Posts Tagged ‘Kolektif Şuur’

Bamteli: İÇTİMAÎ HUZUR VE YÜKSELİŞİN VESİLELERİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Müminler, terakkî ve asayişin temini için mesâîlerinin tanzimine, aralarındaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshiline muhtaçtırlar.”

Dert, çok büyük!.. Âkif, kendi dönemi itibariyle, o derdi iki mısrada şöyle seslendirmiş; kendisi gibi vefalı olduğuna inandığı bir insan, yanından geçerken, “Gitme, ey yolcu, oturup beraber ağlaşalım.” demiş. Burada ben, bir kelimenin yerini değiştiriyorum, ama aruz bozulmuyor:

“Gitme ey yolcu, oturup beraber ağlaşalım,

Elemim, bir yüreğin kârı değil, paylaşalım!..”

Gayet net… Sıkıntılı dönemlerde bir araya gelip elemi paylaşmak, kardeşlerimizin arkasında olduğumuzu ifade etmek, onlara destek olmak, çok ciddî olarak “teâvün” (karşılıklı yardımlaşma) esaslarını hayata geçirmek, pratik hayata geçirmek, önemli.

Hazreti Pîr, -bir- “mesâîlerin tanzimi” diyor. İşler, çok ciddî olarak dizayn edilmeli, mâkul bir çerçevede, makul bir blokaj üzerine bina edilmeli. Yani çok ciddî bir statiğe tâbi tutulmalı, riyazî mülahazaya dayandırılmalı, mantığın hesap buuduna dayandırılmalı, matematik buuduna dayandırılmalı… Mesâî öyle tanzim edilmeli, öyle tanzim edilmeli ki, gelecekte o mesâîye terettüp eden iyi veya kötü şeyler karşısında pişmanlık yaşamayalım; iyi neticeler karşısında “elhamdülillah” deyip dahasına talebimizi ortaya koyalım; olumsuz sonuçlar karşısında da “keşke” deme durumunda kalmayalım.

Mesâîyi iyi tanzim etmek lazım. Bu, çok tekerrür eden bir ifadeyle, “mahrûtî bir nazar”a bağlı; yeni ifadesiyle “bütüncül bir bakış”a bağlı. Çok ciddî sebep-sonuç mülahazalarını nazar-ı itibara almak lazım. O yönüyle “kozalite”ye ircâ edebilirsiniz, meseleyi: Bu sebep, bir sebep; fakat ihtimal şunu da doğurabilir, şunu da doğurabilir, şunu da… Sonra üçüncü nesil olarak, “torun”; onlardan da şu doğabilir, şu doğabilir, şu doğabilir. Dördüncü nesil; onlardan da şu doğabilir, şu doğabilir, şu doğabilir… Daha ilk sebepten başlayarak, onuncu müsebbebe kadar, onuncu esere kadar, onuncu ürüne kadar hepsini “bütüncül bir nazar”la müşahedeye almak, elden geldiğince planları ona göre yapmak ve mesâîyi ona göre tanzim etmek lazım.

Meseleyi basite ircâ etmemek lazım; gayet veciz olarak “mesâîlerin tanzimi” diyor. Hayat-ı ictimâiye-i İslamiyede, hayat-ı ictimâiye-i aileviyede, hayat-ı ictimâiye-i idâriyede ve hayat-ı ictimâiye-i siyasîyede, mesâînin tanzimi çok önemlidir. Karşımıza çıkan hadiselerde, meseleyi sadece bugüne bağlı, o hadiseye bağlı ele aldığımız zaman, başkaları tarafından yanıltılmış oluruz, hiç farkına varmayız. Öyle komplikasyon fasit daireleri içine gireriz ki, bu defa, yine yanlış yaparız, yine yanlış yaparız… Ve zaten bin yanlıştan bir tane doğrunun doğduğu hiç görülmemiştir. Yanlış, yanlış doğurur; yanlış, yanlış doğurur; bir kısır döngü içinde hep sürer gideriz. Bu itibarla da, her şeyi derinden derine hesap etmek lazım. Bu, mesâî tanziminde, umumî manada, mutlak manada, mücerret meselenin ifadesi…

   Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların görüşlerini alıyor ve planladığı her işi maşerî vicdana mâl ediyordu.

Buna destek olabilecek bir faktör daha vardır ki, o da, “meşveret”tir, “ortak akıl”dır. Esas, “kolektif şuura müracaat etmek”; büyük-küçük demeden, herkesin düşüncesini almak ve herkesin düşüncesini saygıyla karşılamak… Diyeceğimiz-edeceğimiz şeyler mevzuunda, herkesin düşüncesini bir unsur olarak kabul etmek, hesap içinde mütalaaya almak ve “Şöyle bir mülahaza, şöyle bir düşünce de vardı!” demek, çok önemlidir. Meşveret…

Meşveretteki bu inceliği, İnsanlığın İftihar Tablosu (elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin aleyhi) ortaya koymuştur. Kendisi vahiy ile müeyyed olduğu halde, sizin-bizim göremeyeceğimiz meseleleri gayba muttali o gözüyle (eski ifadesiyle “gayb-bîn” gözüyle) görüyor olmasına rağmen hemen her meseleyi istişare etmiştir. Oturuyor; irşad ettiği, yetiştirdiği, hâlesine aldığı insanlara meseleleri soruyor. “Çıraklarına” diyebilirsiniz, “talebelerine” diyebilirsiniz, umumî manada “ümmet-i hâzıraya” diyebilirsiniz veya “ashâbına” diyebilirsiniz. Tabi onun (ashâbın) ayrı bir manası var; “arkadaşları” demek; beraber oturup kalkan.. O’nun o nâfiz sohbeti ile beslenen.. bir yönüyle, hep bir “ba’s-ü ba’de’l-mevt” yolunda olan.. bir “diriliş” yolunda bulunan insanlar. Kendi yetiştirdiği, kendi irşad ettiği, belli bir ufka yükselttiği o insanların düşüncelerini almayı ihmal etmiyor. Bedir’de öyle yapıyor, Uhud’da öyle yapıyor, Hendek’te öyle yapıyor.

Hendek’te nasıl yapıyor? Selmân-ı Fârisî’nin teklifini değerlendiriyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisi düşünmüştür onu mutlaka: Müdafaa harbi yapmak lazım; kefere vü fecerenin Medine’nin içine girmesine meydan vermemek lazım; ona göre bir kısım tabiyeler oluşturmak lazım; bu güne kadar kullandığımız harp stratejilerini kullanmamak lazım, çünkü bu defa ona göre tedbirlerini almışlardır; şaşırtmak lazım, şaşırtmak. Bunlar, bizim zaferimiz adına, karşı tarafın da çok zarar görmemesi adına çok önemlidir. Nitekim Hendek’te öyle oluyor.

“Allah Rasûlü, kendisi düşünmüştür.” diyorum ben; O’nun o yüksek fetânetine ve firâsetine binaen diyorum bunu. Yemin de edebilirim; haşa ve kella, “Öbür tarafta hesabını vermeye hazırım!” demeyi, nezaketsizlik/küstahlık sayıyorum. Fakat O’na o kadar saygım, o kadar itimadım, o kadar güvenim var. O kadar olmasa zaten, O’na inanmış sayılmazsın.

Bununla beraber, Selmân-ı Fârisî’ye soruyor, orada istişare ederken; o da diyor ki: “Yâ Rasûlallah! Biz muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk.” Anadolu’dan gitmiş birisi. Fars deniyor ama Arap olmadığından dolayı böyle diyorlar; onlar Arap olmayanlara “Acem” diyorlar (veya insanları geldikleri bölgeye izafe ediyorlar.) Onun için “Fârîsî” denmiş ona, yoksa İranlı/Pers değil, Anadolu’dan gitmiş. Diyor ki, “Yâ Rasûlallah! Bizde böyle bir şey olduğunda, biz hendek kazardık!” Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mülahazasıyla, o mevzudaki o iç ihtisaslarıyla örtüşüyor bu. Sahabe-i kiram da mâkul buluyor bunu. Ve herkes kazmayı, küreği, manivelayı eline alıyor, Medine’ye girme noktasında derin bir hendek kazıyorlar; öyle ki, her halde 10 metre genişliğinde. Nitekim ancak bir veya iki insan atıyla atlayabiliyor orayı, yarış atlarıyla atlayabiliyorlar; o hendeği geçebilenlerden biri, Amr İbn Abdilvüdd oluyor.

   Kolektif şuura ve istişare ruhuna saygılı olmak, peygamberlerin ahlakı ve sâlihlerin de şiarıdır.

Allah Rasûlü, Selmân-ı Fârisî ile meseleyi istişare ediyor ve Ashâb nazarında, onun dediğine göre, orada hendek kazma işine girişiyor. Efendim, bir Mürşid-i A’zâm, bir Mübelliğ-i A’zâm, bir Üstad-ı A’zam (sallallâhu aleyhi ve sellem); yetiştirdiği çırağının düşüncesine saygılı davranmak suretiyle, bize ders veriyor. Küçükten de gelse, evladınızdan da gelse, çocuktan da gelse, sizin ehemmiyet vermediğiniz, sıradan gibi gördüğünüz bir insandan da gelse, onun düşüncesine de kulak verin, dinleyin, mülahazaya alın!.. Bilemezsiniz, onun içinde de ciddî bir cevher vardır; alır, değerlendirirsiniz. Bize ders veriyor, Mürşid-i A’zam, Müderris-i A’zam, Mübelliğ-i A’zam (sallallâhu aleyhi ve sellem), bize ders veriyor.

Evet, mesâî tanzim edilirken, esasen, onun belli bir “makuliyet” üzerine bina edilmesi fakat orada kolektif şuura müracaatın da ihmal edilmemesi çok önemlidir. Meşveret… Onun için Ashâb-ı kirâm’ın -bildiğiniz gibi- senâ edildiği bir yerde, Şûrâ sure-i celîlesinin 38. âyet-i kerimesinde, وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ deniyor; “Onlar, öyle güzide, öyle nâdide, öyle kâmet-i bâlâ insanlardı ki, meselelerini meşverete bağlı götürürlerdi! İşleri, meşveret çerçevesinde/yörüngesinde cereyan ederdi!” Böyle denmek suretiyle, sayılan faziletlerin yanında, ayet onunla noktalanıyor: وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلاَةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Yine onlar, Rabbi’lerinin davetine kulak verip, (emir ve yasaklarında O’na itaat ederler); namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve işleri aralarında istişareye dayalı olarak yürütülür. Onlar, kendilerine rızık olarak ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan geçimlik olarak muhtaçlara) verirler.” (Şûrâ, 42/38)

Evet, o mahrutî nazarın, o bütüncül bakışın isabetli olabilmesi için esasen başkalarının düşüncelerinin de alınması lazımdır. Nitekim Araplar der ki, عَقْلاَنِ خَيْرٌ مِنْ عَقْلِ وَاحِدٍ “İki akıl, bir akıldan hayırlıdır.” ثَلاَثُ عُقُولٍ “Üç akıl” evleviyetle خَيْرٌ مِنْ عَقْلٍ وَاحِدٍ “bir akıldan daha hayırlıdır.” Ee dört olursa, elbette; beş olursa, elbette; altı olursa, elbette. Hayatın her biriminden insanın düşüncesine müracaat edilirse, bir yönüyle bütün hayat birden bire nazar-ı itibara alınarak öyle bir mantığa, öyle bir muhakemeye müracaat edilmiş olur. Bu açıdan, “mesâîlerin tanzimi” derken, meseleyi basite ircâ etmemek, bu hususları da gözetmek gerekmektedir.

   Yapılacak işlerin taksimi ve herkesin başarılı olabileceği yerlerde istihdamı çok önemlidir; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, vazifeye göre insan seçiminde de eşi benzeri yoktur.

Hazreti Üstad, “a’mâlin taksimi” kaidesini de nazara veriyor. Evet, hizmet edilirken, herkes ne yapabilecekse ve neye kabiliyeti yetiyorsa, onun çok iyi bilinmesi ve aynı zamanda amelin, aksiyonun ona göre taksim edilmesi lazımdır. “Bu, bir talebe olabilir; bu, bir muallim olabilir; bu, gönüllere giren iyi bir mürşit olabilir; bu, iyi bir idareci olabilir; bu, çok engin bakışlı, tâ uzakları görüyor, bence, her zaman fikrine müracaat edilecek birisi olabilir…” Bunların her birerlerini bir yere bir nöbetçi gibi dikmek suretiyle, esasen, onları rantabl olarak değerlendirmek lazımdır.

Bilmediği bir alanda, bir insanı istihdam ettiğiniz zaman, beklediğiniz ürünü ondan alamazsınız, neticeyi alamazsınız. O insanın rantabl olabilmesi… Hani Kıtmîr’e çok defa soruyorlar: “Nerede okusun?!.” Bakılmalı: Hobisi ne istikamette? “Yani, liseyi bitirmiş; tıp mı okusun bu, sosyal bilimlere mi girsin, fen bilimlerine mi girsin, falana mı girsin, filana mı girsin, resme mi girsin, sinemaya mı girsin?” Neye daha ziyade meyli var, ne ile uğraşıyor?!. Amatörce ne ile meşgul oluyor?!. Demek ki, o mevzuda, ister “zaaf” deyin buna, ister “hobi” deyin, bir meyli var. O istikamette değerlendirdiğiniz zaman, adımlarını daha geniş atar, o mevzuda daha hızlı ilerler. Bunun gibi, şahısları çok iyi bilerek, tahmil edeceğiniz vazife/misyon açısından iyi okuyarak, onlara yön belirlemelisiniz.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) değişik insanları, değişik yerlerde istihdam mevzuunda da eşsizdi. “En-Nûru’l-Halid”de (Sonsuz Nur’da) ifade edildiği gibi… Mesela, bir yerde Hazreti Hâlid gibi birisi, “Ben de gidebilirim!” diyor. Biliyorsunuz, iki tane süper gücün başına bir balyoz gibi inmesini bilen bir adam o. Hazreti Ebu Bekir’e “Analar, Hâlid gibisini doğurmamıştır!” dedirten bir adam. Velid’in oğlu ama Allah öyle bir kabiliyet vermiş… Belli bir süre, o sütreyi, o perdeyi aşamamış; babasının, önüne koyduğu, kabilesinin, önüne koyduğu o perdeyi, o sütreyi aşamamış. Kendi yürüdüğü yolun zikzaklarını görüyor, bir “patika” olduğunu görüyor. Uzaktan uzağa, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürüdüğü yolun da bir “şehrâh” olduğunu sezer gibi oluyor. Ama geliyor, geliyor; babaya takılıyor, kabileye takılıyor; حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Biz, atalarımızı neye inanıp neyi uygular halde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide, 5/104); بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” (Bakara, 2/170) sütresine takılıyor. Fakat içinde hep varmış; hep varmış ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu takdir ediyor. O (Hazreti Hâlid) müstesnâ dâhî. Mahmud Akkad, dört halifeyi dâhîler içinde (Hazreti Osman’da biraz şüphe ortaya koyar) zikretmenin yanı başında, Hâlid’i de dâhîler arasında zikreder. O da askerî ve idarî bir dâhîdir. Esas, içinde var. Onun için, kendi gönlüyle geliyor; öyle bir babayiğit, -öyle yakışıyor ki ona, öyle babayiğit- kendi gönlüyle geliyor İnsanlığın İftihar Tablosu’nun huzuruna. Allah Rasûlü buyuruyor ki; “Ben de diyordum ki, nasıl oluyor da Hâlid, hâlâ o cephede duruyor? Nasıl oluyor da, babasına takılıyor?!.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), çoktan onu keşfetmiş. Fakat her şeyin bir miadı var, vakt-i mev’ûdu var; o zaman gelince öyle olacak. Fakat “adam” öyle bir adam ki, üç sene içinde Müslümanlığı adına öyle amudî yükseliyor (dikey yükseliyor) ki, diğer sahabe ile beraber, omuz omuza geliyor. Hazreti Hâlid… Onun öyle derin yanları var.

Hazreti Ali’nin de başka hususiyetleri var. Şayet gerçekten Hazreti Ali’den ise onlar -ben ondan olduğuna inanıyorum- o virdlerine bakınca, tam bir söz sultanı. Efendisinden beslenmiş ki O bir yönüyle amcazâdesi, bir yönüyle kayınpederi, fakat bütün bunların ötesinde, Peygamberi; aynı zamanda, can u gönülden dilbeste olduğu, yoluna baş koyduğu, ayağını bastığı toprağı yüzüne sürme diye çektiği bir İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem); O’nunla irtibatı var. Söz sultanı… O virdlerine bakıldığı zaman, o Nehcu’l-Belâğa’ya bakıldığı zaman -müzakere etmiştik- bazen benim inanasım gelmiyor Hazreti Ali’nin öyle söylediğine. Çünkü mesele, o kültürün, o anlayışın gelişmesine vâbeste; gelişmiş, gelişmiş, öyle zirve yapmış ki!.. Düşüncede, ifade zenginliğinde, edebî üslupta, Zat-ı Ulûhiyet mülahazalarını doğru ifade etmede, Peygamber bağlılığını doğru ifade etmede, Allah karşısında kendi yerini doğru belirleme mevzuunda öyle bir zirve ki, ben şaşıyorum; diyorum, “Acaba, sonradan yirmi tane akıl bir araya geldi ve bunları söyledi de Hazreti Ali’ye mi isnat ediyorlar!” Dolayısıyla böyle “nâfizü’l-kelim” bir insan.

Şimdi, Allah Rasûlü kırmıyor, önce Hazreti Hâlid’i gönderiyor Yemen’e; o gidiyor oraya. Beraberinde giden zat, sahabî diyor ki; “Bir akşam oturdu, iki akşam oturdu, üç akşam oturdu Hâlid; (dev adam) konuşuyor ama üç tane insan gelmiyordu!” O da anlıyordur bunu. Gönül rahatlığıyla geriye dönmeye teşne. Sonra Hazreti Ali’yi gönderiyor Efendimiz. Kimi, nerede istihdam etmek gerektiği mevzuunda, yok eşi-menendi O’nun; hiçbir şeyde olmadığı gibi eşi-menendi. Hazreti Ali’yi gönderiyor. Hazreti Hâlid de Hazreti Ali’yi kıskanmaz; “Ben yapamadım, o yaptı!” demez, kıskanmaz; konumuna saygılı olur. O da ayrı bir firaset, ayrı bir fetanet işi. Peygamberlerin önemli vasıflarından bir tanesi de odur; her şeyi, mahrutî bakışla, bütüncül kavrama.

Hazreti Ali, gidiyor. Sahabî diyor ki, “Geldi; bir akşam, iki akşam geçmeden, halkalar oluştu birden bire; Hazreti Ali’nin etrafında halkalar oluştu.” Çünkü o koca sultan, “söz sultanı” aynı zamanda. Ruhlara öyle tesir ediyor ki!.. Üç dört yaşından itibaren İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yanında neş’et etmiş tâ o güne kadar; bütün ömrü, o vahyin sağanağı altında neş’et etmiş. Kuvve-i inbatiye de sağlam. Oksijenini doğru almış. Dolayısıyla çok mükemmel, boy atmış bir çınar gibi gelişmiş, manevî yapısı itibariyle. Haydar-ı Kerrâr, Damad-ı Nebî, Fâtih-i Hayber, Dilber-i Gülberg. Evet, bir anda âdeta bütün halk, etrafında toplanıyor, cami cemaatinden kalabalık bir şey. Oradan ne kadar İslamiyet’e iltihak eden insanlar oluyor!.. Ve ne kadarı onların -Becile’den- Kadisiye savaşında şehit oluyor?!.. Cerîr İbn Abdullah el-Becelî, o babayiğitlerin önde gelenlerinden.

   Elden geldiğince, her işi ehline vermek ve herkese başarılı olabileceği bir iş tahmil etmek de emanette emin olmanın gereğidir.

Evet, a’mâli taksim mevzuunda, “Kim, nerede, ne yapabilir?” mevzuunu belirlemek çok önemlidir. Belki bunda bile, yine o kolektif şuura, ortak akla müracaat etmek lazım. “Benim hoşuma giden, bana yakın duran, -Özür dilerim; kardeşlerimiz arasında öyle yoktur, siyasî değiller ki, mütebasbıs olsunlar!- tabasbus yapan, dolayısıyla da gözüme girmiş, gözüme değil -hayır- gönlüme girmiş, basarıma değil basiretime otağ kurmuş… Ben onu seçip gönderiyorum bir yere!..” Öyle değil. Biz Peygamber değiliz ki!.. Aklımız, O’nun bildiğinin binde birine ermez. Dolayısıyla ortak akla müracaat etmek lazım. مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَMeseleyi ortak akla ircâ edenler, haybet yaşamazlar; mutlaka kazanımlı çıkarlar.

Dolayısıyla bize düşen şey, odur bu mevzuda; a’mâlin taksimi mevzuunda da ortak akla müracaattır. “Kim, ne iş yapar?!.” mevzuunu iyi belirlemektir. Şayet, mesela “Üneyvir”i getirir, serasker yaparsanız; “Tuleyt”i serkâr/serker yaparsanız; “Cümeyl”i bilmem ne yaparsanız… Anladınız değil mi?!. Devlet-i Aliyye’nin başının yeneceğini beklemeye durun bence!.. Evet, darmaduman olacağını beklemeye durun, başınızın çaresine bakın!.. Bulun birer tane merkûp, bulunduğunuz yerden sağa-sola kaçmaya durun!.. Eğer, Naciye sultan ile evlenmek, bir insanı serkâr yapıyorsa veya serasker yapıyorsa, bence, o insan, adıyla değil de “Üneyvir” diye anılmalı!.. -Öyle bir kelime yok, ben uyduruyorum.-

Evet, mesâîyi tanzim etmek önemli olduğu gibi yapılacak işleri taksim edip her işe en uygun insanı seçmek de mühim. Zira bir insanı yerinde değerlendirmediğiniz zaman, o, karakterinin gereğini sergiler ve kimse de laf anlatamaz öyle birisine. Dolayısıyla, kimi, nerede istihdam edecekseniz, onu bilmeniz lazım. Mesâînin tanzimi gibi amellerin taksimini de gözetmeniz lazım. Bileceksiniz, “Bu adam, imamlık yapabilir; bu, ancak müezzin olabilir.”

Bilal-i Habeşî’nin, imamlık yaptığını bilmiyorum. Sonraki dönemde, bilemiyorum, onca zaman İnsanlığın İftihar Tablosu’na refakat eden bir insanın yapmamış olması da düşünülemez. Fakat sesi güzel, makamı da güzel, ezanı güzel edâ ettiğinden dolayı hep ezanı o okuyor; bir yerde de İbn-i Ümmi Mektum okuyor. Allah Rasûlü, onu da orada istihdam buyuruyor. Evet, o mevzuda da öyle birisinin seçilmesi lazım; imamette birisinin seçilmesi lazım; mahalle muhtarlığında birisinin seçilmesi lazım… On defa test etmeniz lazım!.. Çalar mı, çırpar mı?!. Arpayı ağzına koymaktan “Haram, haram!” diye kaçınır mı?!. “Keşke zehir yutsaydım!” diyecek kadar kalbi var mı?!. On defa test eder, öyle muhtar yaparsınız.. on defa test eder, öyle nahiye müdürü yaparsınız.. on defa test eder, öyle kaymakam yaparsınız.. on defa test eder, öyle vali yaparsınız… İffetli, ismetli, haram yemez, haksızlığa girmez, Hakk’ın hatırını her şeyden üstün tutar ve katiyen batıla meyletmez. Daha yukarılara doğru, siz sonra, kendi kendinize çıkarın. En zirveye kadar çıkarın. Test edilmeden, insanî kriterlerle -esas- test edilmeden, İslamî kriterlerle test edilmeden ve her testte muvaffak olduğu görülmeden, bir yere bir adam koyduğunuz zaman, o, orada size güzel bir şeyler okusun diye beklersiniz ama -özür dilerim- şimdi olduğu gibi, canınıza okur.

İntihap hatası.. “İntihap” hatası, “müntehib”in hatasıdır. “Müntehib”in hatası… Dolayısıyla da “müntehebün ileyh” olan yer, bir yönüyle hatalar mecmaı haline gelir; hatalar mecmaı haline gelir. Biri falsodan falsoya koşar, fiyaskodan fiyaskoya yuvarlanır; diğerleri de elli türlü farklı mütalaanın hepsine “İsabet buyurdunuz, efendimiz! İsabet buyurdunuz, efendimiz! İsabet buyurdunuz, efendimiz!..” demek suretiyle, küstahı daha da küstahlaştırırlar. Hafizanallah…

Mesâî tanzimi ve amalin taksimi… Çok söz söylenebilir burada da. Ben değil, onu sizin içinizde idraki bu işlere yetebilecek kabiliyetli insanlar vardır, gelecekte bir risale halinde yazabilirler.

   Bu millet, nazarlarını Râşid Halifeler ufkuna döndüreceği âna kadar daha çok defa aldanacak ve bir makama, bir zırhlı arabaya peylenmiş kimseleri mürşit diye alkışlayacak!..   

Hazreti Üstad’ın vurguladığı bir diğer kaide, “teâvün düsturunun teshili”; birbirine yardım etme, karşılıklı yardımlaşma. Bunların hepsi, “tefâ’ül” babından olması itibariyle, gördüğünüz gibi, “Müşâreketün beyne’l-isneyn fe-sâ’iden” (iki veya daha fazla kişi arasında karşılıklı, müşterek). Mesele hakikatine ircâ edildiği zaman, öyle olur. Öbür türlü, hekimlik ıstılahında olduğu gibi “temâruz” dedikleri türden olur; hasta değil ama hasta gibi görünüyor. Evet, öyle değilse şayet, teâvün değil de teâvünde bulunuyor gibi bir şey olur. Yardım etme niyeti yok ama yardım ediyor gibi görünüyor. Evet, onu da bilmek lazımdır.

Fakat hakiki mü’minlerin kendi aralarında yardımlaşma işini kolaylaştırmaları lazım; küçükten başlamaları ve alıştırmaları lazım. Alıştırıla alıştırıla Sahabe-i kiram efendilerimiz o hale gelmişlerdir ki; işte biliyorsunuz, söylemeye ne gerek var, Hazreti Ebu Bekir, bütün servetini vermiştir, Tebük’e çıkarken. Hazreti Ömer efendimiz -makamlarına göre- o da servetinin yarısını vermiştir. Hazreti Ali de, dörtte birini vermiştir; dörtte birini açık, dörtte birini kapalı, dörtte birini bilmem nerede, dörtte birini bilmem nerede. Farklı zaviyeden bir “mercûh” fakat farklı şekilde bir “râcih” haline geliyor. Hazreti Osman efendimiz, beş yüz deve veriyor, beş yüz tane…

Günümüzde çok meşhurmuş!.. Neyli araba? “Zırhlı araba”, zırhlı… Çoklarının peylendiği zırhlı araba… Arabayı verdiğiniz zaman, az kuşkuyla bakabilir; “Ne kadar samimi bu!” diye. Bir de zırh vurduğunuz zaman, onun sırtına semer vurmuş gibi olur; artık sırtına bin, “deh”le onu istediğin tarafa!.. Yanına kamçı almayı da ihmal etme!.. Evet.. Arabaya vurulanların sayısı, “lâyü’ad ve layühsâ” -Arapça’da- “ta’dâda gelmez, hesaba gelmez, sayılmaz.”

Fakat gerçek teâvüne gelince, işte Ebu Bekir teâvünü, Ömer teâvünü, Osman teâvünü, Ali teâvünü ve o sahabe-i kiram efendilerimizin teâvünü (radıyallahu anhüm ecmaîn). Nazarlar, Râşid Halifeler ufkuna döneceği ve gönüller onu hedefleyeceği âna kadar, zannediyorum, bizler düşüp kalkmaya devam edeceğiz; sürçmeye, teklemeye devam edeceğiz. Meşâyih kılık ve kıyafetinde çok şeytanlara alkış tutacağız, hiç farkına varmadan. Giydiği cübbeye aldanacağız.. kılığına-kıyafetine aldanacağız.. bindiği arabaya aldanacağız.. ihraz ettiği makama aldanacağız.. konuma aldanacağız.. akılsız, mantıksız sürülerin alkışlamasına aldanacağız.. Aldanacağız… “Seni, seni, seni!..” demeleri onu zehirlediği gibi, bizleri de zehirleyecek, hiç farkına varmadan. Tutup, şeytanın avenesine yardımcı olacağız, hafizanallah!.. Nazarlar, Hulefâ-i Râşidîn’e döneceği âna kadar…

   “Sünnetime ve hep doğruyu gösteren Râşid Halifeler’in (Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin) yoluna sımsıkı yapışın!..”

Ben demiyorum ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِيBenim yolum, Benim yöntemim, Benim sistemim. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي Bu, fiil manasında bir kelime: عَلَيْكُمْ “İltizam edin, sımsıkı sarılın, tutunun. Hablü’l-metin’e, kopmayan ipe, urvetü’l-vüska’ya sarıldığınız gibi sarılın buna; iltisak edin, zinhar ayrılmayın!..عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِيBenim yolumdan, Benim yöntemimden, Benim tavırlarımdan, Benim davranışlarımdan ayrılmayın!..وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Bir de “Râşid”, rüşte ermiş…  “Reşâd” var ya!.. اَللَّهُمَّ رَشَادًا تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِضْلاَلِ مَنْ سِوَاكَ “Allahım bizi öyle bir rüşte erdir ki, Senden gayrı kimsenin yol göstermesine ihtiyaç hissetmeyelim ve mâsivânın saptırmasından korunmuş olalım!..” Reşâd… “Râşidîn” onlar; gözü açılmış, basireti açılmış, her şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, doğru görüyor, doğru değerlendiriyor ve doğru neticelere ulaşıyorlar.

Aynı zamanda “Mehdiyyîn”, hidayete otağlarını kurmuşlar. “Mehdiyyûn” demek; onlar, hidayeti, tabiatlarının bir yanı haline öyle getirmişler ki; hidayet, iç derinlikleri haline gelmiş. Allah’ın istediği yol-yöntem, tabiatlarının bir derinliği haline gelmiş. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ Benim halifelerim!.. Er-Râşidîn; onlar râşidler!.. O manada, el-Mehdiyyîn!.. Hakikaten temessük edilmesi, yollarından gidilmesi gerekli olan insanlar.

Nasıl yapmayacaksınız ki?!.

Bir: Hulefâ. Efendimizin halifeleri. Bakın, şart-ı evvel; “Benim halifelerim!” diyor “onlar”. O, seçmiş; sen-ben değil, köyün muhtarı değil, belediyenin idarecisi değil, bir kısım gazetelerle aldanan gâfil sürülerin intihabı değil; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, vahiy ile müeyyed, Fetânet-i A’zam sahibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın intihabı… “Benim haleflerim, halifelerim Benim onlar. Ben, onları halife tayin etmişim!..” Bir, bu pâyeyi ortaya koyuyor.

İki: Râşidîn. Nasıl uymayacaksınız; “er-Râşidîn” onlar?!. Doğru yolda yürüyorlar. Söyleyebilir misiniz “Ebu Bekir’in şu şeyi vardı!” diye?!. Sunh’ta koyun sağıyor, halifeyken; geçimini onunla sağlıyor. Bir maaş takdir ediyorlar, halkın orta sınıfının maaşından fazla olduğundan dolayı, fazlasını bir testinin içine, kumbaranın içine atıyor; iki buçuk sene sonra, ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, kendinden sonra gelen halifeye gönderiyor; “Halkın orta sınıfına göre verilen şey, bana fazla gelmişti; bu, hazineye aittir!” diyor. Hazreti Ömer de öyle yaşıyor. Hazreti Osman, hiçbir şey almadan yaşıyor. Hazreti Ali, yaz gününde kış elbisesi giyiyor, yok çünkü; kış gününde de yaz elbisesi giyiyor. Neyin halifesi, kimin halifesi, hangi coğrafyanın halifesi?!. Türkiye kadar otuz olan bir dünyanın halifesi. Râşidîn…

Üç: Mehdiyyîn. Aynı zamanda hidayete otağlarını kurmuşlar. Şaşma yok onlarda. Allah, nasıl istemişse, öyle… Yaptıkları her şeye, âdeta Cenâb-ı Hak, “Tam, Ben de öyle istemiştim! Tam, Ben de öyle istemiştim! Tam, Ben de öyle istemiştim!” buyuruyor. Ve mele-i a’lânın sakinleri, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, hamele-i arş, mukarrabîn, mühimmîn adeta “Biz de öyle istemiştik!” diyorlar.  Ebu Bekir’in yaşayışı, Ömer’in yaşayışı, Osman’ın yaşayışı, Ali’nin yaşayışı…

Sen, “Müslümanım!” de, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun -esas- ölçü olarak verdiği, kıstas olarak verdiği, iltizam edilmesi gerekli olan insanlar olarak nazara verdiği kimselerin fersah fersah uzağında yaşa!.. Keyfine göre yaşa, bohemlik içinde yaşa!..

Hulefâ, Râşidîn, Mehdiyyîn… Ondan sonra, bakın; bu söz, o meseleye nasıl bir kafiye gibi geliyor: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِAzı dişleriniz ile sımsıkı tutunun!” Bu bir idyum (deyim, tabir); bir şeye sımsıkı sarılma demek. Bir insan, ağzına koyduğu şeyi, ön dişleriyle tutarsa, çok güçlü tutamaz; biri çektiği zaman, ön dişlerini çıkarabilir. Fakat onu azı dişiyle tutmuşsa (ki dediğim gibi bu bir idyumdur Arapça’da), onu kolay kolay söküp alamazlar. Bu istiarenin arkasındaki mana, esasen, “meseleyi sıkı tutma” demektir. Şimdi evsaflarını söyledi: Halife, râşid, mehdî. Öyleyse, sımsıkı yollarına temessük edilmesi, yollarına tutunulması, sistemlerine tutunulması gerekli insanlar, onlardır. Telâzüm var mı, yok mu? Öyle olunca, tutunulur mu, tutunulmaz mı?!.

Evet, mantığını işleten insan der ki: “Fesübhanallah!.. Kelâmü Seyyidi’l-beşer; seyyidü kelâmi’l-beşer!”.İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı; beyanların sultanı. Hiç boşluk yok. Kelimeler arasında öyle bir telâzüm, birbirini iltizam var ki, hiç sorma!..

يَا مَنْ لَطِيفُ لَمْ يَزَلْ      اُلْطُفْ بِنَا فِيمَا نَزَلْ

أَنْتَ الْقَوِيُّ نَجِّنَا      عَنْ قَهْرِكَ يَوْمَ الْخَلَلْ

يَا خَفِيَّ اْلأَلْطَافِ، نَجِّنَا مِمَّا نَخَافُ، بَلْ مِمَّا لاَ نَخَافُ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

(Ey lütf u ihsanları hiçbir zaman kesilmeyen ve kullarının en gizli ihtiyaçlarını bilerek onlara nimetler yağdıran Latîf Rabbimiz. Başımızdan aşağı boşalttığın her nimeti hakkımızda hakiki ihsan kıl ve bize bolca lütufta bulun. Sen ki Kavî’sin; güç, kuvvet ve kudret sahibisin; her şeyin bozulup dağılacağı ve herkesin telafisi bulunmayan bir zararla karşı karşıya kalacağı kıyamet gününde bizi kahrına muhatap olmaktan kurtar. Ey her muhtacın halini bilen ve dilediğine gizli lütuflar gönderen Rabbimiz, bizi korktuğumuz musibetlerden ve hatta bilemediğimiz/tahmin edemediğimiz için korkmadığımız felaketlerden kurtar. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, güzide ailesine ve ashabına salat ü selam ederek, bunları Sen’den diliyoruz, Rabbimiz!…)

Bamteli: “Hakkın Hatırı Âlîdir!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır!”

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Hikmetin başı Allah korkusu, Allah saygısıdır.” M. Akif bu hakikati nazmen dile getirir: “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır / Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.”

*İnsanı a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkaracak olan vesile onun her zaman Allah’la münasebet halinde bulunmasıdır; her zaman O’nun huzurunda bulunuyor olma mehabetiyle, mehafetiyle oturup kalkma derinliği sergilemesidir.

*Mehâfetullah, mehâbetullah, Allah saygısıdır ki insanı gerçekten zirveleştirir ve kâmil bir insan haline getirir. Hareketlerde denge istiyorsanız o sayede olur. O sayede insan yanlışından geriye döner. O sayede insan hakka saygılı olur. O sayede insan âdil olur; hak ve adaleti her şeyin üstünde tutar; “Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilemez!” der.

Kolektif şuura ve istişare ruhuna saygılı olma, peygamberlerin ahlakıdır

*Allah ile irtibatı olan insan da zaman zaman yanlış yapabilir. Fakat o bir yanlış yaptığı zaman hemen geriye adım atmasını bilir. Hatta o, şayet heyet-i İslamiye-i ictimaiyeye, heyet-i İslamiyeye ve insaniyeye zarar verme meselesi söz konusu değilse, kendi doğrularından geriye adım atmasını bilir. “Ben böyle doğru biliyordum bunu; Kitab’ı, Sünnet’i de böyle anlamıştım. Ama kalbine, düşüncelerine, ufkuna inandığım bir insan bana şöyle dedi. Bu benim kabulüme göre doğru değil gibi ama insaniyete ve İslamiyete çok ciddi bir zarar olmadığına göre, ben burada geri adım atmalıyım.” demesini bilir. Zira başkalarının fikrine, hususiyle kolektif şuura, istişare şuuruna saygılı olma, peygamberlerin ahlakıdır.

*Allah Teâlâ, Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي اْلأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159)

*Bu âyet-i kerime Uhud Savaşı esnasında yaşanan geçici bir sarsıntı sonrası en kritik bir anda şeref-nüzul olmuştur. Şöyle ki: Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu.

*Hatta Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. İşte ashabından özellikle gençlerin ısrarı neticesinde Uhud’a çıkan Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaralandığı, yüzünden mübarek kanlarının aktığı, yetmişe yakın sahabe-i kiramın da (radıyallâhu anhüm) şehit edildiği bir zamanda Cenâb-ı Hak yukarıda zikredilen âyet-i kerimeyi indirmişti.

“Onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri yine onlarla müşavere et.”

*İzafi bir sarsıntının her şeyi allak bullak ettiği, bir insan olması yönüyle kalb-i nebevînin inkisara uğrayabileceği, pek çok gönlün de rencide olduğu esnada Allah (celle celâluhu) çok yumuşak bir emirle meselenin yeniden meşveret edilmesini emretmişti: Habib-i Edibim! Sen zaten katı kalbli, hırçın ve haşin olamazsın, değilsin. Öyle olsaydın bu insanlar zaten Senin etrafında kümelenip savaş meydanına kadar gelmez, etrafında hiç toplanmaz ve dağılır giderlerdi. Ey Habib-i Edibim! Bir de onların içtihat hataları oldu. Dolayısıyla فَاعْفُ عَنْهُمْ Sen affet onları! وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Ve onların affedilmeleri için Allah’tan mağfiret dile!

*Kur’ân-ı Kerim’in,  إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, okçular tepesindeki sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat, her şeye rağmen Cenâb-ı Hak istişareyi emretmişti: وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ Meseleyi bir kere daha meşveret masasına yatır, müzakereye arz et ve yapılması gerekeni etrafındaki insanlarla bir kere daha görüş!..

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Bu esnada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilahi emir gereği ashabıyla yine meşverette bulunmuş, onların gönüllerinin itminanla dolmasına vesile olmuş ve Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören Ebû Süfyan ise, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” diyerek tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti de Mekke’nin yolunu tutmuştu.

Mü’min kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğmeli ve doğru karşısında geri adım atabilmelidir!..

*Görüleceği üzere, İnsanlığın İftihar Tablosu meşverete riayet ederek kendi düşüncesinden -tabiri caizse- geriye adım atıyor. Bize ne olmuş ki bir kısım doğrularımızdan geriye adım atmayalım?!. Bu, başka insanlara saygı göstermenin, onların da doğru düşünebileceğini ve o düşüncelerin de bir işe yarayabileceğini kabul etmenin ifadesidir.

*Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.” Çünkü Kur’ân-ı Kerim, herhangi bir te’vil ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde, açık ve net olarak, istişareyi Müslümanların zarurî vasfı olarak zikretmiş ve onun, hayatın bütün birimlerinde vazgeçilmez bir esas olarak uygulanmasını inanan gönüllere emretmiştir.

*Kur’an-ı Kerim,

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (Şûrâ, 42/38) beyan-ı sübhanisiyle, meşvereti namaz ve infakla birlikte zikretmek suretiyle onun, mü’min bir toplum için en hayatî bir vasıf ve ibadet ölçüsünde bir muamele olduğunu hatırlatmıştır.

“Seni dinlemiyoruz ve sana itaat etmiyoruz!..”

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) bir gün üzerinde yeni bir elbiseyle hutbeye başlayıp “Dinleyin ve itaat edin!..” deyince, cemaatten biri “Ey Ömer, seni dinlemiyoruz ve sana itaat de etmiyoruz!” diye bağırmış ve sözüne şöyle devam etmişti: “Ganimetten herkese eşit kumaş düştüğü halde, ben o kumaşı evde evirdim çevirdim kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Ama bakıyorum ki sen kendine o kumaştan bir elbise diktirebilmişsin. Milletin malından bana yarım, sana tam; bu nasıl oluyor?” Hazreti Ömer, minberde hiç tavrını bozmadan meseleyi açıklaması için oğlu Abdullah’a söz vermiş; o da, babasına kendi hissesini verdiğini ve bu iki pay birleştirilerek halifeye bir elbise diktirildiğini anlatmıştı. İtiraz eden adam bu açıklamayla tatmin olmuş, adeta coşmuş ve memnuniyetle “Şimdi konuş ey Ömer, artık seni dinler ve sana itaat ederiz!” demişti.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا (Nisâ, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

Hazreti Ömer’in Tevazu ve Mahviyeti

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

Mütekebbir, herkesi tasmalı köle gördüğünden en küçük muhalefeti ihanet sayar!..

*Her türlü şerrin anahtarı kibir, her türlü hayrın anahtarı da tevazudur. Hazreti Pir-i Muğan’ın ifadesiyle, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir; küçüklüğün emaresi de tekebbürdür, burnunu dikmektir, kendini kast sistemine göre en üst basamakta saymak ve başkalarını da halayık gibi, kapıkulu gibi, tasmalı köleler gibi görmektir. Dolayısıyla da mütekebbir, kendisine muhalif bir şey söylenince veya yanlış bir davranışı yüzüne vurulunca, onu ihanet saymak suretiyle intikamkârâne bir duygu ve bir düşünceye kapılır; ifrit gibi o insanların üzerine saldırır. Allah parçalayıcı bir diş verse onu bile kullanmak suretiyle, bir salya verse onu da yüzlere atmak suretiyle intikam almak ister; bu hisle çok ciddi bir gerilime geçip yürür. Bu da kibrin, büyüklenmenin, egoizmin, egosantrizmin, narsisizmin dışa vurmasıdır.

*Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Rasûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye Antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve zevcesi Ümmü Seleme validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş annemiz, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki, Allah Rasûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi; ne ki, böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat Sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez Sana itaat edeceklerdir.” Allah Rasûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. Onu böyle gören sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.

*Ey meşveretsiz iş yapan Yezidler, Haccaclar, Tiranlar, Nemrutlar; bildiğine hareket eden ve müstebidâne hareket eden bahtsızlar; tagallüpte, tahakkümde, tasallutta bulunan, haknâşinas, hak bilmez talihsizler!.. Bu tablolar nuranî birer levha gibi sizin kör gözlerinize, sağır kulaklarınıza sokulsun!.. Belki kalblerinizde İslamî bir heyecan uyarır; yanlışlardan vazgeçer ve istikamete yönelirsiniz!..