Hoca!” dediği gibi, öyle mi diyor, bilemiyorum. Ben, efendiler efendisi o insanın, kendi talebelerine seslenirken bile, efendiliğini koruduğuna inanarak, mutlaka onları tazimle yâd ettiğine inanıyorum. Nasıl diyordu, belki “Ey Ebu Yusuf Efendi! Ey Muhammed Efendi! Ey Züfer Efendi!” Paşazade çünkü, o da; “Ey Züfer Efendi!..” “Ben sabaha kadar, o dediğimiz meseleyi bir kere daha gözden geçirdim, sonra gördüm ki, benim değil de, sizin dediğiniz doğruymuş!”

Hakk’ın hatırı, âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemelidir. İlle de “Benim dediğim dedik. Benim dediğime uyulmadığı takdirde, herkes yok edilmelidir, zindanlara atılmalıdır; taziplere, tehcirlere, tehditlere, tevkiflere maruz bırakılmalıdır!” Bu, Firavunların düşüncesi… Bu, zâlimlerin, gaddarların, hattârların, müfsitlerin düşüncesi!..

Ebu Hanife’nin düşüncesi, Râşit Halifeler’in düşüncesi, Efendimiz’in düşüncesi ise, meşveret yörüngeli. Ümmetine fikir soruyor, onlar bir şey söyleyince, dikkate alıyor. Geçen sohbette zikredildiği üzere, Selmân-ı Fârisî’nin mütalaasına uyarak, “Hendek!” diyor. Sahabesiyle meşveret ediyor; Uhud savaşında, dışarıya çıkıyor. Her şeyi O’ndan öğrendikleri bir insan… Onların düşüncelerine saygının gereği, “küçüklük” demiyor. Her şeyi O’ndan öğreniyorlar ama meşverette onların dediklerine uyuyor; Uhud’da dışarıya çıkıyor, yoksa Efendimiz’in kendi düşünceleri, içeride kalıp tabya savaşı vermek, müdafaa savaşı vermek istikametindeydi.

İnsanlığın İftihar Tablosu… O büyüğe bakın, Ebu Bekir’e bakın, Ömer’e bakın, Osman’a bakın, Ali’ye bakın, bakın!.. Ömer İbn Abdülaziz’e bakın, Hâdî’ye bakın, Mehdi’ye bakın, Mu’tasım’a bakın!.. Efendim… Süleyman Şah’a bakın, Osman Gazi’ye bakın, Orhan Gazi’ye bakın, Murad Hüdavendigar’a bakın, bakın!.. Bakın, hepsi o muhteşem karakteri temsil eden insanlardır.

   İkiyüzlü zâlimlerin dine ve diyanete verdiği zarar, ehl-i küfrün tahribinden çok daha feci olmuştur.

Bir de değişik dönemlerde, değişik çağlarda, hususiyle enâniyetin dolu-dizgin gittiği yirminci asırda, hususiyle İslam dünyasında ve bilhassa Kapadokya’da; insanların kendi düşüncelerine, kendi dediklerine taptıklarını görünce, insanın midesi bulanıyor. Özür dilerim, “Bulanıyor!” deyince, mideniz bulanmasın. Hakikaten… Çünkü mideyi bulandıracak kadar!.. Öyle bir şenâat, bir denaet, bir mesâvî, bir meâsî nümâyân ki, hiç sormayın!.. Damlasını deryaya atsan, bütün balıkların midesi bulanır!..

Evet, mü’min, emniyet ve güven insanıdır. Herkesin kendisine karşı güven duyduğu insandır, Allah’a inanmanın gereği olarak… Âlem bana güven duymuyorsa, benden kaçıyorsa, ben, insanları Allah’tan uzaklaştırıyorum, demektir. Değişik vesilelerle ifade ettiğim bir hususu, müsaade ediyor musunuz, bir kere daha ifade etmeme: Allah göstermesin!.. Ben, o diyanete mensubiyeti de imâ eden kelimeyi kullanmayacağım, onlar da rahatsız olmasın diye. “Kütüb-i sâlife” falan demek, belki onunla da yine aklınız bir tarafa kayabilir. Fakat sizin din ve diyanetinizin dışında, çok farklı anlayışa, dünya görüşüne, inanç sistemine sahip bir milletin haziresinde neş’et etseydiniz.. sonra hâlihazırdaki İslam dünyasına baksaydınız.. başınızı kaldırıp Kapadokya’ya baksaydınız… Rica ederim, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla temsil edilen, mebdei “semâ”ya dayanan, arkasında “vahy-i semâvi-i İlahî” olan İslam dinini seçme mevzuunda bir fikirde bulunur muydunuz?!.

Şu, insanların canavarlaştığı, birbirini yediği.. kuvvetin hâkim olduğu.. adaletin ayaklar altında pâyimal olduğu.. hukuk sisteminin işletilmediği.. kimsenin, kendi hakkını müdafaa edemediği.. karar veren hâkimlerin bile kendilerini zindanda bulduğu.. avukatların müdafaa ettikleri insanlar adına kendilerini zindanda bulduğu… Böylesine kirlenmiş, levsiyât haline gelmiş, damlası okyanusa düşse balıkları öldürecek hale gelmiş bir ülkeye baktığınız zaman -“Bunların sahip olduğu dinin mebdei ‘semâvî’ imiş, Allah’tan gelmiş.” Bunu bilseniz bile.- o istikamette bir tercihte bulunur musunuz?!.

Vicdanlarınıza sesleniyorum. Bir şeye bakarak konuşmayın; Allah için, vicdanlarınızın sesini ortaya koyun! Kapadokya’yı seçme mevzuunda bir tercihte bulunur muydunuz?!. Hayır!..

Emniyet ve güvenin pâyimal olduğu.. Allah’a iman meselesinin kendini ifade etmediği.. mü’minin mü’mince davranmadığı.. hakkın-adaletin yeryüzünde tek temsilcisi olarak kendisini göstermediği bir yere, bu kirli dünyaya bakan insanlar, sadece burunlarını tutar geçerler; istifrağ etmemek için, gözlerini kaparlar.

Bu, insanları Allah’tan öyle bir kaçırmadır ki, kâfir, Müslümanlığa bunun kadar zararlı olmamıştır. Çünkü kırmızı çizgilerle, durduğu yer bellidir; ona karşı senin de metafizik gerilimin olur. Ama bir taraftan sana ait argümanları kullanırken, bir taraftan da kâfirin yapmadığını yapan insanlar, öyle bir kaçırırlar ki Allah’tan, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dan, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali yolundan… عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ “Siz, Benim ve doğru yolda olup hep doğru yolu gösteren Râşid Halifeler’in yoluna yapışın!..” buyurulan o yoldan öyle bir kaçırırlar ki, hafizanallah, ne emniyetten bahsedilebilir ne de güvenden.

   Asrın minaresinin başında durup gelecek nesle seslenen Müezzin’i siz duyacak; insanlığın muhtaç olduğu emniyet ve güven ruhunu siz uyaracaksınız!..

İnsan, sağlam, yürekten Allah’a inanmalı.. “iman”ını, “marifet” ile taçlandırmalı.. marifetini, “muhabbet” ile taçlandırmalı.. muhabbetini, “aşk u iştiyak-ı likâullah” ile taçlandırmalı. Allah ile münasebeti açısından bu ölçüde kendini bir derinliğe salmalı!.. Derinleşme adına öyle bir çağlayana yelken açmalı ki, bir daha geriye dönmeyi, bir yerde takılıp kalmayı aklının köşesinden geçirmemeli!.. Mukteza-i beşeriyet olarak sapmalar, zelleler, şaşmalar olabilir. Fakat hep o marifete, hep o muhabbete, hep o aşk u iştiyaka doğru kararlı yürümeli!.. Birer “cansız resim gibi mü’min” olmaktan çıkmalı; “canlı, hareketli mü’min” olmaya bakmalı!..

Nitekim “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” diyor Hazreti Üstad. Gürül gürül… Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, halkı camiye davet eden; kendini “müezzin” gibi gören, Allah’a davet eden, namaza davet eden, iman-ı billaha davet eden; Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, on dördüncü asra seslenen Zat!..

O sesi duyan, siz olun bence. Evet, inşaallah duymuşsunuzdur. “Allahu Ekber, Allahu Ekber”i duymuşsanız, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”ı duymaya çalışın.. “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah”ı duymaya çalışın.. “Hayya ala’s-salat”ı duymaya çalışın.. Kurtuluşa gelin, “Hayya ale’l-felâh”ı duymaya çalışın.. gönül inşirahı ile, bir kere daha “Allahu Ekber”i duymaya çalışın.. ve meseleyi “Lâ ilâhe illallah!” ile noktalayın, kâfiyelendirin.

Evvela, Allah ile münasebet açısından, böyle bir emniyetin temsilcisi olmak… Sonra insanî değerler açısından; “ahlâk-ı âliye-i İslâmiye”, eskilerin ifadesiyle. Hazreti Gazzâlî’nin ifadesiyle, “Münciyât”, insanı kurtaran, necâta erdiren şeyler. Hep isteğimiz o değil mi?!. Dualarımızda أَجِرْنَا، نَجِّنَا، خَلِّصْنَا “Bizi koru.. Bizi kurtar.. Bizi halâsa erdir!..” demiyor muyuz?!. “Münciyât”, “muhlisât”, “mucîrât” diyebiliriz. O diğer iki tabiri (“Ecirnâ/Mucîrât” ve “Hallisnâ/Muhlisât”) çok kullanmamışlar. Fakat bir mahzur yok kullanmakta.

O istikamette, aynı zamanda insanlar arasında da öyle bir emniyetin ve güvenin temsilcisi olmak… Temsil ettiğimiz, yaşadığımız İslamiyet’e gönüllerde imrenme uyarmak… Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, zannediyorum bir evvelki sohbette de geçtiği üzere; “hal ve temsil meşherleri” oluşturmak… Kitap fuarları oluşturuyoruz ya!.. Bir kısım eşyayı teşhir etme fuarları oluşturuyoruz ya!.. Olimpiyatlar oluşturuyoruz ya!.. Belli aktiviteleri icrâ etme adına bize ait bazı şeyleri teşhir etme adına, bu teşhir edilen şeylerin teşhir edildiği yere “meşher” deniyor. Bir şeylerin sergilenmesi, enzâr-ı âleme arz edilmesi onların. Aynı şekilde, hâl derinliğiyle, temsil derinliğiyle, yaşama enginliğiyle bunu yapmak: “Allah Allah! Bu ne istikamet?!. Bu ne istikamet ki yürürken, ‘Aman bir karıncaya basarım!’ diye tir tir titriyor. ‘Arpa kadar haram bir şey ağzıma girer!’ diye tir tir titriyor. Gözü, bakmaması gereken şeye bakmış, bir haram girmişse içine, tir tir titriyor. Üzerinden elli sene geçtikten sonra bile aklına geldiği zaman, ‘Acaba buna karşı bir milyon defa mı Estağfirullah desem!’ diyecek kadar Allah ile irtibatı kavî!.. Ve karşı tarafta emniyet ve güven uyarıyor!..”

O emniyet ve güveni siz uyaracaksınız. Sonra el-âlem de size karşı emniyetin ve güvenin temsilcisi olacak; güvene güvenle mukabelede bulunacak, emniyete emniyetle mukabelede bulunacak. O açıdan, sizin aranızda emniyetin tesisi çok mühim. Hangi kategoride olursa olsun; Hizmet kategorisinde, Hareket kategorisinde, adanmışlık kategorisinde, millet kategorisinde, milletler veya millet-i İslamiye kategorisinde. Belki sonra bir gün gelecek, inşaallah, “insanlık” çapında, öyle bir zümreye, öyle bir oluşuma sebebiyet vereceksiniz ki, hakikaten herkes birbirine güven duyacak. Kimse kimseden endişe etmeyecek. Herkes, çok rahatlıkla, kapılara kilit vurmadan, Cuma namazına giderken dükkânını kilitlemeden, dışarıdaki eşyasını içeriye almadan gidecek. Çünkü bilip inanacak ki, kimse ona el uzatamaz.

Cenâb-ı Hak, bize de ve aynı zamanda mübarek bir milleti ifsat edenlere de hidayet-i tâmme lütfeylesin!.. Kalbleri yumuşatsın!.. Efendimiz’in sözleriyle ve Kur’an’ın öğrettiği dualarla bitirelim:

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي، وَأَسْأَلُكَ رَحْمَتَكَ * اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي، وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً، إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كُلَّمَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانُ، وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ، وَكَرَّرَ الْجَدِيدَانِ، وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ، وَبَلِّغْ رُوحَهُ وَأَرْوَاحَ أَهْلِ بَيْتِهِ مِنَّا التَّحِيَّةَ وَالسَّلاَمَ

وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ، وَعَلَى جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْأَوْلِيَاءِ، وَالْأَصْفِيَاءِ، وَالْمُقَرَّبِينَ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ الْآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ

آمِينَ * أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ * وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)

Sübhânsın Allah’ım; Seni (Sana yakışmayacak her şeyden) tenzih ederim. Allah’ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah’ım, ilmimi artır ve bana hidayet verdikten sonra kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkârsın.

Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..

“Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.” (Kehf, 18/10)

Allah’ım! Efendimiz Hazreti Muhammed’e ve O’nun güzide ailesine, gece ve gündüzün değişimi, sabah ve akşamın, karanlık ve aydınlığın birbirini takip etmesi, gece ve gündüz gibi sürekli yenilenen zaman ve hallerin tekrar edip durmaları, Kutup Yıldızlarının karşılaşmaları boyunca salât eyle. O’nun ve Ehl-i Beyt’inin ruhlarına bizlerden selam, sevgi ve hürmetler ulaştır.

Allah’ın salat, selam ve bereketi, Efendimiz’in, mübarek ailesinin, bütün nebîlerin, rasûllerin, evliya, asfiya ve mukarrabînin üzerine olsun; Allah’ın ilmi ve Allah’ın malumatı adedince, ebedlere kadar, Allah Teâlâ’nın mülkü devam ettiği sürece!..

Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur Rabbimiz, kabul buyur ve bizi bir kere daha hamd ü sena hisleriyle coştur. Zaten bütün şükür, hamd ve senalar âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.

Cuma Hutbesi: KURTAR ALLAHIM!..

Herkul | | Cuma Hutbeleri

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَمَا تَوْفِيقِي وَلاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَلاَ نَظِيرَ لَهُ وَلاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

{أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ فَمَالِ هَؤُلاَءِ الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا}(4/78)

İç içe karanlıklar ortasında, Câhiliye perdelerini yırtıp etrafa ışık saçmaya durmuş kutlu belde, Medîne.

Aşk, iştiyak ve vuslatın remzi.. yeryüzünün, Cennet bahçelerinden nasîbi: Ravza-i Tâhire..

Ve o yüce mabette, sabah namazını ikâme edenlerin yüreklerini yakan bir cümle:

“Kurtar Allahım!.. Kurtar Allahım!..”

Şefkat Peygamberi’nin mübarek dudaklarından dökülen ve sahabeyi gözyaşlarına gark eden bir dua:

“Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..”

Hayır, sadece insanların gönüllerini değil, mescidin duvarlarını, münevver şehrin sokaklarını, dağı taşı titreten elîm bir seda:

“Allahım! İbn-i Ebî Rabîa’ya necât lütfet; Allahım Seleme ibn-i Hişâm’ı halâs eyle; Allahım Velid ibn-i Velid’i felâha eriştir; Allahım Mekke’deki diğer mustaz’af müminleri kurtar!”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashâb-ı Kiram efendilerimiz, Mekke’den ayrıldıktan sonra, hâlâ orada yaşamak zorunda kalan bazı mü’minler vardı. Onlar da hicret için bütün güç ve kuvvetlerini sarf etmişlerdi fakat bir türlü engelleri aşamamışlardı. Müşrikler tarafından devamlı göz hapsinde tutuluyor; bazılarının elleri ayakları zincire vuruluyor ve zaman zaman en vahşi işkencelere maruz bırakılıyorlardı.

O mazlumların mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, Rehber-i Ekmel’in yüreğini hüzünle dolduruyordu. Re’fet, şefkat ve vefa âbidesi, hemen her vakit onlar için dua ediyor, özellikle sabah namazının son rekâtında rükûdan secdeye geçeceği sırada, bazı sahâbîleri isimleriyle, diğerlerini de umumen anıyordu:

اللَّهُمَّ نَجِّ عَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ، اللَّهُمَّ نَجِّ سَلَمَةَ بْنَ هِشَامٍ، اللَّهُمَّ نَجِّ الْوَلِيدَ بْنَ الْوَلِيدِ، اللَّهُمَّ نَجِّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

Aslında bu yakarışta senelerin birikmiş ızdırabı da vardı: Yıllardır, Ashâbının kederi O’nun gönlünü dağlamaktaydı. Risâletin ilk günlerinden itibaren, Allah Rasûlü’ne ve kendi kabîlesinin gücünü ardına alan bazı sahâbîlere dokunamayan müşrikler, hınçlarını fakir ve kimsesiz müminlerden alıyorlardı.

Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları kardeş çocuklarıydı; onlardan hiç kimse, en yaşlıları olan Ebû Tâlib’in emrine muhalefet etmezdi. Ebu Tâlip, bu iki kabilenin el ele vermelerini ve Rasûl-i Ekrem efendimizi korumalarını istemişti. İçlerinden mümin olanlar imanları gereği, diğerleri ise akrabalık bağı ve Ebû Tâlib’in emriyle Peygamberimizi korumayı şeref bilmişlerdi. Müşrikler, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer gibi kuvvetli/itibârlı bir âileye mensup olanlara da ilişemiyorlardı. Ne var ki, garip ve fakir Müslümanlara, özellikle kölelere, vahşet derecesinde işkenceler yapıyorlardı.

Ebû Fükeyhe (أبو فكيهة), her gün elleri ayakları bağlanarak, kızgın kumlar üzerinde sürükleniyordu. Habbâb bin Eret, kor hâlindeki kömürün üzerine yatırılıp vücudundan akan irinle kömür sönene kadar kıvrandırılıyordu. Hazreti Bilâl, göğsüne kocaman taşlar konularak kavurucu güneşin altında saatlerce bekletiliyor; “Ehad, Ehad” iniltileri kesilmeyince, boynuna ip geçirilip sırt üstü çekilerek Mekke sokaklarında teşhir ediliyordu. Hazreti Yâsir, azize eşi Sümeyye ile beraber, dayanılması zor acılara maruz bırakılıyor; sonunda vahşice şehit ediliyordu. Müşfik Nebî Efendimiz, her bir sahâbînin acısını kendi ruhunda duyuyor, onlara herkesten çok kendisi ağlıyor; “Sabır ey Yâsir ailesi, sabır!..” deyip tahammül tavsiyesinde bulunurken bile, kendi merhametli yüreğine adeta kan damlıyordu.

Müminlerin sayısı arttıkça müşriklerin cefaları da katlanıyordu. Bunun üzerine, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), emri öteden, bir mukaddes göç tedârikine başlamıştı. Mekke’nin dışında yeni muhataplar aramak, vefalı dostlarına pürvefa yardımcılar bulmak, arzın göbeğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini kurmak ve evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler hazırlamak için başka diyarları hedef göstermişti. Hicret sadece zayıf ve kimsesiz müminler için emin bir yurt arayışının değil, aynı zamanda bütün Yesrib’leri Medîne’ye kardeş yapma sevdasının neticesiydi. Bu gayeye matuf olarak, müstaz’af mü’minlerle beraber, güçlü/kuvvetli/itibarlı insanları da gönderiyordu. Mualla kızı Rukiyye ile onun eşi Hazreti Osman’ı ve amcazâdesi Hazreti Cafer’i Habeşistan’a, birkaç sene sonra da Mus’ab bin Umeyr’i Medine’ye ilk defa gönderirken, onlara oralarda İslam’ın anlatılması ve geriden gelecek muhâcirler için zemin hazırlanması vazifesini de tahmîl buyuruyordu.

Bi’setin yedinci senesinde mü’minlere karşı korkunç bir boykot ilan edilmişti. Haşimoğulları’ndan kız alınıp verilmeyecek; onlarla alış veriş asla yapılmayacak; inananların çarşıda pazarda dolaşmalarına dahi müsaade edilmeyecekti. Müslümanları kökten kazıma amacı güden bu maddeleri muhtevî bir metin Kâbe’nin duvarına asılmıştı.

Boykot tam üç sene sürdü. Akrabalık yok, komşuluk yok; alışveriş yok, yardım yok; yiyecek yok, ilaç yok; gökte yağmur yok, yerde nebât yok; mü’minlere su bile yok… Müslümanlara el altından erzak taşıyan birkaç hakperest ve âlicenap varsa, onlar da müşrikler tarafından zincire vuruluyor, eza görüyor ve engelleniyorlardı. O günlerin manzarası pek hazîndi. Ölümün, acının, ızdırabın hükümferma olduğu bir alanda annelerin çaresizlikten iniltileri ve yavruların açlıktan çığlıkları semaya yükseliyordu. Her şeye rağmen, ballar balını bulmuş olan müminler, dinlerini terk etmiyor, hatta terk düşüncesini döneklik sayıyorlardı. Dahası her gece yeni yeni gençler babalarının evlerindeki yumuşak döşeklerini bırakıyor, belki bir-iki küçük eşyayı omuzluyor ve “Rasûlullah nerede, ben de oradayım!” deyip O’na koşuyorlardı.

Hazreti Hatice’nin ruhunun ufkuna yürümesi ve Ebu Tâlib’in vefat etmesiyle, İki Cihân Serveri Efendimiz’in de dünyevî bir hâmîsi kalmamıştı. Bu himâye ortadan kalktığı için, her yerde saldırı, sataşma ve engellemelerle karşılaşıyordu. Hele Tâif seferi -bugünkü ifadesiyle- vatandaşlık haklarının da zâil olmasına sebebiyet vermişti. Çünkü çölün kurallarına göre, İnsanlığın İftihar Tablosu şehrini ve kabîlesini terk etmiş sayılacak, artık kendisine Kureyş içinde meşru bir statü tanınmayacaktı. O andan itibaren, Mekke’de herhangi biri tarafından rahatlıkla öldürülebilirdi ve bu korkunç cinayet hiçbir sonuç doğurmazdı. Evet, sonraki asırlarda samimi müminleri en temel kanunî haklarından mahrum bırakan, pasaportlarını/kimlik kartlarını dahi ellerinden alan, vatandaşlıktan bütün bütün çıkartmaya çalışan ve bir şekilde yurtdışına gidebilenlere o ülkelerde suikast tehditleri savuran ehl-i küfür ve nifakın ağababaları o gün de işbaşındaydı.

Allah Rasûlü, bir süre Mekke’ye girememiş, Nahle’de beklemiş ve Kureyş’in önde gelen isimlerinden bazılarına haber göndererek onlardan himâye talep etmişti. Çokları, muhtemel sonuçlarından korkarak bu isteği geri çevirmişlerdi. Hâlbuki Araplar, kabilelerinin gücünü, şerefini ve nüfûzunu göstermesi bakımından kendilerine sığınanları himâye etmekle övünürlerdi. Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz, günlerce Mekke kapılarında “emân” bekledikten sonra bir müşrik olan Mut’ım bin Adiyy’in himâyesinde şehre girebilmişti. Nebiler Sultanı, kendisini koruyup kollayacak ve muhalif bir rüzgâr karşısında bunu pazarlık mevzuu yapmayacak emin ve güçlü müminlerin bulunmadığı bir dünyada, insanî vasıfları hâiz bir müşriğin himâyesine rıza göstermişti. Mut’ım, o gece Kutlu Misafirini evinde ağırlamış; sabah olunca da O’nu silahlandırdığı oğullarının arasına alarak Kâbe’ye gitmiş ve O’na emân verdiğini bütün Kureyş’e ilan etmişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, aynı zamanda vefa sultanıydı. Mut’ım’in bu iyiliğini gönlüne nakşetmişti. Evet, Mut’ım bir müşrikti ama iyilik de iyilik idi. Bu hadiseden beş sene sonra Bedir’de Müslümanlar galip gelmiş ve bazı müşrikleri esir almışlardı. O zaman Mut’ım çoktan ölmüştü. Allah Rasûlü, onun oğlu Cübeyr’e, esirleri göstererek, şöyle demişti: “Eğer baban sağ olsaydı ve benden bunları hiç karşılıksız serbest bırakmamı isteseydi, sözünü ikiletmez, hemen bırakırdım.”

Tâif seferinden sonra, müminler için Mekke’de hayat olabildiğine zorlaşmıştı. Bu defa Rehber-i Ekmel Efendimiz, imkânı olan herkese “hicret” emri vermişti. Birkaç sene önce, iki grup halinde Habeşistan’a ve akabinde birer ikişer diğer beldelere gidenlerden sonra, şimdi her mümine “sefer” yolunu göstermişti. Derken üçer-beşer Mekke boşalmış, gizli-aşikâr çokları Medine’ye akmıştı. Hicret edenlerin fedakârlığı, Ensâr’ın îsâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşmış, arz yolculuğu âdeta miraçlaşmıştı. Ve yerdeki bu semavî sefer, peygamberlik kâfilesinin sonuncusuyla taçlanmıştı. Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli çölde esiredursun; Sultân-ı Rusül, Medine halkının “seniyye-i veda” türküleri arasında otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu kutlu yere kurmuş ve mescitle iç içe olan bereketli hanesine yerleşmişti. Sonra da İlâhî mesajla ve ruhunun ilhamlarıyla çevreye hayat üflemeye başlamıştı.

Başlamıştı ama kalbinin bir parçası, hicrete yol bulamayıp Mekke’de sıkıntı çeken Ashâbının yanındaydı. Orada hâlâ göç fırsatı kollayan bir hayli insan vardı. Kimileri birkaç hafta, kimileri birkaç ay, kimileri de ancak birkaç sene sonra Medine’ye ve sevdiklerine kavuşabilmişlerdi. Ezcümle, Habîb-i Edîb Efendimiz’in kıymetli kızı Zeynep validemiz ilk göç teşebbüsünde saldırıya uğramış, bu sebeple çocuğunu düşürüp kan revan içinde kalmış; ancak Hicret’ten iki sene sonra münevver şehre varabilmişti. İşte, Mahzun Nebi, sadece ailesinin güzide fertlerinin değil, umum müminlerin başına gelen her gurbetin, her çilenin, her firkatin hicranını vicdanında ayrı ayrı duyuyordu.

“Merhamet ya Rasûlallah!..” çığlıyla irkilmişti bir gün. Hudeybiye anlaşması imzalanmak üzereydi. Bazı maddeler sahabeye çok ağır gelmişti; hele “O andan itibaren Müslümanların safına geçecek erkekler müşriklere iade edilecek.” şartını duyunca “Bu olmaz!” demişlerdi. Karşı tarafın sözcüsü Süheyl, “Bu olmazsa, anlaşma da olmaz.” diyerek kestirip atmıştı. Allah Rasûlü ısrar etse de, Süheyl “Ben imza atmıyorum.” diye diretmiş ve o madde de mecburen kabul edilmişti. Tam anlaşmanın imzalanacağı an, Süheyl’in oğlu Ebu Cendel hazretleri kanlar içinde ve ayağındaki zincirlerin şakırtısıyla kendini İnsanlığın En Merhametlisi’nin huzuruna atıvermişti. Bu genç sahabî, on sekiz-yirmi yaşında Müslüman olmuştu. Babası tarafından zincire vurulmuş, her öğün yemek yerine sopa yemiş; tam dört sene, Medine’nin Gülü’ne vuslat hayaliyle, o çileyi çekmişti. Şimdi bir şekilde Şefkat Peygamberi’nin kollarına kendisini bırakmış; vücudundaki mızrak, zincir, kırbaç, sopa yaralarını göstermiş ve “Merhamet ya Rasûlallah!” diye inlemişti. Allah Rasûlü, Süheyl’e dönüp “Ahidnâme henüz imzalanmadı; bunu benim için bırak!” diyerek, bu talebini birkaç kez tekrarlamıştı ama o inat etmiş, “Oğlumu bana vermezseniz, ben de antlaşmaya asla imza atmam.” demişti. Bunun üzerine, Hüzün Peygamberi, İslâm’ın ve insanlığın istikbâli için buna katlanması gerektiğini bildirerek, Ebu Cendel’i teslîm etmişti.

O esnada, Ashâb-ı Kiram’dan bazıları kılıçlarını yarıya kadar çekmişler ve “Ya Rasûlallah! Buna razı olamayız!” demişlerdi. Ebu Cendel’in çaresiz çırpınışları karşısında kopan çığlıklar, yavrusunu yitirmiş bir annenin ızdırap dolu feryadı gibiydi. Müşfik Nebî de gözyaşlarını tutamamış; mübarek yanaklarından inci inci yaş dökerek, Ebû Cendel’i iade etmiş fakat ona bir de müjde vermiş; “Allah sana ve senin gibi olanlara çok yakında bir kurtuluş nasip edecektir.” demişti.

İman etmiş olduğu halde hicrete yol bulamamış ve müşrikler arasında tek başına kalmış kadınlar da vardı. Mesela; Ümmü Gülsüm Binti Ukbe bunlardandı. Babası, Peygamberimizin can düşmanı olan, Efendimiz’i boğmaya teşebbüs eden, azılı müşrik Ukbe bin Ebî Muayt idi. Ümmü Gülsüm validemiz, Müslüman olup Rasûlullah’a biat ettiği andan itibaren, başta ailesi olmak üzere müşriklerden zulüm ve baskı görmüş ama Allah yolunda her musibete katlanmıştı. Önceleri, her fırsatta mümin kardeşleriyle bir araya geliyor, zaman zaman Peygamberimizi görüyordu ki bu da onun acılarını dindiriyor ve eziyetlere tahammül gücünü artırıyordu. Fakat inananlar Medine’ye göçünce, adeta yalnızlık ve gariplik zulmetiyle kuşatılıvermişti. Bir yanda sürüp giden işkencelerin acısı, diğer tarafta sevdiklerinden uzak oluşun hicranıyla tam yedi sene kıvranmıştı; her biri yetmiş yıl kadar uzun yedi sene… Sonunda ayrılık hasretine daha fazla dayanacak dermanı kalmamış bir vaziyette yine tek başına yola koyulmuş; bütün tehlike ve engelleri aşarak büyük bir azimle Medine’ye varmış; “Ya Rasûlallah, ne olur, beni müşriklere geri çevirmeyin!” diyerek İnsanların En Emîni’ne sığınmıştı.

O ne bahtiyarlıktı ki, Hazreti Ümmü Gülsüm ve emsâli hakkında ayet nâzil olmuştu; artık dünya bir araya gelip istese, Allah Rasûlü onu ve aynı kaderi paylaşanları müşriklere teslim edecek değildi. Ne var ki, Mekke’nin zindanlarında, şirkin kol gezdiği izbelerde mahkûm, mağdur, mazlum bir grup sahabe hâlâ bir ferec ve mahreç bekliyorlardı. İşte Rahmet Peygamberi, her gün birkaç defa onları anar, sabah-akşam kunutlarında onlar için dua eder, ağlardı.

Kur’an’da, raûf ve rahîm sıfatlarıyla da zikredilen Yüce Nebi, kendisine dokunabilecek herhangi bir zararın endişe ve kederini duymazdı; O, ümmetini hatta insanlığı kucaklayan bir hüznü ve elemi yaşardı. O, imandan nasipsizlere ağlardı. İnsanların akıbetini/âhiretini düşünüp ağlardı. Ezilen, işkence gören ümmetine ağlardı. Hamza’sına, Mus’ab’ına, Cüleybib’ine, şehitlerine ağlardı. Cafer-i Tayyâr’ın çocukları gibi, geride boynu bükük kalan yetimlere ağlardı.

Onun gözlerinden bahar yağmurları misillü yaş boşalırken, tabii ki Ashab-ı Kirâm da sessiz ve infialsiz kalmazlardı; onlar da ağlarlardı. Bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve âkıbet korkusuyla, bazen ufuklarının kararmasıyla, çok defa da kader arkadaşlarının, din kardeşlerinin tasalarıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi. Hatta zaman zaman hıçkıra hıçkıra ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna dönüverirdi. Şu kadar var ki, onlar çok üzülüp domur domur gözyaşı döktükleri anlarda dahi Hazreti Sâdık u Masdûk’un “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz kadere râzıyız ve Rabbimizin hoşnut olacağından başka bir söz söylemeyiz!” beyanına hiç muhalif davranmazlardı.

Kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, fakr u zaruret yaşayanıyla bolluk ve zenginlik göreniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî muamelesi bildiler. Zâhiren kendilerinden daha iyi durumda olanların halini Allah’ın lütfu ve şükür vesilesi gördüler, onlar adına sevindiler. Dış görünüş itibariyle daha kötü durumda olanların ahvâlini de yüce makamlara ulaştırmak için Rabbin özel imtihanı olarak değerlendirdiler; onlar için kederlenip kavlî fiilî dualar ettiler. Fakat asla kadere taş atmadılar; Hâlık’ı, halka şikâyet etmediler; atf-ı cürümlere girmediler.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, nifaktan kurtulamamış ve kalbi oturaklaşmamış kimseler, en küçük musibet karşısında dini, Peygamberi, davayı suçlar dururlar. Bir iyiliğe mazhar olsalar, onu kendi kâbiliyet ve becerilerine verirler; fakat başlarına bir kötülük gelse, Allah’ın elçisine karşı bile küstahlık yapar ve “Bu, senin yüzünden!” derler. Her zaman, ânında taraf değiştirebilecekleri bir noktada dururlar; bir ganimet varsa, mutlaka ortak olurlar ama müminlere bir fenalık dokunursa, “Biz önceden tedbirimizi almıştık!” der, hemen oradan sıvışırlar.

Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz bu nifak sıfatından fersah fersah uzak yaşadılar. Çektikleri zulüm ve işkencelerin faturasını din-i Mübin’e kesmediler; hele bazı İsrailoğulları’nın Musa aleyhisselâm’a söyledikleri çirkin sözleri akıllarının ucundan dahi geçirmediler.

Gönlünü yüksek ideallere bağlamış o muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu buhurdanlık gibi tütüp durdular. Güneşler doğdu-battı; haftalar, aylar birbirini takip etti; mevsimler peşi peşine geçip gitti de onlar idealize ettikleri düşünceleri istikametinde bir başka bahar aradılar… Hep hazan gördü, hazan mevsimi yaşadı, hazan türküleri dinlediler ama ne hallerinden şekva etti ne de kimseden dert yandılar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda, her cefaya katlandılar lakin asla usanmadılar. Çünkü mefkûrelerinin aşkına kapılmış bu aydınlık ruhlar, önlerine yığın yığın uçurumlar, yığın yığın zorluklar çıkabileceğini daha baştan hesap ederek yola çıkmışlardı. Dolayısıyla da ne farklı musibetlerle karşılaşmaları, ne imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit tehlikeler kat’iyen onları şaşırtamadı ve dinleri/davaları hakkında şüpheye düşüremedi. Onlar, her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, önlerinin açılıp imkânsızlıkları imkânların takip edeceği, her şeyden öte yolun sonunda rü’yetullah, rıza ve Rıdvan’a erileceği inancıyla, hep azimli ve kararlıydılar.

Bir Ramazan bayramı sabahıydı. Vakit namazının ikinci rekâtında, rükûda, Ashab-ı Kiram uzun süreden beri duymaya alıştıkları niyâzı intizar etmiş; “Allahumme enci… Allahümme necci… Allahümme hallıs…” yakarışlarını beklemişlerdi. Fakat Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğrudan secdeye gitmişti. Selam verilir verilmez, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) heyecan ve merakla sormuştu. “Ya Rasûlallah, ne zamandır hicranla yâd ettiğiniz kardeşlerimize bugün dua buyurmadınız?” Gül-i Rânâ Efendimiz’in mübarek çehresinde tebessüm şebnemleri belirivermiş ve “Allah kardeşlerinize necât lütfetti; yola çıktılar, geliyorlar.” demişti.

Böyle bir müjdeye bugün biz de ne kadar hasret ve ne denli muhtacız!..

“Kurtar Allahım, kadını erkeğiyle bizim arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi de kurtar Allahım!.. İradî veya cebrî hicrete teşebbüs edenlere kolaylık ver; güzel vatanımızda kalanlara emniyet ve huzur lütfet. Her birini sürpriz nimetlerinle sevindir, helal rızıklarını bereketlendir. Dostlarımıza necât vermekle beraber, diktatörlüğe dönmüş bir sistemin paletleri altında ezilen, -hangi inançtan, hangi anlayıştan olursa olsun- bütün insanlara bir çare göster ve hepsini selamete erdir. Yeryüzündeki bütün masumları iki yüzlü tiranların sultasından kurtar Allahım!..”

Tarihî hadiseler aynıyla değil misliyle cereyan ediyor. Asr-ı Saadet’te meydana gelen hemen her olay günümüzde de benzer şekillerde vuku buluyor. O gün mülhidlerin ve müşriklerin işkencelerine maruz kalan samimi mü’minler, şimdi de ehl-i küfür ve nifak ortaklığının zulümleriyle karşı karşıya bulunuyor. Bazıları sorguda, zindanda, kendi ülkesinde çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda çekiyor, bazıları da onların çektiklerini paylaşıyor, ızdıraplarını ruhunda duyuyor; yapılması gerekli olanlar mevzuunda çırpınıyor… Ve hepsi dua dua Rahmeti Sonsuz’a yalvarıyor.

Hâsılı; imtihandayız, esaretle hürriyetle.. imtihandayız, hapishaneyle hicretle.. imtihandayız, işkenceyle esenlikle.. imtihandayız, ayrılıkla beraberlikle.. imtihandayız, fakr u zaruretle imkan genişliğiyle.. imtihandayız, ızdırapla duyarsızlıkla… İmtihandayız!..

Hazreti Rahman, kalblerimizi kaydırmasın; maddî manevî eziyetlere maruz kalan kardeşlerimize ve diğer mazlumlara en yakın zamanda ferec ve mahreç lütfetsin; onların mağduriyetlerini ebedî saadet vesilesi kılsın. Ve kim ne derse desin, Allah bizi bir veliler kervanı olan bu Hizmet’ten ayırmasın; akıbet, mazlumen idam edilmek bile olsa, yarı yolda kalmaktan ve kazanma kuşağında kayıplar yaşamaktan muhafaza buyursun.

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَأَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي الْكَلاَمِ.

 وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا (4/100)

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَآمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا} لَبَّيْكَ…

{ إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَيَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ }

Hazırlayan ve Okuyan: Osman Şimşek

(4 Kasım 2016)

Hutbeyi Yazı (word) dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Hutbeyi PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

 

518. Nağme: İman, Ümit ve Sabır

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları dile getirdi:

* Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

* Allah’ın sonsuz kudretine inanan insanların ümitsizliğe düşmeleri düşünülemez. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır. Dilerse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.

* Ayet-i kerimenin ifadesiyle, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf Sûresi, 12/87)

* Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.”

* Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir.” demiş; inşirah verici beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

* Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir. Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.

* Mü’minlerin birbirlerine sabır tavsiye etmeleri gerektiği gibi ümit takviyesinde bulunmaları da lazımdır.

* Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.

* Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir. Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.

* Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.

* Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.

* Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.

* Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.

* Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (Öyleyse, sabrediniz.. sabrediniz!..)

Bamteli: Off Bile Demediler, Off Bile Demeyeceğiz!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi (iki ayrı hasbihalden müteşekkil) haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

İnananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır.

*Garaz, insanı kör, sağır ve kalbsiz hale getirir. O garaz marazından uzak durmak lazım. Kin ve intikam duygusu, insanı insanlığından çıkarır, hayvanların daha dûnuna indirir ve saldırgan bir canavar haline getirir.

*Fakat mü’mine düşen vazife: Kin ve intikam duygusuna yenilmiş kimselerin türlü olumsuzlukları karşısında dahi tavrını bozmamak ve o duruma düşmemektir. “Herkes kayıyor, düşüyor, devriliyor, dökülüyor; bizim kaymamızda da bir mahzur yok!” mülahazasına kapılmadan, en kaygan yerleri kaymadan aşmaya bakmak ve karakterini koruyarak en olumsuz durumda bile dimdik durmaktır.

*Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı. Habeşistan neresi, Mekke neresi?!. Oraya kadar, tepelerin arkasında, görünmeyen yerlere sine sine, bazen sürüne sürüne gitmişlerdi. Habeşistan’a doğru, Hazreti Muhbir-i Sâdık’ın işaret ve bişaretiyle göç etmişlerdi. Ama boş dönmemişlerdi. Oradaki insanların da gönlünü fethetmişlerdi. Necâşîlere “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” dedirtmişlerdi. Bunun için çekilen her şeye değer!..

*İnananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Aynı zamanda onların yanında bu haksızlıklara karşı sükût eden, dilsiz şeytanlar da hiç eksik olmamıştır. Ve onları bir şey zannederek, onların bir şey yapacaklarına inanarak, onların arkasından sürüklenen sürüler de eksik olmamıştır. Değişen hiçbir şey yoktur. “Allah’ın günleri” böyle kapı kapı dolaşır; bir gün birilerine bayram, ertesi gün birilerine bayram; bir gün birilerine hazan, ertesi gün birilerine hazan… Sahabe, hazan yaşamışlardı fakat bağırlarında baharların, gülistanların, bostanların, baharistanların meydana gelmesine vesile olmuşlardı Allah’ın izni inayetiyle.

*Zalimler hep olmuştur, olacaktır. Tiranlar hep olmuştur, olacaktır. Haccaclar hep olmuştur, olacaktır. Yezidler hep olmuştur, olacaktır. Önemli olan, doğru bildiğiniz yolda, hiç şaşırmadan, sağa sola sapmadan, “Acaba öyle mi etsek, böyle mi etsek?!.” demeden yürümenizdir.

Peygamber yolunda yürümenin gereği imtihanlar karşısında “off” dememek, her musibeti “ohh”larla karşılamaktır.

*Dökülenlere bakıp da “Dökülme de oluyormuş!” demeyin. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergüzeştini aktaran kitaplarda, senelerce boykota maruz kaldıkları halde, O’nun hiç “Off!” dediğini duydunuz mu? Hiç yolundan şaştığını gördünüz mü? Hatta O’na ve doğruluğuna inanan fakat dediğini demeyen amcasının “Off!” dediğine şahit oldunuz mu? Mekke’nin en zengin kadını olan, ticaret kervanları çıkaran mübarek validemiz Hazreti Hatice’nin hiç “Off” dediğini okudunuz mu? Serveti gitmişti, her şeyi karman çorman olmuştu ve o da o boykotta mağduriyete maruz kalmıştı fakat hiç “Off!” dediğine şahit oldunuz mu? Hayır, “Off” bile demediler; demediler ve Allah bir gün onların o “Off” dememelerini “Ohh”lara çevirdi.

*Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’de bulunmanın ve Peygamber yolunda yürümenin gereği de “Off” dememek, her şeyi “Ohh”larla karşılamaktır. Ohh be… “Küfür ve dalâletten (sapıklıktan) başka her türlü hal için Allah’a hamd olsun!”

*İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hazreti Hatice Validemiz’i kaybettiği “hüzün senesi”nde, “Habib-i Zîşanım, tasalanma! Ebu Talib’i ve Hatice’yi aldım ama Ben varım.” manasına gelen ilahî bir davet almış; hem bedeni hem de ruhuyla Cenâb-ı Hakk’ın mi’râcına mazhar olmuştu. “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ – İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” tabiriyle Kur’an’da anlatıldığı üzere, imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı. Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, melekût âlemini seyerân eylemiş fakat orada kalmak yerine ümmetini de Cenâb-ı Hakk’a götürmek için geri gelmişti.

“Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!.”

*Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) bilhassa Mekke döneminde çok büyük musîbetlerle karşı karşıya kalmıştır; kavmi tarafından yalanlanmış, işkencelere maruz bırakılmış, ölümle tehdit edilmiş ve hatta kendisine komplolar kurulmuştur. Diğer taraftan, kendisinin, ailesinin güzîde fertlerinin ve Ashâb-ı Kirâm’ın esaretten işkenceye, hastalıktan ölüme kadar pek çok imtihanına şahit olmuştur. Fakat Rehber-i Ekmel Efendimiz, hiçbir zaman kaderi tenkit manasına gelebilecek bir şikâyette bulunmamış; belki çok incindiği anlarda Mevlâ-yı Müteâl’e halini arz ederek O’nun rahmetine sığınmıştır. Ezcümle; bir ümitle gittiği Tâif’ten taşlanarak kovulunca, o müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica eder etmez, vücudundan akan kana, yarılan başına ve yaralanan ayaklarına aldırmadan Cenâb-ı Hakk’a el açarak söylediği sözler hem pek hazîn hem de kulluk âdâbı adına çok ibretâmizdir:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

*Hâşâ, biz Nebiler Serveri’nin kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadeleri lazımî manasıyla ele alamayız; bir yönüyle, O’nun kendi hakkındaki sözlerini zikrederken dahi su-i edepte bulunmuş sayılırız. Fakat O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, nefsini yerden yere vurduğunu, meseleyi -hâşâ ve kellâ- kendi yetersizliğine bağladığını ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığındığını görürüz.

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, Tâif dönüşü o hazin münacatı karşısında Hazreti Cebrail’in gelip “Ya Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), istersen dağlar meleği şu dağı Taiflilerin başına geçirsin!” demesi karşısında adeta tir tir titremiş; “Hayır! Bu insanların neslinden yüz yıl sonra bile bir mü’min gelecekse, böyle bir şeyin olmasını istemem!” diye inlemişti.

*Şimdi, Nebi bu işte!.. Sizin rehberiniz, pîşuvânız, pişdârınız bu!.. Arkasından gittiğiniz Zât bu!.. Dünyayı nura gark eden zat bu!.. Cennet’e giden yolları açan bu, Allah’ı tanıtan Zât bu!.. O’nun mülahazası buysa şayet, size, bize düşen vazife de o yolda sabitkadem olmaktır.

“Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!”

*Çevresinde kıyametler kopuyorken, İsrafil surları duyuluyorken, yıkılan yıkılan arkasından sürüklenip gidiyorken, bir insanın bunlar karşısında teessür duymaması, bütün bütün gamsızlıktır. Böyle bir hissizlik, nezd-i ulûhiyette de, mele-i alanın sakinleri nezdinde de, insanlar nezdinde de mezmumdur. Fakat üzüntü ve teessürü bir yönüyle şikâyete çevirmek, -haşa- Allah’ın takdirine razı olmuyor gibi bir tavırla ortaya koymak ve onu, hizmete koşan insanların kuvve-i maneviyelerini kıracak, onları ye’se atacak şekilde seslendirmek de mezmumdur.

*Oğlu İbrahim daha küçücük yaşında vefat edince, Müşfik Nebi, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatmış ve etraftakilerin “Sen de mi ya Rasûlallah?” sualine muhatap olmuştur. Peygamber Efendimiz’in cevabı bizim için çok güzel bir ölçüdür: “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!” Bunu söyleyen Peygamber Efendimiz, kucağında son nefeslerini alıp veren biricik oğlunu öpüp koklamış, bağrına basmış ve “Ey İbrahim, gerçekten senin firkatinden dolayı mahzunuz.” deyip gözyaşı dökmüştür ama kaderi tenkit manasına gelecek ve isyan ifade edecek tek kelime söylememiştir.

Yıkmaya çalıştılar, yıkamadılar; iki senedir bir tek taş düşüremediler; korkuyla tir tir titriyorlar, gökten başlarına bir meteor düşecek diye!..

*Bir de meseleye geriye dönerek bakmak lazım. Geriye dönerek baktığından dolayı Hazreti Pir, o çektiği mağduriyetler karşısında “elhamdülillah” diyor ve çektirenlere de hakkını helal ettiğini söylüyor. Çünkü onu hapsediyorlar; zindanlar, Medrese-yi Yusufiye’ye dönüyor. Bir yere sürüyorlar, gidiyor orayı gül bahçesi haline getiriyor. Başka bir yere sürüyorlar, orası bostan oluyor. Başka bir yere sürüyorlar, orası bağistan oluyor. Haristanlar gülistana, bostana, bağistana dönüyor. Meseleyi bu şekilde değerlendirdiğiniz zaman kahr ucundan lutfa uğradığınız mülahazasıyla “elhamdülillah” demelisiniz. Ama zalimlere gelince; zulmün gayretullaha dokunma limiti vardır.

*Varsın zalimler Hizmet’i yıkmaya çalışsınlar. İki senedir yıkmaya çalıştılar, yıkamadılar, bir tek taş düşüremediler Allah’ın izni ve inayetiyle. Burkuntu yaşıyorlar, paranoya yaşıyorlar. Korkuyla tir tir titriyorlar, gökten başlarına bir meteor düşecek diye! “Acaba buna karşı bile nasıl seralar oluşturabiliriz?” diyorlar. Fakat Allah’ın kahrının, gazabının geliş keyfiyeti belli değildir.

*Keşke Allah gözlerini açsa da o mesâvî yolunda yürümeseler. Keşke gerçek imanı duysalar, arkalarındaki sürülerle beraber, onlar da cadde-i Kübra-yı Kur’aniye’ye erseler, Allah hidayet etse, keşke onların gözlerini de Allah Cennet’e doğru açsa, Zât-ı ulûhiyetine doğru açsa, hak ve adalete doğru açsa!.. Keşke hak ve adalet adına haksızlık müesseseleriyle, adaleti çiğneyen müesseseleriyle, insanlara tasalluttan, tağallüpten, tahakkümden onları vazgeçirse!.. Keşke, keşke, keşke…

Kayyım tayini adı altında gasp yapma Firavun’a ve firavunluğa ait bir hususiyettir!..

*Tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde çekmek adeta o büyük insanların değişmez kaderi olmuş. Gasplar da, gelip tepeye konmalar da, mala-mülke el koymalar da, alın teriyle kazanılan mala mülke kıyımcı insanlar tayin etmeler de tarih boyu hiç eksik olmamış. Mesela, Amnofis döneminde, Beni İsrail’e karşı Mısır’da aynı şeyler yapılmış; erkekler öldürülmüş, kadınlar bırakılmış, çocuklar bile boğulmuş. Mezalim, yine diz boyu değil belki gırtlakta devam edip gitmiş. Onlar öldürülünce mallarına, mülklerine kayyımlar tayin edilmiş, el konulmuş. Demek ki, kayyım tayini adı altında gasp yapma Firavun’a ve firavunluğa ait bir hususiyet!..

*İnsanlığın İftihar Tablosu’na zulmedenler de sadece O’na zulümle kalmamış, bütün müslümanların mallarının üstüne konmuşlardı. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun maskat-ı re’si (doğum yeri) olan ev, amcasının oğlu olan Akîl tarafından tahrip edilmişti. Mekke fethedilince, “Ey Allah’ın Elçisi! Nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, Efendimiz’in mübarek yüzünde acı bir tebessüm belirmişti. Çünkü yıllar önce sadece üzülsün ve duyunca kendisine işkence olsun diye kuzeni Akil tarafından yıkılıp, yerle bir edilen baba ocağı evini hatırlamış ve “Akil bize dinlenecek ev mi bıraktı?” demişti.

*Bilmelisiniz ki, bu tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde cereyan eden hadiseler, çok farklı insanlar tarafından her zaman senarize edilecek ve bir kısım SS’lerle sahneye konacak. Tiranlar emredecek, başkaları da en zalimane ve en vahşiyane tavırlarla o zulüm emirlerini yerine getirecekler. Bir zaman “Benim gül gibi bacılarıma eziyet edildi!” diyenler, o bacıların başlarını yararcasına, TOMA’lardan üzerlerine su fışkırtacak, bilmem ne türlü gazlar püskürtecek; kadın erkek tefrik etmeden, “bacım” dedikleri insanlara da aynı zulmü, hainâne yapacaklar. Saltanatları için yapacaklar, dünyayı ebedî zannettikleri için yapacaklar, ahireti bilmedikleri için yapacaklar.

*Bütün kötülüklere rağmen, siz, dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revan-i Muhammedî’nin şehbal açması için her şeye karşı göğsünüzü gereceksiniz: Katlanılacak yerde katlanacaksınız.. satırla kesildiğiniz yerde kesileceksiniz.. tank paletleri altında kaldığınız zaman ezileceksiniz… Fakat “off” demeyecek, tavırlarınızı “ohh”larla taçlandıracaksınız.

*Diğer taraftan; işte dün olan bir işgal, bir baskın, bir gasp, bir haramilik meselesi… Daha üzerinden bir gün geçmeden dünyanın dört bir yanında “tın.. tın..” ötmeye başlıyor. Bu mesavîyi, bu fecâîyi, bu fezâîyi irtikâp edenlere de lanetler yağdırılıyor. Biz demiyoruz. Onlar ona kesb-i istihkak ettiklerinden dolayı insanlık maşer-i vicdanı onlara lanetler yağdırıyor. “Dine, diyanete, millî ruha, insanlığa hizmet etmekten başka bir derdi, davası olmayan, çoğunun yeryüzünde dikili bir taşı dahi bulunmayan, eve, saraya, yalıya, villaya gönül kaptırmayan samimi insanlara karşı bu kötülükleri yapanları Allah yerin dibine batırsın!” diye dünyanın dört bir yanında sesler yükseliyor. Binlerce insan sizin namınıza inliyor ve ağlıyor. Siz isterseniz öyle demeyin, fakat külliyet kesbetmiş bu inleme ve bu dualar, bir gün mutlaka o gayretullahı harekete geçirecektir.

“Zâlimlerin akıbetine çoklarınız şahit olacaksınız; o zaman sesim kulaklarınızda tınlayacak!”

*Ne ki, Allah’ın bir adet-i sübhaniyesi vardır. İlişenlere öyle bir ilişir ki!.. Ama önce imhal üstüne imhal eder, mehil üstüne mehil verir. İnsanları içeri atarlar, mehil verir.. bazılarını sürgün ederler, mehil verir.. vazifeden ederler, mahrum bırakırlar, mehil verir.. gider birilerinin malı-mülkü üzerine konarlar, mehil verir.. kıyımcılar tayin ederler, mehil verir… Fakat bir noktaya gelir ki, işte orada mesele gayretullaha dokunur. Allah da (celle celaluhu) başlarına bir kisef (gökten bir parça) mi indirir, yoksa Ashab-ı Fil’in başına saldığı gibi Ebâbîl’i mi salar?!.

*Belki birileri diyordur da onu: “Allahım, Ashab-ı Fil’in üzerine Ebâbîl’i gönderip onları delik–deşik olmuş ekin yaprağına çevirdiğin gibi, günümüzün zalimlerinin üzerine de gönder ve onları da kurt yeniği ekin yaprağına çevir!” Belki böyle diyorlardır. İsterseniz siz demeyin; binlerce mazlum insan, o yüzleri yırtılan bacılarımız, evleri baskın gören hemşirelerimiz, annelerimiz, kardeşlerimiz… Bunlar, nihayet tahammül-fersa hadiseler karşısında belki bunu diyorlardır. Bu bir yere kadar Cenâb-ı Hakk’ın imhaline takılır fakat bir noktaya gelir ki, gayretullaha dokunur. Allah da onları tepetaklak getirir.

*Ben yaşarım yaşamam ama siz, Hitler’in akıbetine, Amnofis’in akıbetine şahit olacaksınız. Ebu Cehiller’in, Utbe’lerin, Şeybe’lerin, İbn-i Ebi Muayt’ların akıbetine çoklarınız şahit olacaksınız. O zaman Kıtmir’in bu kıtmirce sesleri bir insan sesi olarak kulaklarınızda tınlayacaktır.

431. Nağme: Fırtınalar Karşısında Savrulanlar ve Elif Gibi Dimdik Duranlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, fırtınalar ve darbeler karşısında hakiki müminlerin “muvakkat sarsıntılar” yaşasalar da asla yıkılmayacaklarını anlattı.

Bazen husumete kilitli kimselerin hasım saydıkları insanları kasden sürekli darbelediklerini ve böylece onların ümitlerini kırmaya çabaladıklarını vurgulayan Hocaefendi, günümüzdeki “algı operasyonu”nun da bu gayeye matuf olduğunu ifade etti.

O tsunamiler ve şiddetli hortumlar karşısında samimi Hizmet gönüllülerinden fire olmadığını, sadece bir kısım oturaklaşmamış, yüzer gezer, zıp orada zıp burada, -hadis-i şerifin ifadesiyle- iki sürü arasında gel-git yaşayan sersem koyun gibi kimselerin devrildiğini belirten Hocaefendi, bazılarının üstesinden gelemeyecekleri baskılara maruz kalmış olabileceklerini dile getirdi ve şöyle dedi:

“Mü’min sadece Allah karşısında eğilir. Hadiseler ne kadar şiddetli gelirse gelsin, fırtınalar ne kadar şiddetli eserse essin, inanan insan katiyen sarsılmamalı. O yeryüzünde emniyet ve güven insanıdır, sarsılırsa, yeryüzünde emniyet ve güven sarsılmış olur. Gönlünü ona bağlamış ve ona güvenmiş olanlar da sarsılırlar. Şöyle böyle tehlikeli anlarda yer değiştirme işi münafık işidir. Siz üç, dört, beş sene bir heyetle beraber oturmuş, kalkmış, belki aynı sofrayı paylaşmış, aynı bardaktan çay içmiş, aynı tabağa kaşık çalmışsanız şayet, hâlâ onları on-yirmi sene içinde tanımamışsanız, onu -müsaadenizle, kelime çirkin, bağışlar mısınız- ahmaklığınıza veriniz. Yok o süre zarfında sizin içinizde bir tereddüt hâsıl edebilecek bir tavırları, bir davranışları olmadıysa şayet, siz kendi kendinize bir hadise karşısında yol değiştiriyorsanız -rica ederim- onu da nifakınıza veriniz!”

Herkesten aynı mukavemeti beklememek gerektiğini söyleyen ve “Biz ağaçların başında sararmış, kurumuş, rüzgâra maruz kalıp savrulmuş yapraklar değiliz. Durduğumuz yerde dururuz Allah’ın izni ve inayetiyle.” diyen Hocaefendi, savrulup yıkılan insanlara karşı bugün ve yarın nasıl muamele edilmesi lazım geldiğini şu ifadelerle açıkladı:

“Yaptıkları hatanın sonucunda hiss-i nedâmetle karşınıza çıkan, bir kısım demagojilerle kendilerini mazur göstermeye çalışan o insanlara da samimi sinenizi açın. ‘Gel kardeşim, seni de kucaklıyorum!’ deyin. Bugün bütün kötülükleri yapanlara, her gün levsiyât kusanlara, salya atanlara, etrafa zift savuranlara karşı siz okunuzun ucuna bir tane gül takın, yayınızı gerin, onlara gül fırlatın.”

Allah Rasûlü’ne ve Ashâb-ı Kirâm’ın ilklerine karşı yapılan boykot karşısında ehl-i insaf bazı kimselerin “Artık yeter!..” deyip itiraz ettiklerini ve müşriklerin Kâbe’ye astıkları boykot talimatnamesini yırtmak üzere gittiklerinde yazının Allah’ın ismi dışında kalan bölümünün güveler tarafından tamamen yenmiş olduğunu gördüklerini hatırlatan Hocaefendi, günümüzde kimisinin kendisine verilen para, makam, villa gibi şeylerle, kimisinin de hayatını nezih götürmediğinden dolayı bir kısım angajmanlıklara düştüğünü ve sesini yükseltip “Yahu yeter!” diyemediğini hüzünle ifade etti.

Allah Rasûlü’nün yolunda olan insanların falanın filanın “bittiler” demesiyle bitmeyeceklerine de değinen Hocaefendi, “Günümüzde bazı safderun kimseler “Filanları bitirdik!” diyorlar. Hikaye.. o hikayeyi siz çocukları uyutmak için, beşiği sallayarak, ninni diye söyleyin.” dedi.

Muhtevasına işaret ettiğimiz bu sohbeti 26:12 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Hürmetle…