Posts Tagged ‘tavzif’

TAYİN VE TAVZİFLER KARŞISINDA DOĞRU TAVIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir müessesede yapılan tayin ve tavzifler karşısında takınılacak doğru tavır nedir?

   Cevap: Herhangi bir müessesede tayin-tavzif sisteminin arızasız ve kusursuz işleyebilmesi, her şeyden önce oradaki idare ile muvazzaflar arasında karşılıklı güven duygusunun oluşmasına bağlıdır. Şayet hem insanları tavzif etme makamında olanlar, hem de belirli vazife ve sorumlulukları yüklenen kimseler, üstlendikleri emanetin hakkını verir, en küçük bir hıyanetten dahi uzak durur ve çevrelerine güven vaat ederlerse, sistemde tıkanıklık ve problem yaşanmaz.

   Bir Kurumun Tayin Heyetine Düşen Sorumluluklar

Biraz daha açacak olursak, ister devlet müesseselerinde isterse de özel teşebbüslerde tayinlerden sorumlu olan kimseler, herkese eşit muamele etmeli, kimseyi kayırmamalı ve kendi şahsî hesaplarına bağlı icraatta bulunmamalıdırlar. Bilakis görevlendirdikleri kimselerin durumlarını göz önünde bulundurmalı ve umumun maslahatına göre hareket etmelidirler. Eğer kendi çıkarlarını düşünür, nefislerine uyarlarsa kul hakkına girmiş, dolayısıyla günah işlemiş olurlar. Allah bunun hesabını sorar. Bu dünyada olmasa bile, bütün sırların ortaya döküldüğü ahiret gününde hesabını verirler. Kalblerindeki garaz, kötü niyet ve şahsî hesaplardan ötürü Allah’ın huzurunda çok mahcup olurlar.

İnsanları sevk ve idare etme konumunda bulunan kimselerin, vazife verecekleri insanların istidat ve kabiliyetlerini gözetmesi gerekir. Allah herkese farklı istidatlar vermiştir. Mesela birisi tam bir düzen ve disiplin insanıdır. Bir başkası araştırıcı bir ruha sahiptir. Tam bir kitap kurdudur. Mahzen-i esrar faresi gibi sürekli kitaplar arasında dolaşır, orijinal fikirleri bulur çıkarır. Öbüründe ince bir sanat ruhu vardır. Bir diğeri beyan kabiliyetine sahiptir. Söz söylemesini, nerede nasıl konuşacağını bilir vs. Bunların her birisi kabiliyetine göre ve yerinde istihdam edilirse Allah’ın izniyle başarılı olurlar.

Herkesin güzel yaptığı şeyler vardır. Önemli olan bunların doğru tespit edilmesi, görevlendirmelerin buna göre yapılmasıdır. Mesela hayatında hiç ressamlık yapmamış bir insanı resim çizmeye zorlarsanız, eline kalem almamış bir insandan güzel bir yazı yazmasını beklerseniz ya da beyanzede birisine hutbe vermesini teklif ederseniz, büyük ihtimalle, ortaya çıkacak eser sizi çok memnun etmeyecektir. Bu tür arızalara sebebiyet vermek istemiyorsanız, işin en başından itibaren isabetli tercihlerde bulunmak için çabalamalısınız.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün görevlendirmeleri yerli yerindedir. O, kimi, neyi hedefleyerek tavzif ettiyse, o hedef hasıl olmuştur. Zira O, ashabının neler yapabileceğini, hangi alanda başarılı olabileceğini çok iyi biliyor ve buna göre vazife veriyordu. “Deha için intihap (seçim) yoktur.” denir. Peygambere dahi bile deseniz, ona hak ettiği rütbeyi vermemiş olursunuz. Onlar “fetanet” sahibidirler. Bu, dehanın çok çok üstündedir.

Biz peygamber değiliz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi peygamber fetanetine, O’nun seviyesinde bir firaset ve kiyasete sahip değiliz. İnsanları her zaman karakterleriyle doğru okuyamayabiliriz. Hâdiselere mahruti bakamayabiliriz. Tercihlerimizde yanılabiliriz. “Filan kişi şu işi iyi yapar” diye düşünürüz fakat hata ederiz de netice arzu ettiğimiz gibi olmaz. Bu açıdan böyle önemli bir iş, şahsî inisiyatiflere bırakılmamalı, kolektif şuura havale edilmelidir. Meseleler meşverete bağlı götürülürse, hata ihtimali azalır. Zira Efendimiz’in ifadeleriyle, istişare yapan zarara uğramaz, kayıp yaşamaz. (Bkz. Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 6/365)

Üstelik, bilgi ve tecrübe sahibi bir heyetin aldığı kararlar, muhataplar nezdinde hüsnükabul görür. İnsanlar, bu evsafı haiz kimselerden müteşekkil bir heyetin takdirlerine daha rahat rıza gösterirler. Sahayı bilen tecrübeli insanlar kafa kafaya verip, herkese götürebileceği ve başarılı olabileceği işleri teklif ederse, ortaya çıkabilecek fire ve kayıpların önüne geçilmiş, kırgınlık ve küskünlüklere meydan verilmemiş olur, yapılan işler de büyük oranda başarıya ulaşır.

Tayin heyetinin dikkat etmesi gereken diğer bir mesele ise, yeni bir vazife verecekleri kimseleri hem zihnen ve fikren bu yeni göreve hazırlamak, hem de yapacakları işle ilgili olarak onların gerekli donanımı elde etmelerini sağlamaktır. Mesela biri yeni bir yere gönderilecekse, tertip edilecek seminerlerle, kurslarla, yapılacak sunumlarla, verilecek brifinglerle onların, bu yeni yerin insanlarını ve kültürünü çok iyi tanımaları ve yapacakları vazifeyi daha iyi öğrenmeleri sağlanmalı.. kendilerini bekleyen vazife ve sorumluluklar hakkında onlara doyurucu bilgiler verilmeli.. karşılaşacakları zorluklar, yapacakları işle ilgili muhtemel riskler üzerinde durularak bunları aşma yolları gösterilmeli.. yapacakları işin önemi anlatılmalı.. moral ve motivasyonları yüksek bir şekilde vazifeye gitmeleri temin edilmelidir.

Bir diğer önemli husus da, tayin tebliği yapılırken kullanılacak üsluptur. Bu işten sorumlu olan kimseler, bir taraftan, tavzif edilen kimselere vazifelerinin önemini iyi anlatmalı, bu vazife için onların seçilme sebeplerini iyice izah etmeli, diğer yandan da onları, bilgi ve tecrübeleriyle gittikleri yerde güzel işler yapabileceklerine inandırmalıdırlar. Onların zihninde herhangi bir şüphe meydana gelmesine, içlerinde ukde kalmasına asla müsaade edilmemeli, kırgınlık ve küskünlüklerin oluşmasına meydan verilmemelidir.

   Tavzif Edilenlere Düşen Sorumluluklar

Farklı bir vazifeye atanan, vazifeli olarak farklı bir beldeye gitmesi istenen kimselere düşen vazife ise meseleye hüsnüzanla yaklaşmak, kendilerine gelen teklifi saygıyla karşılamaktır. Eğer böyle yapmaz da, “Beni tedip etmek için buradan uzaklaştırıyorlar. Halbuki ben burada hazır bir zemin oluşturmuştum. Burada daha yararlı olacaktım. Gittiğim yerde bu ölçüde verimli olamam.” gibi düşüncelere girerlerse, meseleyi kendi hesaplarına göre tek taraflı değerlendirmiş olurlar. Zira bunların durumu onlara kapalı olduğu gibi, onların durumu da bunlara kapalıdır. Kimse kimsenin niyetini, düşüncesini, kalbinden geçeni bilemez. Bu sebeple hüsnüzan mümkün olduğu sürece hüsnüzan etmekle memuruz. Verilen vazife hakkında olumlu düşünürüz. Zahirde tenzil-i rütbe gibi görünen yerler için dahi makul bir kısım mahmiller buluruz. “Demek ki gideceğim yerde bir ihtiyaç var ki beni oraya düşünmüşler.” der, tereddüt etmeden yeni vazifemize gideriz. Yani biz, bize düşeni yaparız. Eğer meselenin ardında farklı bir kısım mülahaza ve garazlar varsa, onu Allah’a havale ederiz. Yoksa herkesin kendi şahsî mülahazalarına göre vazife beğenmesi/beğenmemesi, idareci durumundaki heyetlerin elini kolunu bağlar, vazife taksimi yapmak, sağlıklı bir mekanizma kurmak imkansız hale gelir.

Biz çoğu zaman işin akıbetini bilemeyiz. İlk başta şer gibi gördüğümüz şeyler, akıbet itibariyle bizim için hayırlı olabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerinin hayatına baktığımızda, o büyük zatın oradan oraya sürüldüğünü görürüz. Erek Dağı’ndan alınmış Barla’ya sürülmüş, ardından Eğirdir’e, oradan Kastamonu’ya, daha sonra Denizli’ye derken hayatı hep sürgün ve hapislerle geçmiştir. Kaderin bir cilvesi olarak oradan oraya dolaştırılmıştır. Fakat bu, onun gittiği her yere tohum atmasına, oralardaki muhtaç insanlara ses ve soluğunu duyurmasına vesile olmuştur. O, yaşadığı mağduriyet, mazlumiyet ve mahkumiyetleri kazanıma çevirmiştir. Yani Cenab-ı Hakk’ın, bazen insanların eliyle yapılan zulüm ve haksızlıklar vasıtasıyla da meşiet ve iradesinin gereğini ortaya koyduğunu unutmamak gerekir. Bu icraatları insanlar yapıyor gibi görünse de gerçekte işleyen, kader elidir.

Çok geçerli bir mani yoksa verilen vazifeyi yapmamak, gönderilen yere gitmemek doğru değildir. Bunun için mazeretler uydurma ise daha büyük bir yanlıştır. Ne olursa olsun doğruyu söylemek gerekir. Açıkça, “Kusura bakmayın, bu konuda bir mazeretim yok. Fakat ben böyle bir yere gidemem, böyle bir vazifeyi yapamam.” demek daha doğru bir tavır olur.

Evet, olumlu ve güzel bir işe karşı müstenkif kalma, yapması gerekli olan vazifeyi terk etme insan için bir kabahattir. Bunun için, gerçekçi olmayan eften püften mazeretler uydurmak, anne-babayı, çoluk-çocuğu, eşi dostu gerekçe göstermek ise bundan daha büyük bir kabahattir.

Bunun yanında, yapılan görevlendirme ile ilgili hususi bir durumumuz, farklı bir düşüncemiz varsa, onu üslubunca dile getirme de vazifelerimiz cümlesindendir ve meşveretin bir yanı sayılır. Mesela demeliyiz ki, “Beni irşat ve tebliğe yönlendiriyorsunuz. Fakat ben, bu alanda kabiliyetli değilim. Şöyle bir vazife yaparsam daha başarılı olurum.” Daha başka şahsî mülahazalarımız da olabilir. Daha önce farklı bir alanda eğitim almış olabiliriz. Bir konuda sertifikamız bulunabilir. Veya ilgi ve alaka duyduğumuz işler daha farklıdır. Bu gibi durumların ifade edilmesi gerekir. Elbette sorumlulara düşen de, bütün bunları göz önünde bulundurmak ve ona göre karar vermektir.

   Vazife Talebi ve Beklentiler

İster devlet dairelerinde, isterse sivil toplum kuruluşlarında olsun, tayinlerde yaşanan hoşnutsuzluk ve itirazların arkasında çoğu zaman beklentiler vardır. Yukarılara talip olan ve terfi bekleyen insanlar, beklediklerini bulamayınca problem çıkarırlar; tenzil olarak gördükleri makamlara karşı tavır alırlar. Ne var ki bu doğru değildir. Önemli olan, insanın iradesinin ve konumunun hakkını vermesi; üstlendiği vazife ve sorumlulukları en mükemmel şekilde yerine getirmesidir. Bunu yaparken de beklentilere girmemesi ve istiğnadan ayrılmamasıdır. Zira istiğna, dinde çok önemli bir düsturdur. Kadirşinas insanlar bugün olmasa da yarın onu takdir edecek ve gelmesi gerekli olan yere getireceklerdir. Bu konuda gösterilecek hırs, kayıp sebebidir. Hırslı insan, çoğu zaman maksadının aksiyle muameleye tâbi tutulur. Zira sizin hırs göstermeniz, başkalarının da hırs göstermesine sebep olur ve bu, rekabet duygularını tetikler.

İslâm’da idarecilik ve yöneticilik talebi hoş karşılanmamıştır. Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazife talebinde bulunan Hz. Ebu Zer ve Hz. Abbas gibi sahabilerin bu isteklerini reddetmiştir. Hz. Pir de ‘tâbiiyet’in, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan ‘metbuiyet’e tercih edilmesi gerektiğini ifade eder. Başarılı olabilecek, iyi iş yapacak kabiliyetli insanların öne çıkarılması, onlara fırsat verilmesi bir esas olmalıdır.

Evet, bir insanın kendi adına amirlik, idarecilik talep etmesi dinimizce hoş karşılanmamıştır. Ancak bu genel disiplinin bazı istisnaları vardır. Mesela önemli bir vazifeyi hakkıyla deruhte edebilecek başka birinin olmadığı yerde insan, Hz. Yusuf gibi, اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ “Ülkenin malî işlerinin başına beni getirin. Çünkü ben “hafîz”im (milli serveti korurum, emanete hıyanet etmem); “alîm”im (işletme ve yönetimi iyi bilirim).” (Yusuf sûresi, 12/55) diyebilir.  Aynı şekilde, bazı vazifelere gelmeden rahat bir şekilde dinini anlatmasına imkân verilmiyordur. Bu takdirde mesela o, bir caminin kürsüsünü, minberini, mihrabını tutarak oradan insanlara hak ve hakikati anlatmayı talep edebilir. Bir Kur’ân kursu öğretmenliğine talip olarak, orada talebelere Kur’ân’ı ve dinî hakikatleri öğretmeyi düşünebilir.

Kısaca insan bir vazifeyi isterken vicdanını hakem tutmalı ve kendisine şu soruları sormalıdır: ‘Ben bu vazifeyi hakikaten Allah için mi istiyorum yoksa prestij ve itibar kazanmak veya dünyevî bir kısım çıkarlar elde etmek için mi?’ Herkes kendisini buna göre tartmalı ve atacağı adımları da buna göre ayarlamalıdır.

Bilindiği üzere Hz. Ömer, orduların başında komutan olan Hz. Halid İbn-i Velid’i görevden azlettiğinde o hiç itiraz etmemiş ve bir er olarak savaşmaya devam etmişti. (Halebî, es-Sîretü’l-Halebiyye, 3/279) Aynı şekilde Zatüsselâsil seriyyesinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından komutan olarak atanan Hz. Ebû Ubeyde, ihtilafa sebebiyet vermeme adına komutanlık hakkından vazgeçmesini bilmişti. (Sîret-i İbn Hişam, 2/623) Sahabenin bu gibi fedakarlıklarını okuyor, takdirle karşılıyoruz. Fakat önemli olan, her konuda olması gerektiği gibi bu konuda da onları örnek alabilmek, onların yaptığını yapabilmektir. Okumaktan ziyade yaşamaktır esas olan. Eğer bunu yapamıyorsak bunları okuyup tabiatına mal edecek insanlar gelinceye kadar bırakalım bütün bu bilgiler kitapların içinde kalsın! Ne diye bunları okuyoruz ki! Eğer onlara göre şekillenemiyorsak okumamızın ne faydası var ki!

Kısacası insan, büyük küçük demeden her vazifeyi yapabilmeye hazır olmalıdır. Yeri geldiğinde rahatsız olmadan neferliği kabul edebilmelidir.

***

(Not: Bu yazı 20 Şubat 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

KIRIK TESTİ: AKTİF VE CANLI HİZMET HAYATI

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dinimizin ister fert, isterse toplum hayatında hedeflediği sürekli canlı kalma ve aktif olma ufkunu nasıl yakalayabiliriz?

Cevap: İslâm’ın ortaya koyduğu dünya görüşü ve hayat anlayışında durağanlığa yer yoktur; insandan toprağa, eşyadan zamana her şey aktiftir. Mesela İslâm, ferdin salih amel yapma konusunda sürekli canlı ve aktif olması gerektiğini emir buyurduğu gibi, paranın, toprağın, zamanın vb. rantabl değerlendirilmelerini; onlardan en fazla verim alacak şekilde kullanılmalarını da emreder.

Bir Müslüman’ın canlı ve aktif olması gereken en önemli konu ise imana ait esaslardır. Bunun için biz, dualarımızda her zaman, رَبَّناَ زِدْنَا عِلْمًا وَإِيمَانًا وَيَقِينًا “Rabbimiz! İlmimizi, imanımızı ve yakînimizi ziyadeleştir.” diyoruz. Bu itibarla bir mü’min, bazen kitaplara müracaat ederek, bazen selef-i salihînin bereketli hayatlarını mütalaa ederek, bazen tefekkürle, bazen sohbet-i Cânan’la, bazen de evrad ü ezkârla sürekli imanını canlı tutma ve yakînini arttırma peşinde olmalıdır. Kulûbu’d-dâria’daki dualara yoğunlaşma, onların derinliğine birazcık vâkıf olma bile insana çok farklı ufuklar açacaktır.

Esasında canlı, zinde ve aktif olma, İslâm âleminin son birkaç asırdan beri maruz kaldığı asırlık problemlerin çözülebilmesi, onlarla hesaplaşılması ve inanan gönüllerin ezilmeden, vesayete girmeden mevcudiyetlerini devam ettirebilmeleri adına çok önemlidir. Maalesef Müslümanlar, birkaç asırdan beri bu heyecan ve canlılığı kaybettiğinden, daha önce sahip olduğu dünya muvazenesindeki denge unsuru konumunu koruyamamış, dolayısıyla önce zimamdarlığı yitirmiş, sonra da siyasî, kültürel, iktisadî vb. değişik vesayetler altına girmiştir.

Kürek Mahkûmu Bir Toplum

Hazreti Pîr, “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiye’yi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek (dalgalandıracak) olan nesl-i cedit gelsin!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.82 (İlk Hayatı)) sözleriyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Zira bu son ve evrensel din; partal insan, bayat düşünce ve dûn himmetle temsil edilemez. Bundan dolayıdır ki Hazreti Bediüzzaman, gelecek nesle kötü örnek olacak heyecan fakiri uyuşuk ruhların kenara çekilmelerini istemiştir. Tâ ki onlardan sonra gelecek olan aktif ve canlı nesil, almaları gerekli olan şekli alsın ve yapmaları gerekli olan işleri yapsınlar.

Evet, kötü örnek olmama çok önemlidir. Ben, burada atalarımızı mesâvileriyle yâd etme günahına girmek istemem. Fakat müsaadenizle bir hakikati dillendirme zaruretine binaen şu hususu ifade edeyim: Bizim bugünkü durağan ve pasif hâlimiz arkasında bir yönüyle babalarımız, analarımız, dedelerimiz ve ninelerimiz vardır. Onların hatalarının arkasında da onlardan önceki büyüklerin vebali vardır. Vâkıa onlar, Allah’a inanmaları ve ibadetlerini eda etmeleri açısından üzerlerine düşeni yapmışlardır. Fakat hâdiseleri değerlendirmede basit düşünce kalıplarını aşamadıkları ve çağı yorumlamada asrın idrak ufkunu yakalayamadıklarından ötürü hem düşünce hem de aksiyon hayatımız adına kupkuru ve kurak bir dönemin yaşanmasına sebep olmuşlardır.

Bu açıdan biz, kendimize bakarken bir yönüyle zâyi olmuş nesiller nazarıyla bakabiliriz. Zira kendi çağımızın idrak ufkuna göre yetiştirilmediğimizden, geleceğin emanetçileri olma vasfını kazanamadık, dümende olamadık. Dolayısıyla da bize hep kürek çektirdiler. Sosyolojik olarak meseleye bakıldığında, siz, devletler muvazenesinde ya dümende olursunuz ya da kürek mahkûmu olarak yaşarsınız. Ortası yoktur bu meselenin. Evet, hâkim değilseniz, mahkûm olarak hayatınızı sürdürmek zorunda kalırsınız. Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, siz ya yeryüzünde muvazene unsuru olursunuz ya da başkalarının çizdiği sınırlar içinde hayatınızı sürdürürsünüz. Muvazeneyi belirleyen siz olursanız, belirleyici olursunuz; aksi hâlde ise “belirlenen” damgasını yersiniz. Belirlenmek ise esaret demektir; yani boynu tasmalı, ayağı prangalı bir köle durumuna düşmek demektir. Esasında bu hâlin, Afrika’da derdest edilip Batı’ya götürülen kölelerin hâlinden bir farkı yoktur. Maalesef birkaç asırdan beri biz Müslümanların hâli işte budur.

Yeterli temsil ortaya konulamadığından ötürü böyle bir duruma düçar olma ise, esasında İslâm’ın itibar ve şerefini koruyamama ve Müslümanlığın küçük görülmesine yol açma demektir. Denilebilir ki, bu hâl-i pürmelâliniz yüzünden İslâm hor ve hakir görülüyorsa, böyle bir hakarete sebebiyet verdiğinizden dolayı siz de Allah nezdinde o ölçüde hakir sayılırsınız. Bu itibarladır ki, ne yapıp edip yeniden layık olduğunuz makamı ihraz etmeniz gerekir. Bunun için de insan hep şahikaları hedeflemeli, âli himmet olmalı ve sürekli çıtayı yüksek tutmaya çalışmalıdır.

İrade Kahramanları ve İslâm’ın İtibarı

Allah, insana bir irade vermiştir. İnsan, ne hayvandır ne de camit bir varlık. İnsan, şart-ı âdi planında iradesinin hakkını verdiği ve Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu güç ve kuvveti randımanlı olarak kullandığı vakit, -Allah’ın izniyle- bütün yeryüzüne diriliş solukları üfleyebilir. Nasreddin Hoca misali, iradesiyle bütün denizleri mayalayıp yoğurt hâline getirebilir. İradeler bilendiği ve başkalarının meşaleleri tutuşturulduğu zaman bütün dünya bir şölen yeri gibi aydınlatılabilir. İsterseniz Asr-ı Saadet’e bir de bu açıdan bakın: Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) birkaç asra sığmayacak işleri yirmi üç yıla sığdırmamış mıdır? Seyyidina Hazreti Ebû Bekir, yirmi bin insanla iki tane süper devletin hakkından gelmemiş midir? Ayrıca o, bu süre zarfında on bir tane irtidat hâdisesiyle yaka paça olmuştur. Öyle ki bunlardan sadece birisi olan Müseylimetü’l-Kezzab, ülkemizde senelerdir halledilemeyen bir terör örgütünün gücünün on katına sahiptir. İşte Hazreti Ebû Bekir, iradesinin hakkını vererek -Allah’ın izni ve inayetiyle- bütün bu problemlerin üstesinden gelmiştir ki, onun bu durumu, canlı ve aktif olmaya çarpıcı bir misaldir.

Zinde Kalmanın Esasları

Aktif ve zinde kalmanın esaslarına gelince hulâsa olarak şu hususlar zikredilebilir:

Herkese yürüyebileceği bir yol gösterilmesi, bir alan tanınması ve “Senin işin şudur.” denilmesi, insanları aktif tutma adına önemli faktörlerden birisidir. İnsan, enaniyetten sıyrılsa ve umum heyet adına hareket etse bile yine de psikolojik olarak kendi yaptığı işin çerçevesini ve ulaştığı noktayı bilmek ister. Ortaya koyduğu say u gayretle takdir edilme de, insandaki aşk u şevki kamçılar. Bazıları değişik başarılar elde ettikçe işin içine enaniyetlerini karıştırsalar bile burada yapılması gereken, usûlü ve üslûbunca onları ihlâs düşüncesine yönlendirmek olmalıdır.

Öte yandan başkalarının dirilişine yardım ederseniz, aynı zamanda diri kalmanıza da yardım etmiş olursunuz. Âlemi dirilten bir insanın, kendisinin ölü kalması düşünülemez. Çünkü siz, birilerini ayağa kaldırır, onlara start verir ve bir maratoncu gibi koşmalarını sağlarsanız, onlar koşarken siz geride durup onlara bakmazsınız.

İtibarî bir hattan ibaret olan zamanın gerçek kıymetinin bilinmesi de aktif ve canlı kalma adına çok önemlidir. Biz, uzun bir süre, zamanın kendisinin de bir kıymete tekabül ettiğinin farkına varamamışız. Fakat esasında o, iyi değerlendirilebildiği takdirde kendisiyle Cennet’in kazanıldığı eşsiz bir hazinedir. Evet, iyi değerlendirilebildiği takdirde kısa ve dar bir zaman aralığı içinde insan, zamansızlığa açılır ve onunla ebediyeti kazanır.  Bu açıdan zamanın zatî değerinin bilinmesi; bilinip onun her “ân”ına salih amel ve aksiyonla hayat üflenmesi aktif ve canlı bir hizmet hayatı için “olmazsa olmaz” bir esastır.