Posts Tagged ‘Kitap’

SİSTEMLİ KİTAP OKUMA

Herkul | | KIRIK TESTI

Ellili, altmışlı yıllarda şöyle böyle bizim düşünce dünyamızı yansıtan, ruh ve mana köklerimize yabancı olmayan mecmuaların, kitapların sayısı bir hayli azdı. İnsan gününün beş altı saatini okumaya ayırsa piyasaya çıkan hemen her eseri okuyabilirdi. Fakat günümüzde -ister ticaret yapmak isterse ilim ve fikir hayatına katkıda bulunmak için olsun- o kadar çok eser neşrediliyor ki bunları takip etmek, okumak gerçekten çok zor. Buna karşılık insanı meşgul edecek, zihni dağıtacak meşgaleler de oldukça fazla. Bu açıdan, okunacak kitaplar konusunda olabildiğince seçici olmakta fayda var. Bizler, iman ve İslâm’la ilgili meseleleri ele alan, ruh ve mana köklerimizle irtibatlı olan eserlere öncelik vermeliyiz. En lüzumlu eserlerden başlayarak okuma faaliyetlerimizi devam ettirmeliyiz.

Kendi değerlerimiz ve düşünce dünyamız itibarıyla ayaklarımızı sağlam bir zemine bastıktan sonra, başka eserler okumada bir mahzur olmayabilir. Aksi takdirde değişik düşünce akımları karşısında başınız dönebilir, bakışınız bulanabilir, şaşırabilir ve devrilebilirsiniz.

   Okuma Seferberliği

Dinî ve millî değerlerimiz veya iktisadî ve kültürel hayatımız itibarıyla kendimiz olmanın, bütün alanlarda kendi ruh abidemizi ikame etmenin yolu, bilgili ve kültürlü olmamıza bağlıdır. Bediüzzaman da bir yerde mahiyet ve istidat itibarıyla her şeyin ilme bağlı olduğunu belirtirken (23. Söz, 1. Mebhas, 4. Nokta), başka bir yerde ise insanlığın ahir zamanda ilim ve fenlere sarılacağını ve bütün kuvvetini oradan alacağını ifade ediyor. (20. Söz, 2. Makam) Bu açıdan, kafilenin gerisinde kalmamak için çok ciddi bir okuma seferberliğinin başlatılmasına ihtiyaç var.

Kitap okuma, sadece herhangi bir ilim dalında ihtisas sahibi olan kimselerin yapması gereken bir iş değildir. Bilakis herkesin seviyesine göre mutlaka kitap okuması, kitap okuma alışkanlığı edinmesi gerekir. Biz öncelikle hava gibi, su gibi, gıda maddeleri gibi ihtiyaç duyduğumuz kitapları okumalıyız. Mesela ibadetlerimizi doğru yapabilme, dinimizi doğru yaşayabilme adına ilmihal bilgilerini çok iyi öğrenmeliyiz. Ayrıca ahlâka ve muamelata dair meseleleri iyi bilmeli, Kur’ân hakkındaki malumatımızı artırmalı, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nurefşan beyanlarına muttali olmalıyız. Hangi işle meşgul olursak olalım, yaptığımız işlerin dinin muhkematına uygun olup olmadığını test edebilecek ölçüde dinimizi bilmek zorundayız.

Bütün bunların yanında şayet tebliğ ve irşat kahramanları inandıkları hak ve hakikatleri doğru bir şekilde başkalarına nakletmek, dünya görüşlerini ve hayat felsefelerini ikna edici bir üslupla muhataplarına şerh etmek istiyorlarsa, inandıkları değerler hakkında çok daha doyurucu bilgiye sahip olmak zorundadırlar. Onlar hem dinleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmalı hem de içinde yaşadıkları dünyayı yakından tanımalıdırlar. İçinde yaşadıkları zamanın rüzgârını arkalarına almasını bilmeli ve çağın ihtiyaçlarına cevap verebilmelidirler. İşte bu da ancak ciddi bir okuma seferberliğiyle mümkün olabilir. Her şey dar bir dairede başlar, merkezde çok küçük bir açı şeklinde kendini hissettirir fakat muhit hattında kocaman bir daireye dönüşür. Siz elli kişiyle bir işe başlarsınız. Bir süre sonra bakarsınız ki o elli kişi bin kişiye ulaşmış.

Öte yandan, şayet biz okumazsak, çocuklarımızın da bizim gibi olması kuvvetle muhtemeldir. Eğer bir ailede anne-baba kitap okumuyorsa, hususi bir inayet olmadığı takdirde çocukların okuması da çok zordur. Eğer biz elimize kitabımızı alır ve okumaya başlarsak onlar da okurlar. Âdeta genetik bir kod gibi anne-babanın tavır ve davranışları, çoğu zaman çocuklara da akseder. Maalesef günümüzde anne-babalar okumaya ehemmiyet vermedikleri için çocuklar da onlar gibi oluyor. Mutlaka bu boşluğun doldurulması, bu arızanın tamir ve telafi edilmesi gerekiyor.

Sadece ailede değil, bulunduğumuz her yerde insanlara kitap okumayı tavsiye etmeli, sevdirmeliyiz. Özellikle kendi düşünce dünyamızdan dem vuran, ruh ve mana köklerimizle irtibatlı eserlerin okunmasını temin etmeliyiz. Yabancılaşma ve başkalaşmanın önüne geçmenin en önemli yolu budur.

   Dijital Dünyanın Handikapları

Dijital dünya kitap okumaya bir alternatif hâline geldiği ve bunda başarılı olduğu gibi, kitap okumanın önünde bir engel de oluşturdu. Toplum olarak bu badirenin nasıl aşılması gerektiğine kafa yormamız ve insanları yeniden okumaya, düşünmeye, müzakere etmeye yönlendirmemiz gerekiyor. Her ne kadar bilgisayar, telefon gibi cihazlar ve internet sayesinde insanlar bilgiye daha kolay ulaşıyor olsalar da, kolay ulaşılan bilgilerin zihinde yer etmesi daha zor oluyor. Bilgi geldiği gibi hızlıca gidiyor. Dolayısıyla kitabın kendisinden okuma hep bir adım önde oluyor.

İnsanın eline kitabını alıp önemli gördüğü yerlerin altını çizmesi, gerektiğinde kenarına notlar alması, tasvip etmediği fikirlerle ilgili mülahazalarını kaydetmesi, okunanların daha iyi anlaşılması ve hazmedilmesi adına çok önemlidir. Zira okumaktan maksat anlamak ve zihin açısından zenginleşmektir. Bu da ancak belirli bir emek ve ceht ortaya koymaya bağlıdır.

Burada bir hususu daha hatırlatmak istiyorum. Günümüzde internet ve televizyon gibi iletişim vasıtaları sayesinde çok şey görüyor, çok şey öğreniyoruz. Fakat insanlar bir süre sonra hiç farkına varmadan bunların bağımlısı hâline geliyorlar. Derken aktüaliteye ve eğlenceye dalıyor, kendi dünyalarından uzaklaşıyorlar. Bu tür araçları kullanırken çok dikkatli olmak zorundayız. Kendimize bazı sınırlar koymalı, yaşanması muhtemel ferdî ve içtimai dejenerasyonların önüne geçmeliyiz. Bu tür ortamlar suiistimale çok açıktır. Nitekim genç dimağlarda, ailelerde ve toplumsal hayatta meydana getirdiği yara ve tahribat da bunu gösteriyor.

Bu konuda devlete düşen sorumluluklar olduğu gibi, ailelerin de yapması gerekli olan şeyler vardır. Televizyon ve interneti kullanırken daha dikkatli ve temkinli olabilirler. Çocuklarını yakından takip ederek onların nerelerde gezindiğini, hangi sayfalara girdiğini kontrol edebilir, internet kullanımını disiplin altına alabilirler.

   Müzakereli Okuma

Okunan kitaplardan daha fazla istifade etmenin önemli bir yolu, meseleleri karşılıklı müzakere etmektir. Diyelim ki haşir mevzuunu okumak istiyorsunuz, Hz. Bediüzzaman’ın, Fahruddin er-Razi’nin, İmam Gazzâlî’nin ve İbn Sina’nın konu etrafında yazmış olduğu eserleri birlikte müzakere edebilir ve konuyu çok boyutlu ele alabilirsiniz. Şayet Ene ve Zerre Risalesini okuyacaksanız bunu Muhammed İkbal’in benliğin sırlarını anlattığı Rumûz-ı bi-Hôdî kitabıyla karşılaştırarak yapabilirsiniz. Mukayeseli okumalar sayesinde hem fikirlerin birbirine faikıyetini görür hem de konuyu daha derinlemesine kavrayabilirsiniz.

Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) meleklerin ilim talebelerini kuşatacakları ve onların üzerine sekine ineceğini anlattığı hadis-i şerifte meseleyi müzakereye bağlıyor. “Mufâale babı”ndan gelen müzakere, birden fazla insanın baş başa vererek bir meseleyi etraflıca değerlendirmeleri demektir. Müzakere, âdet kabilinden kitap okuma olmadığı gibi, birinin okuyup diğerlerinin uyuklaması da değildir. Bilakis on tane insanın kafa kafaya vererek bir konu etrafında imal-i fikir etmesi, ne anladığını ortaya koyması ve tasadüm-i efkârdan barika-i hakikatin tecelli etmesidir.

Burada tek bir usûl takip edilmek zorunda da değildir. Zira bu, zamanla insanlarda ülfet ve bıkkınlık hâsıl edebilir. Dolayısıyla yapılan müzakereden istifade edemez, o menhelü’l-azbü’l-mevruddan gerektiği ölçüde istifade edemezler. Önemli olan, herkesin yapılan işten istifade etmesini, yeni ve orijinal şeyler öğrenmenin hazzını tatmasını sağlamak ve okumayı çok saygın bir iş hâline getirebilmektir. Bu da, yapılan derslerin formatıyla sık sık oynamaya, yeni metotlar geliştirmeye bağlıdır.

   Yüksek Donanımlı İnsanlar Yetiştirme

Maalesef biz, Hz. Pir’in, bir dönem çevresindeki talebelerine hitaben söylediği, “Risaleler size yeter.” ifadesini yanlış anladık. O, din ve diyanetin ciddi tahrip edildiği, millî duygu ve düşüncenin künde künde üstüne devrildiği bir dönemde, dinin temel esaslarına ve o gün için en lüzumlu olan meseleye dikkat çekme adına bunu söylemiştir. Fakat biz, onun bu ifadesini mutlaklaştırdık, dinî ilimlere gereken ehemmiyeti göstermedik. Hâlbuki bir insan nasıl ki Risale-i Nur eserlerini okumanın yanı sıra tıp, kimya, fizik, biyoloji, antropoloji, sosyoloji, jeoloji gibi ilimlerin tahsilini yapıyor ve kimse ona bir şey demiyorsa; aynen öyle de bir ilahiyatçının da başlı başına müstakil birer alan olan İslâmî ilimlere ait temel eserleri okuması ve bu alanlarda uzmanlaşması gerekir.

Hatta bir ilahiyatçının, kendi alanıyla ilgili ilimleri tahsil etmenin yanında pozitif bilimlere ait meseleleri de icmali olarak bilmesi, en azından bu alanda da ansiklopedik bir bilgiye sahip olması gerekir. Öyle ki o, bir kimyacı veya fizikçiyle oturduğunda çok rahat bu alana ait bir meseleyi onlarla konuşabilmelidir. Çünkü hem İslâm’ı pozitif bilimlerden tecrit edemezsiniz hem de bu alanda bilgi sahibi olmadıkça derdinizi bu sahalarla iştigal eden insanlara anlatamazsınız. Cenab-ı Hakk’ın kelâm sıfatından gelen teşriî emirler, tekvinî emirleri şerh ve tavzih eder. Bunlar o kadar iç içedir ki birini diğerinden tecrit ettiğiniz takdirde her ikisinin dilini de doğru anlayamazsınız. Bu açıdan, dinî ilimlerde ihtisas yapan insanların en azından icmali olarak müspet ilimler hakkında bilgi sahibi olması gerektiği gibi, müspet ilimlerde uzmanlaşan kimselerin de dinleri hakkında o ölçüde hatta daha fazla bilgi sahibi olmaları gerekir.

Şayet dinî ilimler sahasında tahsil gören insanlar, çağımızın kucağımıza attığı problemlere makul çözümler getiremezlerse, bu sadece onların acziyet ve mağlubiyeti olarak görülmez; bilakis böyle bir yenilgi İslâm’a mâl edilir. İmam Gazzâlî’den Fahruddin er-Râzî’ye, İzz İbn-i Abdisselâm’dan İbn Hacer el-Askalânî’ye, Hz. Bediüzzaman’dan Said Ramazan el-Bûti’ye, Tantavî Cevherî’ye kadar pek çok âlimin yaşadıkları dönemde İslâm’ın doğru anlaşılması adına ortaya koydukları yorum ve fikirleri de bu istikamette atılmış adımlar olarak görmek gerekir. Onlar kaleme aldıkları çok kıymetli eserlerle din etrafında ortaya atılan şüphelere cevaplar vermiş, zihinleri meşgul eden problemlere tatmin edici izahlar getirmişlerdir.

Eğer biz de günümüz dünyasında İslâm’ın doğru anlaşılmasını ve yaşanmasını arzuluyorsak, en az onlar kadar malumat ve donanıma sahip olmak zorundayız. Bunun yolu da mevcut eğitim sistemi içerisinde hem tecrübî hem de şer’î ilimlerde mahir insanlar yetiştirmek, bunun hâsıl olması adına gerekli ortamları hazırlamaktır. Şayet biz, mezar-ı müteharrik hâline gelmiş insanları, Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği imkânları çok iyi değerlendirmek suretiyle uyandırmak ve yeni bir dirilişe vesile olmak istiyorsak, bunun yüksek donanımlı insanlara bağlı olduğunu çok iyi bilmeli, bu istikamette her fırsatı değerlendirmeli ve konumumuzun hakkını vermeliyiz.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: HER BİR İSMİNLE ŞEFAAT LÜTFEYLE!..

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Zihnin bir ameli de düşünmektir. Düşünmek bir manada; kulun kendisine nimet olarak bahşedilen dimağın şükrünü eda gayretidir. Bu kabulden hareketle; İslam dininde hakikat incilerine gavvas olma hedefiyle derinlere dalanların nefeslerinin kuvveti duaya layık, bu yoldaki cesaret ve gayretleri de tebrike şayan kabul edilmiştir.

Cesaret dedik; zira düşünmek bir yürek işidir ki bu açıdan cesaret gerektirir. Bazen bununla da kalmaz bedel ödettirir. Bu hatarlı yolun saliklerinin bu yolda mesafe kat’ etme adına en büyük müşevviki, daha müstakim bir ifadeyle; bu yolda ilerleyen insanların en büyük cesaret kaynakları da yine Kur’an-ı Kerim’dir. Zira Cenâb-ı Hak Yüce Kitabı’nı; önyargı ve taassuplarından tecerrüt etmiş olarak ona yaklaşan herkese, “evet bu kitap ilme, araştırmaya, düşünmeye, tefekküre ve üretmeye engel olmadığı gibi; mezkûr bütün bu eylemlere bizzat sevk eden bir kitaptır” dedirtecek -tabiri caizse- pasajlarla inzal buyurmuştur. İfadelerimize delaleti açısından Kur’an’ın الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ “Onlar ki, sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar”[1] ayet-i kerimesini de İslam’ın, düşünme ameliyesinin önündeki engelleri, kendisiyle bertaraf ettiği bir bürhanı olarak kabul ediyoruz.

Öte yandan; dine dair bir takım mevzuların anlaşılamamış olması yahut bu gayretler neticesinde farklı anlamaların zuhur etmiş olması, dinin -esasata dokunan sabiteler istisna tutulmak kaydıyla- medar-ı münakaşa olagelmiş meselelerinin vuzuha kavuşturulmasında bu hazinenin sunacaklarından müstağni kalamadığının ve kalamayacağının bir delilidir. Nitekim bu sistem dinin alanına giren hemen her mevzuda da azami derecede işletilmiş ve bazı hakikatlerin çehresindeki nikap bu yolla aralanmaya çalışılmıştır.

Fakat dinin alanına giren mevzuların irdelenmesinde sergilenen hassasiyet ve titizliğin lüzumu ve daima bir takım usul ve esasların göz önünde bulundurulmasının gerekliliği, bu alanda beyin teri dökenlerin omuzlarına sair alanlarda çok da gerek görülmeyen ekstra sorumluluklar yüklemektedir. Zira âlimin ortaya koyduklarıyla, din alanında bir hakikatin inkişafına vesile olması da, bir hakikatin -hafizanallah- sönüp gitmesine sebep olması da, öncesi ve sonrasıyla kıyas edilemeyecek derecede devasa bir fark ortaya koyacaktır kendi ukbası adına. O yüzden; bin yılı aşkın bir süre zarfında teşekkül etmiş olan İslam’ın düşünmede ortaya koyduğu kıstaslar; sabitelere zarar vermeden düşünebilmenin kodlarını vermektedir ki, bu kriterler hem düşüncenin tutarlılığı hem de sabitelerin sıhhatini muhafaza adına son derece önem arz etmektedir. Bu kriterlerden azade bir düşünce, yer yer değerli bir takım şeyler ortaya koysa da, bir düşünce ürünü olarak ileri sürdüğü şeyler çoğu zaman dinin esasatına dokunmuş, fikirler de iç içe çelişkilerden kurtulamamıştır.

Bu kıstaslara ehemmiyet vermeyen bir düşünce tarzının, din sahasında verilen hükümler ve varılan kanaatlerde kendini daima hissettirdiği konulardan birisi de şefaat konusudur.

“Şefaat; lügat itibarıyla, bir insanın affedilmesi için aracı olmak, bir kimseden, üçüncü bir şahsa iyilik yapmasını istemek ve bir ihtiyaç sahibinin işinin görülmesi için onun önüne düşüp yetkili makama çıkarak istirhamda bulunmaktır. Istılah açısından ise, Peygamberler, sıddîklar, şehidler, ilmiyle amel eden ihlâslı âlimler ve kâmil mü’minler gibi, Allah nezdinde bir değere ve yakınlığa erişmiş Hak dostlarının, âhiret gününde bir kısım günahkâr mü’minlerin bağışlanmaları ve bazı salih kulların da daha yüksek mertebelere ulaşmaları için Mevlâ-yı Müteâl’e yalvarmaları ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın izniyle onların ebedî saadetlerine vesile olmaları demektir.”[2]

İslam akidesine göre şefaat haktır ve icma ile iman edilmesi gerekli olan hakikatlerdendir.

Şefaat, Ehl-i Sünnet ulemasınca, ayet ve hadis-i şeriflerden hareketle beş kısımda mütalaa edilmiştir:

İnsanların bir an evvel hesaba çekilmeleri için yapılan şefaat.

Müminlerden bir topluluğun, hesaba çekilmeden Cennet’e girmesi için yapılan şefaat.

Cennetliklerin derecelerinin yükseltilmesi için yapılan şefaat.

Cehennem’e giren müminlerin oradan çıkarılması için yapılan şefaat.

Cehennem’de ebedî olarak kalanlardan, bazılarının azaplarının hafifletilmesi için yapılan şefaat.

Bin yılı aşkın süre zarfında Ehl-i Sünnet uleması beyninde şefaatin varlığı tartışma konusu olmamış ve hak olduğu icma ile kabul edilmiştir. Hatta bu mevzuda Mu’tezile dahi sınırlı da olsa şefaatin hak olduğunu kabul etmiştir. Mu’tezile’ye göre şefaat sadece “Şefaat-i uzma” olarak ifade edilen; insanların bir an evvel hesaba çekilmeleri ve Cennetliklerin derecelerinin yükseltilmesi şeklinde vuku bulacaktır. Hal böyle olunca şefaatin hak olup olmadığı mevzuunu sürekli gündemde tutan müstağrip şirzime-i kalile, bin yılı aşkın bir birikimin bütün müktesebat ve kametlerini karşılarına aldıklarını hatırlatmakta fayda görüyoruz.

Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz Ebu Said el-Hudri (radıyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar:

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

أَمَّا أَهْلُ النَّارِ الَّذِينَ هُمْ أَهْلُهَا، فَإِنَّهُمْ لَا يَمُوتُونَ فِيهَا وَلَا يَحْيَوْنَ، وَلَكِنْ نَاسٌ أَصَابَتْهُمُ النَّارُ بِذُنُوبِهِمْ – أَوْ قَالَ بِخَطَايَاهُمْ – فَأَمَاتَهُمْ إِمَاتَةً حَتَّى إِذَا كَانُوا فَحْمًا، أُذِنَ بِالشَّفَاعَةِ، فَجِيءَ بِهِمْ ضَبَائِرَ ضَبَائِرَ، فَبُثُّوا عَلَى أَنْهَارِ الْجَنَّةِ، ثُمَّ قِيلَ: يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ، أَفِيضُوا عَلَيْهِمْ، فَيَنْبُتُونَ نَبَاتَ الْحِبَّةِ تَكُونُ فِي حَمِيلِ السَّيْلِ، فَقَالَ: رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ، كَأَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ كَانَ بِالْبَادِيَةِ.

“Cehennem ehli olan cehennemliklere gelince onlar, cehennemde ne ölürler ve ne de dirilirler. Fakat bazı insanlara, günahları ya da hataları sebebiyle (cehennem) ateşi isabet etmiş olup onları adam akıllı öldürmüştür. Nihayet (yanıp) kömür oldukları zaman (onlar hakkında) şefaate izin verilecek. Gruplar halinde getirilip cennetin nehirlerine serpiştirilecekler. Daha sonra (cennetliklere hitaben): “Ey cennetlikler! Şunların üzerine su serpin.” denilecek. Bunun üzerine bunlar, sel suyunun getirip biriktirdiği toprakta açan çiçek tohumları gibi hemen yetişip bitivereceklerdir” buyurdu. (O sırada orada bulunan) topluluktan biri, “Galiba Rasûlullah (s.a.v.) çölde bulunmuş.” dedi..”[3]

***

Mezkûr hadis-i şerif mevzumuzla alakalı bizlere ulaşan sahih pek çok rivayetten sadece bir tanesidir ki Cenâb-ı Hakk’ın cehenneme girip de yanmaktan adeta kömür olmuş kullarına şefaat izni verdiğini ifade etmektedir.

Şefaatin Aklen İmkânı

Şefaatin aklen imkânını ispat mevzuunda genel de şu hakikatler isti’mal olunmaktadır ki sadece bu hakikatler dahi mevzuyu izah sadedinde zihinde suale mecal bırakmamaktadırlar:

“Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) bu âlemde icraatını sebeplere bağlı yürüttüğünü müşahede etmekteyiz. Şüphesiz ki bu, O’nun kudsî takdir ve hikmetinin bir gereğidir. Sebepleri yaratan O olduğu gibi, onları neticelerin vücuduna vesile kılan da yine O’dur. İnsanlara merhamet edip onları rızıklandıran Allah’tır; ama O, ağaç, toprak ve sâir sebepleri lütfuna vesile kılmıştır. Aynı şekilde Güneş’i de zeminin aydınlanmasına bir vesile yapmıştır. Rızık ve ışık gibi maddî ihsanlarına böylesine sebepler yaratan Allah’ın mânevî ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması aynı şekilde makul görülmelidir.

İnanan insanlar -Kur’ân’dan almış oldukları bilgiyle- bilirler ki, hidâyet Allah’tandır. Yine ondan aldıkları ders ile bilirler ki, bu hidâyete vesile kılınan da öncelikli olarak nebilerden başkası değildir.[4] Bilinen bu gerçekten hareketle konuyu şu noktaya taşımak istiyoruz: Hidâyet, şefaatten çok daha önemli ve neticesi çok daha büyük bir hâdisedir. Çünkü imanla ahirete göçmüş bir insanın -işlediği günahlarından dolayı yolu geçici olarak Cehennem’e uğramış bile olsa- sonunda Cennet’e gireceği hadîs-i şerîflerde açıkça belirtilmiştir;[5] ancak hidâyet olmaksızın şefaatin bir mânâ ifade etmeyeceği açıktır. Bu da gösteriyor ki, bir insan için hidâyet şefaatten çok daha önemlidir. Konuya bu açıdan bakıldığında da, insanlar için hayatî olan bir nimete (hidâyete) vesile kılınan bir peygamberin, insanların belli günahlarının affına vesile kılınmasının dinin ruhuna ters gelebilecek ve akılca garipsenecek bir tarafının olmadığı anlaşılacaktır.

Bu cümleden olarak denilebilir ki, peygamberlere ve salih insanlara verilecek olan şefaat izni, kendisini bize ‘..Rahmetim her şeyi kaplamıştır.’[6] şeklinde tanıtan yüce Allah’ın hesap sonrası tecelli edecek olan hususi bir rahmetinden/fazlından başka bir şey değildir. İşin esasına bakılacak olursa, affetmeyi murad eden ve buna izin veren Allah’ın kendisidir; yani, bu hâdise O’na rağmen değildir. Ancak O bu hususi lütfunu, başta Hz. Peygamber (sas) olmak üzere, katında makbul diğer bir kısım insanların vesilesiyle gerçekleştirmeyi dilemiştir.

Bununla, şefaat edecek olanların, nezdindeki değerlerinin bütün insanlara ilân edilmesi ve onlara bir nevi şeref ve pâye verilmesi gibi bir kısım hikmetler gözetilmiştir.”[7]

Şefaatin Naklen İmkânı

İslam ulemasınca Kur’an’ı Kerim’de şefaati mevzu edinen yirmi sekiz ayet-i kerime vardır ki bunları da dört kategoride cem’ etmek mümkündür:

Putların şefaatini/aracılığını reddeden ayetler.

Şefaatin hak olduğunu ve vuku bulacağını bildiren ayetler.

Hakk’ı inkâr edenler için şefaatin mümkün olmadığını bildiren ayetler.

Şefaat mevzuunda yanlış anlaşılan ayetler.

Şefaat mevzunda yanlış anlaşılan ayet-i kerimelerden birisinin izahı ile mevzumuzu örneklendirmek istiyoruz:

“Kur’an-ı Kerîm’de şefaatle ilgili birçok ayet vardır ki bunlar, şefaat izninin çıkmasından evvelki zaman dilimiyle alâkalıdır. Bu ayetlerde, sorgulanma ve yargılanmaya eli/heybesi boş olarak gelen inkârcıların acıklı durumları müminlerin dikkatine arz edilir:

‘Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık verdiklerimizden Allah yolunda infak ediniz. Kâfirler ki onlar kendilerine bütünüyle yazık edenlerin (zalimlerin) ta kendisidir.’[8]

Hitabın ‘ey iman edenler’ diye başlamasının bir kısım zihinlerde yanlış algılamalara sebep olduğu görülmektedir. Dikkat edilirse bu ayet, ‘Kâfirler ki onlar kendilerine tümüyle yazık edenlerin (zalimlerin) ta kendileridirler’ şeklinde bitirilmektedir.

Allâme Hamdi Yazır bu ayetin yorumunda şöyle der: ‘O gün bütün dostlar birbirlerine düşman kesilecek, şefaat kapıları kapanacaktır, bu felâketlerden ancak iman edip vazifesini yapan ve önceden korunan muttakiler müstesna olacaktır. Binaenaleyh böyle bir korunmayı elde etmek ve o felâketten uzak kalmak için müminler, o gün gelmeden evvel görevlerini eda etmeli; Allah namına infaklar yapmalı, seve seve zekâtlarını vermeli, kardeşlik bağlarını güçlendirerek ve cemiyetlerini tanzim ederek hazırlanmalı, uyumayıp uyanık bulunmalıdırlar. Kâfirler gibi Allah’ın emirlerine muhalefet edip de kendilerine yazık etmemelidirler.’[9]

Şu hâlde ‘bu ibareler, şefaati müminler açısından imkânsız kılmaktadır’ denemez. Zira bu ifadelerle, inkârcıların, hesap günü içine düştükleri acınacak duruma müminlerin de düşmemeleri için infak gibi, dinin amelî esaslarının gereğini yerine getirmelerine dikkat çekilmektedir. Bir diğer ifadeyle, bu minvalde nazil olan ayetlerle ‘herhangi bir iltimasa ve yanlışlığa meydan vermeksizin amellerin karşılıklarının sahiplerine olduğu gibi bildirileceği zorlu hesap gününde, müminlere, başkasının yardımına bel bağlamadan, dünyada iken elinden geldiğince hayırlı ameller işlemesi’ öğüdü verilmektedir.

Sonuç itibariyle; şefaatin vukuu ve vukuunun mahiyeti, ne şekilde olursa olsun Kur’an ayetleri ve hadis-i nebevide ispat edilmiştir. Bu mevzuda başta Sahibu-ş Şefêa Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) olmak üzere, Allah’a kurbiyet kesbetmiş diğer salih kullara da bu yetkinin verileceği noktasında şüpheye mahal yoktur.

Münkirler ise daha en baştan kendilerini bu rahmetin dışına itmişlerdir.

Öte yandan; “Bir müminin, sırf şefaate güvenerek kendisinden istenilen ameli/pratiği terk etmesi, her şeyden önce Allah’a karşı bir saygısızlıktır; zira O (celle celâluhu), insanların her an yardım ve rahmetine muhtaç olduğu; bu itibarla da şükre yegâne layık yüce bir Varlık’tır. Bu gerçeğin farkında olmak kaydıyla, bir mümin, şefaat inancını her an gönlünde hissedebileceği bir ümit olarak taşıyabilir. Bunun ötesi tefrit veya ifrata çıkar. Şunu da ifade etmeliyiz ki, şefaati kabul edenlerin kaybedecekleri, inkâr edenlerin de ahirette kazanacakları bir şey olmayacaktır.”[10]

Giriş kısmında zikredilen, kaynaklarımıza mezkûr disiplinler çerçevesinde yaklaşamıyor olmanın neticesi; Kur’an ve ehadis-i nebeviye gibi bu iki şahdamara, heva ve hevesimizin hırıltılarını söylettirmek olur ki bunun ne ilimle ne de ilmilikle alakasının olmadığı açıktır.

“Nûr-ı âlemsin bugün hem dahi mahbûb-ı Hudâ

Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüda

Gitmesin nam-ı şerîfîn bu dilimden dem-be-dem

Dertli gönlüme devadır can bulur ondan ‘safa’

Umaram her bir adın başka şefaat eyleye

Ahmed ü Mahmûd Ebu’l-Kâsım Muhammed Mustafâ”[11]

            Sefa Salman

[1]. Zümer suresi, 39/18.

[2]. M. Fethullah Gülen, Kalp İbresi

[3]. Sahih-i Müslim, İman 304.

[4]. Şûrâ suresi, 42/52.

[5]. Buharî, Tevhid 66.

[6]. A’raf suresi, 7/156. Ayrıca bkz., Ğafir suresi, 40/7.

[7]. Yeni Ümit Dergisi, İslam’da Şefaat İnancı

[8]. Bakara suresi, 2/254.

[9]. Yazır, Hak DiniKur’an Dili, II, 848.

[10]. Yeni Ümit Dergisi, İslam’da Şefaat İnancı

[11]. Kanunî Sultan Süleyman Hazretleri