Posts Tagged ‘ismet’

KULLUK ADINA ÖLÇÜLER

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan kulluk hayatında ne yeise (ümitsizliğe) düşmeli ne de kendine aşırı güvenmelidir. O, işlediği cürümlerin her daim farkında olmalı ve Allah’ın mücrimlere de güzel işler yaptırabileceğini hiç aklından çıkarmamalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve teveccühlerini kendinden bilmez. Nail olduğu güzellikler karşısında şöyle der: “Normal şartlarda bu kirli zeminde, bu çorak arazide bu çiçekler, bu güller bitmezdi. Demek ki Allah’ın hususi bir teveccühü söz konusu!” Kendine böyle bakan, hem mazhar olduğu nimetlere şükürde kusur etmez hem de gurura girmez.

Çok küçük şeylere büyük işler gördürmesi, Allah’ın büyüklüğünü gösterir. O, sürçmüş, düşmüş, kırılmış, dökülmüş ve perişan hâle gelmiş sıradan insanlara bile fevkalâde büyük işler gördürebilir, onun eliyle bir beldeyi, bir ülkeyi ihya edebilir, sa’y ve gayretini semeredar hâle getirebilir. İnsan, kendi eliyle ortaya çıkan olağanüstü mazhariyetleri görünce, inhiraf etmemeli ve sapkınca düşüncelere kapılmamalıdır.

   Kazanma Kuşağında Yaşanan Kayıplar

Elde edilen başarı ve muvaffakiyetler karşısında istikameti koruyabilmek hiç de kolay değildir. Niceleri burada imtihanı kaybeder. Mesela etrafına on tane insan toplayan biri, kendini veli görmeye başlar. Hele bir de etrafındakilerin pohpohlaması ve uçurması söz konusuysa iş burada da kalmaz; birilerinin hüsnüzanlarına binaen kendisine verdiği makamlara sahip çıkarak gözünü kutupluğa, gavslığa diker. Belki de böyle bir zavallı, kendini, kutbiyet ve gavsiyeti cem etmiş biri olarak görür. Hatta burada da durmayarak mehdiyet, mesihiyet iddialarına girer, yerde yürümeye hakkı olmadığı hâlde kendini göklerde uçuyor gibi görür ve derken kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşar. Evet, bazen Allah’ın en büyük ihsanı, ikramını hissettirmemesidir.

Tekrar başa dönecek olursak, işlediği hata ve günahların farkında olan ve bunları hiç aklından çıkarmayan bir insan büyük iddialara girmez. Değil gavslık ve kutupluk gibi yüksek makamlara sahip çıkmak, sıradan insanlığı bile kendine çok görür. Çorak arazilerin gülistanlığa döndüğünü gördüğünde, “Benden bir şey olmaz ama her nasılsa Allah yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der.

Bunları söylerken, tarihte bazı melâmilerin yaptıkları gibi de yapmamak gerektir. Onlar, bâlâ-pervâzâne (kendini olduğundan büyük görüp, büyük gösteren) iddialardan kaçınmak ve haddini bilmek için günah işlemenin lazım geldiği şeklinde bir hataya düşmüşlerdir. Bu da farklı bir inhiraftır. Mü’mine yakışan tavır, bir taraftan kirlenmeme adına kılı kırk yararcasına bir hayat yaşaması, diğer yandan da mevcut kirlerini görebilmesidir. Esasında insanın farkına varmadan işlediği cürümler, mesela bir yanlışa kulak kabartması, bir günaha adım atması, yalan bir söz söylemesi böyle bir muhasebe adına yeter de artar. İşlediği tek bir hatanın akabinde bin defa tövbe etmiş olsa bile, günahını hiç unutmamalı ve sürekli mülâhazalarında canlı tutmalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın onun sa’yine lütfettiği başarıları kendinden bilmez.

İsmet mülahazası, yani kendini günahsız ve hatasız görme, insan adına çok tehlikelidir. En önemli vasıflarından biri “ismet” olan enbiya-i izam dahi Allah karşısında tir tir titremiş ve hiçbir zaman gevşekliğe düşmemişlerdir. Bu açıdan insan, bu mülâhazaya karşı ilan-ı harp etmelidir. Bir taraftan iradesinin hakkını vererek ismet yolunda ölesiye bir ceht ve gayret sergilemeli ama diğer yandan da hiçbir zaman pir u pak olduğunu düşünmemelidir.

Evet, insanın haddini bilmesi çok önemlidir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir söz nakleder: ﻃُﻮﺑَﻰ ﻟِﻤَﻦْ ﻋَﺮَﻑَ ﺣَﺪَّﻩُ ﻭَﻟَﻢْ ﻳَﺘَﺠَﺎﻭَﺯْ ﻃَﻮْﺭَﻩُ “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 158) Hepimiz etten, kemikten yaratılan insanlarız, nefis taşıyoruz. Sürekli bizi yoldan çıkarmaya çalışan bir şeytan var. Çok temiz bir toplum içinde neş’et ettiğimiz söylenemez. Gezip dolaştığımız sokaklar, belvâ-i âm sayılabilecek (kaçınılamayacak) ve paçaları kirletecek kirlerle doluydu. Hatta bazılarımız itibarıyla değil paçalarımızın kirlenmesi, belki gırtlağımıza kadar kirlere battık. Bu hâlimizle bizden bir şey olması mümkün değildi. Ne var ki Allah’ın öyle engin bir rahmeti var ki, bizim gibi mücrimlere bile çok güzel işler yaptırdı.

Evet, nail olduğu lütuf ve nimetlerin Allah’tan geldiğinin şuurunda olan biri, haddini aşmayacak ve boyunu aşkın iddialara girmeyecektir. Meselelere böyle hâlis bir tevhid ufkuyla bakabildiğimiz sürece, Allah da ihsan ve lütuflarını devam ettirecektir.

Öte yandan insan, işlediği günahların kendisini yeis bataklığına sürüklemesine de müsaade etmemelidir. Gırtlağına kadar levsiyat içinde dolaşmış biri dahi, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümit kesmemelidir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtu ve’s-selâm), günah işleyen biri hakkında uygunsuz laflar edildiğini duyunca hemen müdahale etmiş ve onun, Allah ve Resûlü’nü sevdiğini söylemiştir. Dolayısıyla insan, geçmişte işlemiş olduğu hata ve günahların büyüklüğüne bakmadan Allah ve Resulüllah’ı sevmeye ve onların yolunda olmaya gayret etmelidir. “Ey Allah’ım, biliyorum ki benim i’rapta mahallim yok[1] ama Sen o mahalli verirsin!” diyerek büyüklüğü ve yüceliği, ulûhiyet ve rubûbiyet dairesinin biricik sultanı Allah’a verebilmeli; o daireye en büyük çağırıcı Hz. Muhammed Mustafa’ya (aleyhis’salâtü ve’s-selâm) bağlılık ve sevgisini devam ettirmelidir.  Eğer yapabiliyorsa Allah’a ve Resûlü’ne karşı sevgisini münacat ve naatlarla seslendirmelidir. İşlediği cürümler buna mâni olmamalıdır. Şeytan ve nefis, bu cürümleri gerekçe göstererek insana, kendini çok uzaklarda gösterebilir. Fakat o, duygu ve düşünceleriyle hep yakınlarda dolaşmasını bilmelidir.

   Narsist Ruhlar

Tarihte yaşamış hak dostlarına bakıldığında, onların, muhasebe endeksli olarak kendilerini yerden yere vurdukları ve kendilerine bir kıymet-i harbiye vermedikleri görülür. Asıl büyüklük buradadır. Benlik iddiasında bulunan insanların bir şey olması mümkün değildir. Enaniyet sahibi ve bencil insanlar sürekli kendilerini ifade etme ve farklılık ortaya koyma lüzumu duydukları için bir türlü fantezilerden sıyrılamazlar. Onlar, herkesin söylediği, herkesin inandığı fikirleri konuşmaktan hoşlanmaz, orijinalite ve farklılık ortaya koyabilme adına sürekli marjinal fikirler arkasında koşarlar. Dikkatleri üzerlerine çekebilme ve başkalarında hayranlık uyarabilme adına sıra dışı mütalaalar ortaya koymaya çalışırlar. Arzu ettikleri beğeni ve takdiri toplayamadıklarında çıtayı daha da yükseltirler. Hatta kendilerini pazarlama noktasında doğruların yetersiz kaldığı yerde, malzeme olarak yalanı kullanmaktan da kaçınmazlar.

Kendine, kendi düşüncelerine, kendi edasına, kendi endamına meftun bu tür narsist ruhlar, başkalarını da başkalarının yaptıkları şeyleri de beğenmezler. Bunların bir şeyle tatmin olmaları da zordur. Sürekli zikzak çizer, daldan dala sıçrarlar da ömürleri boyunca bir baltaya sap olamazlar.

Oysaki insanoğlunun varlığı bir damla suyla başlamıştır. Allah, onu yokluktan varlığa çıkarmıştır. Çoğumuz, dönüp sergüzeşt-i hayatımıza baktığımızda ve yaptığımız hata ve yanlışları düşündüğümüzde, yüzümüze bakılacak hâlimizin olmadığını görürüz. Allah bizi kul yaratmıştır. Bu sebeple insanın asıl büyüklüğü de Allah’a kulluğundadır. Ona düşen vazife, Allah’ın kendisini insan yaratmasıyla iktifa etmesi ve en büyük izzet ve şerefi O’na kullukta aramasıdır. İnsan, Allah’ın cebr-i lütfi olarak kendisine ihsan ettiği maddi-manevi bütün mevhibelere şükürle mukabelede bulunmalı ve bunları ubudiyetle inkişaf ettirmeye çalışmalıdır.

   Tevazu Kahramanları

Allah, mütevazi insanları tutar ve layık oldukları yere yükseltir. Tohum, toprağın bağrına düşmeyince mazhar-ı feyz olamaz. Yüzü yerde olanları Allah, ekstradan lütuflarıyla öyle kamet-i bâlâlar hâline getirir ki, onları insanlığa rehber kılar. İşte Şâh-ı Geylânî, işte Muhammed Bahâuddin Nakşibendî, işte Hasan eş-Şazilî, işte Abdülkadir el-Geylâni, işte Hz. Pir-i Muğan! Aradan asırlar geçmesine rağmen bu zatları hayırla yâd ediyor ve onların geride bıraktıkları âsâr-ı bergüzide ile yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Bunların her birinin unutulmayan simalar hâline gelmelerinin önemli bir sebebi, mahviyet, hacalet ve tevazu kahramanları olmalarıdır. Onlar bütün himmetlerini -kendilerini değil- Allah’ı ispat etmeye verdikleri için, Allah da onlara bir vücud-u câvidân (daimi, bâki mevcudiyet) vermiş, onlar adına gönüllerde sevgi vazetmiştir. Onlar tevhid hakikatini ispata koştukları için Allah da onları tespit etmiş (sabitkadem kılmış), her birini sizin ufkunuzu aydınlatan ve size yol gösteren birer rehber hâline getirmiştir. Aradan asırlar geçmesine rağmen biz hâlâ onların evratlarını (günlük okunması âdet haline getirilen dua) okuyor, onların geride bıraktıkları eserler vasıtasıyla günümüzün problemlerine çare bulmaya çalışıyoruz. Bundan daha güzel tespit olur mu?

En tehlikeli şey, insanın hesabının sorulmayacağını zannettiği şeyleri yapmasıdır. Mesela bazen yaptığımız salih amelleri kendimize bağlı yapar ve farkında olmadan onları kirletiriz. Şayet yaptığınız işleri, “eşi menendi yok” mülahazasıyla yaparsanız, bu dünyada ruhî ve kalbî hayatınızı felç eder, ahirete de bir şey bırakmamış olursunuz. Eğer söz O’nun etrafında cereyan ediyor ve yapılan hizmetler O’nun adına yapılıyorsa orada sizin kendinizi silmeniz gerekir. En zor şey de insanın kendini silmesidir. İnsan, pek çok şeyin üzerine bir çarpı çekerek onu yok sayabilir. Fakat kendi üzerine çarpı çekmesi hiç de kolay değildir. Ademoğlunun en büyük problemi, yine kendisidir. Hatta bunları nazari olarak konuşmak, anlatmak da kolaydır. Asıl mesele insanın his ve düşünce dünyasında olup bitenlerdir.

Bütün bu konularda yenilenmeye çok ihtiyacımız var. Hemen her gün bir kere daha düşünce ve mülahazalarımızı endazeden (ölçüden) geçirmeli, mihenge (kriter) vurmalı ve ne olduğumuzu, nerede durduğumuzu ve nasıl bir halde bulunduğumuzu gözden geçirmeliyiz. Yoksa inhiraflar kaçınılmaz olur. Bundan daha tehlikelisi de çok defa içine düştüğümüz inhirafın, inhiraf olduğunu dahi fark etmememizdir. Çok ciddi kaymalar yaşadığımız, gazab-ı ilâhiye doğru yürüdüğümüz hâlde kendimizi emniyette görmemizdir.

Çoğu zaman aklımızı ve hislerimizi kontrol edemiyor, ne tür kurgu ve planların arkasından koştuğumuzu bilemiyoruz. Mesela dünyayla ilgili meselelerde tamahkârlığa (aç gözlülük) girebiliyor, kazanma hırsıyla oturup kalkabiliyoruz veya yaşama tutkusu bütün benliğimizi sarabiliyor. Bu tür duygu ve düşüncelerin büyük günah cetvelinde bir yeri olmasa bile, durduğumuz yer itibarıyla Allah’a karşı düpedüz saygısızlık olduğunda şüphe yoktur. İşte bütün bu tehlikelerden uzak durma adına sürekli Allah’la münasebetlerimizi gözden geçirmeli ve doğru kulluk tavrını ortaya koyabilmeliyiz.

[1] “İ’rabda mahallim yok” tabiri Arapça’daki bir gramer kaidesinden alınmış idyumdur. İnsanın değersizliğini ifade için kullanılır.

***

Not: Bu yazı, 10-11 Haziran 2009 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

Kırık Testi: İrşad Mesleği ve İffet Surları

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Peygamber yolunun temsilcilerinde bulunması gereken iffet anlayışı nasıl olmalıdır?

Cevap: Bütün peygamberler, hayatlarını, gökler ötesinin mesajlarını insanlığa sunma istikametinde kullanmış, bunun karşılığında kimseden bir beklentiye girmemiş, tevazu ve mahviyetle hayatlarını sürdürmüş, israftan uzak durmuş, kanaatten ayrılmamış, züht içerisinde basit ve sade yaşamışlardır. Vâkıa, Hazreti Davud (aleyhisselâm) ve Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) gibi bazı peygamberlere saltanat da verilmiştir. Fakat onlar asla mütevazı hayatı terk etmemiş, sahip oldukları bütün imkân ve gücü, o gün için hak olan dini bayraklaştırma istikametinde kullanmışlardır. Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği saltanat, onların ne başlarını döndürmüş ne de bakışlarını bulandırmıştır. Evet, onlar, hiçbir zaman iffet ve ismetlerine toz kondurmamış, çevrelerine hep güven telkin etmiş, hayatları boyunca peygamberlik sıfatlarına sadık kalmışlardır. Bu açıdan peygamber yolunda yürüyen insanların o yolun hakkını vermelerinin şartı da, peygamberlerin ayrılmaz vasfı olan bu sıfatlarla donanmaktır. Bu yolda yürümeyenlerin ise, irşad ve tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri bir yana, Müslüman olsalar dahi yer yer şeytan güzergâhına girme ihtimali vardır.

Kirlenen Sadece Senin Adın Olmaz

İrşad yolunda koşturanlar, bilhassa âli bir heyet içinde yer alıyorlarsa, işledikleri günahlar, hatta iffet ve sadakatlerine dokunacak küçük hatalar bile içinde bulundukları heyetin bütününü mahcup duruma düşürebilir. Çünkü böyle bir heyet, tıpkı bir vücut gibidir. Onun herhangi bir uzvuna çamur sıçradığında, netice itibarıyla bütün bünye bundan rahatsızlık duyar. Dolayısıyla paçasına çamur sıçrayan bir insan, “Yüzüme, elime, gözüme sıçramadığı için bir mahzuru yok.” diyemez. Aynı şekilde herhangi bir camiaya mensup olup gözünü, kulağını, elini, ayağını, dilini kontrol edemeyen, meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmeyerek kenarından köşesinden bile olsa gayr-ı meşru daire etrafında gezen bir kişinin, “Ben, topuktum, ayaktım, dizdim.. Bana sıçrayan levsiyattan başkalarına bir zarar gelmez sandım.” demesi doğru değildir.

Bu açıdan hakka hizmet yolunda koşturanlara düşen vazife, üzerlerine çamur sıçratmama konusunda fevkalâde hassas yaşamak, hep tertemiz kalmaya dikkat etmek; yerken içerken, otururken kalkarken, el, ayak, dil ve göz gibi uzuvlarını kullanırken hep iffet dairesi içinde kalmaktır. Hak ve hakikate tercüman olmaya çalışan hakikî bir mürşid, iffet mevzuunda ellerini kaldırıp çok rahat, “Allah’ım! Eğer Senin sevmediğin bir şeye göz dikecek, kulak kabartacaksam, canımı al!” diyecek kadar mefkûresine sadık kalmalı, kararlı durmalı, yiğitçe davranmalı ve asla İslâm’ın çehresini kirletmemeli, üzerine bir şey bulaştırmamalıdır. Zira irşad yolunun gerçek temsilcileri olan peygamberler ismet ve iffetlerini muhafaza konusunda o kadar hassas hareket etmişlerdir ki, belva-i amm nevinden dahi olsa eteklerine zerre kadar çamur sıçratmamış, namuslarına zerre kadar toz kondurmamışlardır.

“Allah’ım Benimle Arkadaşlarımı, Arkadaşlarımla da Beni Mahcup Etme!”

Bu konuda gerekli hassasiyeti göstermeyen bir insan umumun hukukuna tecavüz ediyor ve onlara, tıpkı bir şeytan gibi zarar veriyor demektir. Dolayısıyla da, camianın bütün fertleri, “Hakkımı helâl ettim.” demedikten sonra böyle bir kişinin Cennet’e girmesi şüphelidir. Bu sebeple biz dualarımızda sürekli, “Allah’ım benimle arkadaşlarımı, arkadaşlarımla da beni ve arkadaşlarımı mahcup etme!” diye yalvarıp yakarmalıyız.

Maalesef günümüz dünyasında Müslüman geçinen öyle insanlar öyle mesâviler irtikâp ettiler ki, bunlar karşısında bir asa gibi iki büklüm oluyor ve “Keşke nefislerine uyup bunu yapmasalardı! Keşke iffet ve sadakat mevzuunda ölüp ölüp dirilselerdi ama bu levsiyatın içine girmeselerdi!” diye kıvrım kıvrım kıvranıyorsunuz.

Konuşmada İffet

Öte yandan bizim gibi sıradan insanlar için geçerli olmasa da, belirli konumda bulunan insanların, konuşacağı şeyleri gözlerinin içine bakan insanların hatırına on defa düşündükten sonra konuşmaları gerekir. Onlar, konumlarının gereği, ağızlarından çıkmadan önce her bir sözü on defa düşünmeli, hecelemeli ve daha sonrasında bir şiir mısraı gibi halka sunmalıdır. Çünkü muhataplar tarafından nasıl algılanacağı, ne türlü tepkilere sebebiyet vereceği hesaba katılmadan söylenen sözler, bazen sinelerde bir mızrak gibi yara açar ve çoğu zaman bu yaraların tedavisi çok zor olur. Hatta bazen düşünülmeden söylenilen sözler ihtilâf ve iftiraklara da sebebiyet verebilir. Zira kimi zaman tek bir söz iki topluluğu karşı karşıya getirir ve vuruşturur; kimi zaman bir cümle bir milleti batırabilir.

Cennet’in Temel Unsurları Olan Yitik Değerlerimiz

İffet, ismet, sadakat ve vefa maalesef bizim yitirdiğimiz değerlerimizdir. Bunlar yitirdiğimiz cennetin temel unsurlarıdır. Şayet siz yeniden bir cennet kurmayı düşünüyorsanız, kuracağınız bu cennetin temel malzemesini bunlar oluşturmalıdır. Zaten bu medeniyet binasının mimarisi çok önceden peygamberler tarafından çizilmiştir. Daha sonraki zamanlarda, çağın ihtiyacına göre tecdit gerektiğinde, müçtehit, müceddit, evliya ve asfiya tarafından farklı resim kareleriyle bir kere daha bu mimarî nazarlara arz edilmiş ve âdeta muhataplara şu mesaj verilmiştir: “Eda ve endamınızı bir kere daha bu çizgilere göre ayarlayın. Çünkü gerçek kulluk anlayışı bu mimariye uymaktan geçer.”

Merhum Seyyid Kutup, “Nerede biz, nerede hakikî Müslümanlık!” demişti. M. Akif’in konuyla ilgili sözleri ise daha ağırdır:

“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile;

Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile,

Kaç hakikî Müslüman gördümse, hep makberdedir,

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”

Bunları söyleyerek kimseyi ümitsizliğe düşürmek istemem. İnsan daha baştan yeis kapılarını arkasına kadar sürgülemeli ve asla ümitsizliğe düşmemelidir. Fakat bunun yanında insan, sık sık kendini murakabeye tâbi tutmaktan da geri durmamalıdır. Çünkü burada hesaplı yaşarsanız, öbür tarafta altından kalkamayacağınız hesaplarla karşı karşıya kalmazsınız. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Benden sonra peygamber gelseydi bu, Ömer olurdu.” (Tirmizî, menâkıb 17) buyurduğu o büyük insan, “Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.” (Tirmizî, kıyâmet 25) mülahazasıyla hayatını hep muhasebe şuuru içinde geçirmiştir.

Bu itibarla insan, ciddî bir matematik mantığına göre hayatını tanzim etmelidir. Çünkü bir tarafta, birleri on, onları yüz, yüzleri de bin yapma imkânı varken, diğer yandan yapılan küçük bir hata ile bütün bunların heba edilmesi ihtimal dâhilindedir. Başka bir ifadeyle insan, hayatını ciddî bir hesaba bağlı yaşadığı takdirde birleri bin yapabilecekken, hesapsız yaşadığı takdirde, çok küçük hatalarla yıkılabilir. Bundan dolayıdır ki ruhlarımıza ışık saçan Hazreti Pîr-i Muğan, “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma! Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma!” (Lem’alar s.169-170 (On Yedinci Lem’a)) diye ikazda bulunmuştur.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, harama bakmanın, şeytanın zehirli oklarından bir ok olduğunu ifade buyurmuştur. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/173) Çünkü bazen göz bakar, ayak ona doğru adım atar, el uzanır ve neticede bohemliğin en utandırıcısı yaşanabilir. Şayet o kişi bir camiaya mensup ise, onun işlediği münkerat, bütün camiaya mâl edilebilir. Günümüzde bu tür düşmeler gerçekleşsin ve bununla koskocaman bir heyeti suçlama imkânı doğsun diye fırsat kollayan insanların varlığını da hesaba katacak olursak, bu konuda çok daha dikkatli olunması gerektiği anlaşılacaktır.

Emaneti Muhafaza

O hâlde gelin Allah aşkına, bütün bir heyeti mahcup edecek bu türlü densizliklere girmemek için sur üstüne surlar, kale üstüne kaleler oluşturalım. Bununla yetinmeyip üst üste kapılar koyalım. Şeytanın aveneleri geldiği zaman da, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyelim. Böylece bulunduğumuz konumda Allah’ın izniyle emn ü eman içinde irşad ve tebliğ vazifesini yerine getirelim.

Allah’ın bize lütfetmiş olduğu dünyayı ve onun içindeki bir kısım güzellikleri nefsimize uyarak yıkmayalım. Hakikaten Cenâb-ı Hak, bugün birbirini bile tanımayan inanan gönüllere, süper güçlerin bile elde edemediği, Devlet-i Âliye-i Osmaniye’ye bile müyesser olmayan nice inkişaflar lütfetti. Mazhar olduğumuz bu kadar nimet için başka hiçbir şey söylemeden oturup kalkıp “Elhamdülillâh” desek, yine de bunların karşılığını vermiş olmayız. Kaldı ki Sadî, her nefeste iki şükrün vacip olduğunu söylüyor. Bahsettiğimiz lütuf ise, bir nefesin çok ötesinde bir mazhariyettir.

Hâsılı yük ağır, emanet çok muhterem. Bu emaneti elli koruma ekibiyle götürseniz, yine de yeterli olmaz. Zira bu emanet, Allah’ın emaneti, Resûlullah’ın emaneti, mücedditlerin ve selef-i salihînin emaneti. O hâlde gelin Allah aşkına, insanımızı mahcup etmeyelim bu mevzuda! İffetimizle yaşayalım, arzularımızı gömelim, gömmekle de yetinmeyelim, üzerine kayalar koyalım. Böylece imanımızı muhafaza altına alalım, ahiretimizi mahvetmeyelim. Fırsat doğunca keselerini, cüzdanlarını, çantalarını doldurmak suretiyle ahiretlerini mahvedenler gibi olmayalım. Dünyayı her şey sananların aldandığı gibi biz de aldanmayalım. Karunlaşanlar gibi karunlaşmayalım; firavunlaşanlar gibi firavunlaşmayalım. Bilâkis Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi hareket edelim!

BAMTELİ: HÜSNÜZAN SURLARINI YIKTILAR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Hâl ile Hallolmayacak Mesele Neredeyse Yoktur; Yeter ki İstikâmet Üzere Olunsun!..

*Hal ile hallolmayacak mesele yoktur. Evet, temsil ile hallolmayacak mesele -çok azı müstesna- yoktur. Günümüzün insanının her şeyden daha ziyade -zannediyorum- ekmek kadar, su kadar, hava kadar hal görüntüsüne, hal resmine ihtiyacı var.

*Parlak laflar, edebî sözler, beliğâne beyanlar havada uçuşuyor. Fakat hepsi uçup gidiyor. Tesir edecek, gönüllerde mâkes bulacak bir şey varsa, o da istikamet, hal, temsil ve bunlarda devamdır. Zikzak çizmeme! Ortalama ömür elli sene, altmış sene, yetmiş sene, seksen sene.. ne derseniz deyin, bin sene olsa; bin sene nabzınızı tutsalar, bin sene kalbinize kulak verseler, inhiraf yaşamadan hep aynı şeyleri soluklama.. önemli olan budur!..

*Zikzaklar, gözleri sizin üzerinizde olan insanları şaşkınlığa sevk eder. “Acaba bunların hangi halleri doğru? Sözleri mi doğru, tavırları mı?” derler. “Bunların, ‘Müslümanız, milliyiz, geçmişten tevârüs ettiğimiz şeylere saygılıyız’ dedikleri halde, haramîlerden farkları yok. Bohemce yaşıyorlar. Dünyayı her şey görüyorlar. Bu tavırlardan, bu sözlerden hangisine inanacaksınız?” diye düşünürler.

*Devam ve temâdî; güven, itmi’nan ve kararlı durmaya vesile olur. İmam ne ölçüde namaz kılıyorsa, cemaat de o ölçüde ona uyar. Fatiha’yı okudu mu, okumadı mı? Rükûda bir kere “Subhâne Rabbiye’l-Azîm” dedi mi, demedi mi? Secdede bir kere “Subhâne Rabbiye’l-A’lâ” dedi mi demedi mi? Yıldırım hızıyla namaz kıldıran insanların arkasında olan kimseler de öyle namaz kılarlar. Ona kılma denir, ikâme etme denmez. Ona şekil denir, ibadet adına folklor denir; kültür ortamında elde edilen namaz şeklinde bir kısım beden eğitimi denir ona. Bunlar önemle üzerinde durulması gerekli olan şeylerdir: İstikamet, doğruluk, iffet, ismet, güvenilirlik…

En Can Alıcı Hasımlar Dahi İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Emniyet ve Güven İnsanı Olduğunu İtiraf Ediyorlardı

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, o sıkıntılı dönemden sonra çevresinde daha ziyade müessir olan faktör, O’nun emniyet ve güven telkiniydi. Hiç kimse, “Siz bizi şu hususta aldattınız. Şu hususta dediğiniz gibi davranmadınız.” demedi. En can alıcı hasımları, O’nun kanını içmeye âmâde, teşne bulunan mütemerridler bile, O’nun bu mevzudaki fazileti, güven vaad ediciliği karşısında el pençe divan duruyorlardı.

*Alabildiğine mütemerrid, alabildiğine vahşi, alabildiğine “keyfe mâ yeşâ’” hareket eden o toplum birdenbire nasıl oluyor da, Nasr Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, fevc fevc İslamiyet’e dehalet ediyor? Gelip O’nun imamlığı karşısında Allah’a karşı kemerbeste-i ubûdiyet içinde kulluk vazifelerini îfâ ediyorlar; bu nasıl oluyor? Hâlbuki o insanlar adetlerinde fevkalade mutaassıp idiler; geçmişten tevârüs ettikleri şeyler tabiatlarının birer derinliği haline gelmişti. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi zorlamıyor. Telkin ediyor; fakat daha ziyade temsiliyle, haliyle, iç derinlik ve enginliğiyle o insanların gönüllerine otağını kuruyor. “Bu adam doğru söylüyor!” diyorlar. Ebu Cehil bile Muğîre ibn Şu’be’ye, “Adam doğru söylüyor. Ben de biliyorum ki bu dedikleri doğru!” diyor.

*Mü’min öyle olmalı, dün başka, bugün başka değil! Her gün farklı renkte bir yalan, bir iftira ve bir tezvirle insanların karşısına çıkan kimseler, avazları yettiğince, “Ben Kâbe’ye bin cân ile kurbanım; ben Rasûlullah’a (aleyhissalâtü vesselam) bin cân ile kurbanım!” deseler bile -yemin edeyim- vallahi, billahi, tallahi bir kısım müdâhinlerden, kitle psikolojisiyle hareket edenlerden başkası onlara inanmayacak ve onları takip etmeyecek! Onlar tarihin sayfalarına da kirli birer leke halinde aksedeceklerdir. Lanet ile anılan cebâbirenin en küstahına rahmet okuttuklarını tescîl edeceklerdir; “Hakları.. müstehak bunlara!..” dedirteceklerdir.

Zift Bataklığını Zifte Bulaşmadan Aşan Kahramanlar

*Bundan daha önemli bir şey vardır: Bütün bütün güvenin sarsıldığı, yalanın râyiç, hıyanetin mültezem olduğu; her yerde hakkın meçhul gittiği, kurban edildiği; bohemliğin çok rahatça, serbestçe icrâ edildiği; dejenerasyonları dejenerasyonların takip ettiği bir dönemde istikameti koruma, emniyeti koruma, iffeti koruma, ismeti koruma ve zılliyet planında fetâneti koruma.. Peygamber yolunda olmayı koruma!..

*Şimdi dünyaya baktığınız zaman, Âkif’in ifadesiyle: “Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş / Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş / Mefâhir kaynasın gitsin de vicdanlar kesilsin lâl / Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!” Esas, fesadın fesadı takip ettiği, fesadın fesat doğurduğu, fesatlar fasit dairesinin toplumu sarmalı içine aldığı bir dönemde istikamet çok önemlidir! Bir yönüyle, zift kanallarından geçerken bile, üzerine bir şey bulaştırmadan geçmek. El-âlem yalan söylüyormuş, iftirada bulunuyormuş, sadece dünyayı düşünüyormuş, yaptığı her şeyi dünyası adına yapıyormuş; aynı zamanda dini de dünyayı kazanma adına, onun temel dinamiklerini yine dünya hesabına kullanıyormuş ve böylece zift içinde bir hayat sürüyormuş. İşte böyle bir toplum içinde istikameti korumak ve dünyaya ait bütün cazibedar güzellikleri elinin tersiyle itmesini bilmek.. Allah’a müteveccih olmak ve her zaman, “Allah’ım ihlas, rıza ve Sana kavuşmaya iştiyak ile kalblerimizi doldur!” demek.. bu mülahazaya bağlı dünyâ ve mâfîhâya ait her şeyi elinin tersiyle itmek… Zaten bunu itmediğiniz takdirde, insanî değerlere ait bir kısım şeyleri farkına varmadan ayağınızın ucuyla itmiş olursunuz.

*Böyle etrafa hep ziftin saçıldığı bir dönemde; medyayla saçıldığı, televizyonla saçıldığı, zift kanallarıyla saçıldığı bir dönemde, kafayı karıştırmadan, kalbi ve ruhu kirletmeden, hep “O” deyip hep “Hüve” ile soluklanıp hep O’na doğru yürüme oldukça zor bir meseledir. Fakat asıl başarı da, bu zorlukları aşarak başarıya ulaşma başarısıdır. (…) Önemli olan, böyle her tarafından zift fışkıran; ağızlardan zift taşan, bakışlardan zift dökülen, beyanlarda zift kaynayan bir dünyada, üzerine zift sıçratmadan, soyuna yakışır bir hayat tarzı.. onu koruyabilme.. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan tevârüs ettiğin o hayat tarzını ve sistemini kirletmeden koruyabilme.. asıl yiğitlik odur!..

*Kararlı durmak lazım. Ayak ucuyla itilecek şeyi itmek ve dört elle sarılacak şeylere de sarılmak lazım.

Hüsnüzan Kalesinin Surları Yıkıldı

Soru: Hiç ihtimal vermediğimiz bazı insanların inhiraf ve hatta ihanetlerine şahitlik ettiğimiz bu dönemde hüsnüzan mekanizmamızın ciddi yaralar aldığını hissediyoruz. İbadetin güzelliğinden bir cüz olan hüsnüzan duygumuzu nasıl takviye edebiliriz? Bu konudaki mülahazalarınızı ve tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İbadetin en güzeli başkaları hakkında hüsnüzan etmektir.” buyuruyor.

*Hüsnüzan konusundaki ölçü o meselenin ruhunu, arka planını kavrayan büyükler ve bilhassa çağın Mürşid-i Azam’ı tarafından şöyle ortaya konuyor: “Hüsnüzan ve adem-i itimat” Denemediğiniz kimselere; yeme, içme, şöhret, korku, tenperverlik, dünyayı her şey sayarak ahireti unutma, hep dünya yörüngeli yürüme gibi beşerî zaaflar itibariyle test etmediğiniz insanlara sırtınızı dönerseniz hançerleyebilirler.

Nasıl Aldanmazsın; Nereden Bileceksin Bunca Yüzün Hangisi Gerçek?

*Hüsnüzanna binaen bizim aldandığımız da çok olmuştur. Çok aldanırız. Namaz kılıyorsa bir insan, nasıl aldanmayacaksınız ki?!. Bir yerde yalanını görünce “aldandık” dersiniz. Hani tespit edilmiş bunlar; bazılarının bir sene içinde konuştukları şeyler, sergiledikleri tavırlar ve uyguladıkları stratejiler itibariyle yüz tane resim karşınıza çıkıyor. Birbirinden farklı yüz tane resim. Çok iyi bir ressama -mesela tecrit resminde Picasso’dan bahsedilir, ona- deseniz ki, “Sen bir insana ait çok farklı, birbirine hiç benzemeyen yüz tane resim yap; fakat o tecritte, o soyut resimde biz o yüz farklı şeyi görelim. Yemin ederim, başaramaz bunu. Fakat insan şeytanın güdümüne girince, zimamı ona kaptırınca, aklın alamayacağı şekilde çok tuhaflıklar sergiler. Şimdi bunları görünce de Ziya Paşa gibi “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık!” dersiniz.

*Hakikaten bir kere daha aldandık. Bir kere daha o oyunda -tiyatro da diyebilirsiniz- çok oyunlara kandık. Bizi eğlendiren oyunlarla, hissiyatımıza hoş gelen oyunlarla karşımıza çıktılar; fakat niyetleri başkaymış onların! Niyetleri kendi dünyevî mutlulukları imiş.. kendi evlad u ıyallerinin mutluluklarıymış.. ama açık ama kapalı, müteselsilen kendi ailelerine bir silsile-i saadet kazandırma mülahazası imiş. İslam’ın içinden sergiledikleri bazı küçük şeylerle bizi aldatmışlar, biz de hüsnüzan etmişiz onlara. Şimdi de sergiledikleri yalanlar, tezvirler ve iftiralardan dolayı belki ah u vah ediyoruz.

*İstidradî (antrparantez) bir şey arz edeyim: Zannediyorum bundan sonra da başkaları bize hak dese, hakikat dese, adalet dese, evrensel insan hakları dese, dünya ile entegrasyon dese, kavgasız bir dünya dese, hele bir de vallahi billahi dese, biz yine inanırız. Onlar da öyle referanduma bir şey sundukları zaman ben yine “Mezardaki ölüler bile kalkıp gidip buna oy vermeli!” falan derim.

‘Harun’ diyorsun, ‘Karun’ çıkıyor!..

*Evet, hiç ihtimal vermediğimiz bazı insanların inhiraf ve hatta ihanetlerine şahitlik ettiğimiz bu dönemde hüsnüzan mekanizmamızın ciddi yaralar aldığını hissediyoruz. Burada bir noktalı virgül koyup şöyle demek lazım: Bazı kimselerdeki bu hal ve davranışlar, hakikaten hiç suizan etme niyetinde olmayan insanlarda dahi suizan sistemini tetikledi. Şimdiye kadar hiç suizan etmeyen insanlarda suizan mekanizması oluştu. “Allah Allah! Böyle bakıyorsun, şöyle çıkıyor. ‘Harun’ diyorsun, ‘Karun’ çıkıyor. ‘Hazreti Musa’nın ümmeti’ diyorsun, ‘Sâmirî’ çıkıyor, bu defa sizi puta tapmaya çağırıyor. ‘Allah’ diyorlar, karşına öyle çıkıyorlar; bir de bakıyorsun Allah değil de ‘altın, gümüş, zebercet, yakut’ diyorlarmış onlar.” düşüncesi yaygınlaştı. Dolayısıyla toplumda hüsnüzan sistemi yıkıldı büsbütün.

*Bakmayın sürüklenip giden kimselerin kendilerini sorgulamamalarına ve “Yanılmışız, aldanmışız!” dememelerine!.. Bir gün diyecekler bunu; bir gün dize gelecekler, ah u vah edecekler. Diğerleri de bu mevzuda itizar edecekler, “Aldattık başkalarını!” diyecekler ama iş işten geçmiş olacak; ahirette fayda vermediği gibi, dünyada da “keşke”ler fayda vermeyecek.

*Kur’an-ı Kerim ötede faydasız “keşke”lerle inleyecek olan bazı kimseleri şöyle anlatır: “Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/28-29) evet, öyle diyecekler: “Keşke falanı dost edinmeseydik, arkasından gitmeseydik. ‘Allah’ dedi aldandık fakat gördük ki dünyaya tapmış bir dünyaperestmiş o; dolayısıyla da o haliyle mü’minden daha ziyade ehl-i şirke yakın.”

Yıkılan Hüsnüzan Surlarının Tamiri Çeyrek Asır İster

*Ehl-i imanda hüsnüzan sistemi yıkıldı, daha doğrusu hüsnüzannın surları yıkıldı. Şimdi kime hüsnüzan edeceksin? Kimin hakkında mülahaza dairesini açık bırakacaksın ki, “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık!” demeyesin? Belki bu işin en kötü yanı da o oldu. İnanan insanlar hakkında bile -halk ifadesiyle- “Bu da bir madik peşinde mi? Bu da topluma kendi çıkarları adına bir çelme atma fırsatı mı kolluyor? Bu da bir oyuncu mu?” İnsanlarda böyle bir duygu oluştu. İnsanlar her ne kadar şimdi onu örtbas etmeye çalışsalar bile kortekse öyle bir yerleşti ki hiç kimse korteksteki o dosyaları çıkarıp yakamaz. Zahiren bazı dosyalar yok edilebilir, yakılabilir fakat zihinlerdeki o kirli şeyleri yok edemezler. Yüz sene de geçse aradan, hep o kirli dosyalarla yâd edilecektir onlar. Bu açıdan en kötü şey, mü’minlerdeki hüsnüzan kalesinin surlarının yıkılması oldu. Bundan sonra insanlar çok defa hata ederek hep suizanda bulunacaklar.

*Bizde de o duyguyu yıktıklarından dolayı bu tahribatın tamiri belki çeyrek asır alacaktır. Öyle bir hıyanet yaşadı ki toplumumuz, bu tahribat çeyrek asırda tamir edilemez. Bir kısım vandalların bu mevzuda hala o hatalarda ısrarına bakmayın!..

Sızma Nedir; Gerçekte Sızanlar Kimlerdir?

*İbadetin güzelliğinden bir cüz olan hüsnüzan duygumuzu nasıl takviye edebiliriz? Biz bu tahribata ve her şeye rağmen, belki insanları yakından tanıyarak, evlerine giderek, evimize davet ederek, dinleye dinleye gerçek karakterlerini, düşüncelerini, yapılarını ve Allah’la münasebetlerinin, Efendimiz’le irtibatlarının ne ölçüde sağlam olduğunu doğru okuduktan sonra, diyecekleri edecekleri şeylere güven duymalı ve onlar hakkında güvenimizi ifade etmeliyiz. En önemli şey oy verme değil, güven oyu vermektir, güven. Böyle yapmak suretiyle hem tedbirli davranmış hem de başkaları hakkında mütemadi suizan hastalığından kurtulmuş oluruz.

*Suizanna hastalık da demişler; ondan uzak durmak lazım. Ne var ki, sırtınızda taşıdığınız yük bir emanettir. Bu türlü şeylere takılmak -hafizanallah- o emanete hıyanete müncer olabilir. Sırtınızdaki emanetin hatırına bu türlü şeylere takılmayacaksınız. Kanaat-i âcizanemce yine temkinli hareket etmek lazım. Birilerinin yıktıkları o hüsnüzan surlarını temkinle tamir etmeye bakmalıyız. “Yirmi beş sene gerekir!” dediğimiz tamiri, on senede yapmaya gücünüz yetiyorsa, o sürede tamir edersiniz.

*Bu tamiri yaparken de dünya adına bir talebiniz yok; parlamenter olma gibi, vali olma gibi, kaymakam olma gibi bir beklentiniz yok. El-âlem ne derse desin!. Siz kendi ülkenizde, kendi vatanınızda hizmet ediyorsunuz. “Falan yere sızdı, filan yere sızdı!” diyen kimseler, ahmaklıklarını ortaya koyuyorlar. Bir insanın kendi ülkesinde herhangi bir hayatî birim içine girmesine “sızma” denmez. Sızma; güneydekinin, kuzeydekinin Devlet-i Aliyye’nin içine sızmak suretiyle onun umumî havasını bulandıranların yaptığına denir. Onlar, Devlet-i Aliyye’nin kılcallarına sızmak suretiyle devletler muvazenesinde çok önemli bir devletin parçalanmasını sağlamışlardır. Dolayısıyla o vatanın, Anadolu’nun has evlatlarının hayatın değişik birimlerine girmelerine hiçbir zaman sızma denemez. Yabancının senin kılcallarına sızmasına sızma denir. Ve onu birileri şimdi hem güneyden, hem de kuzeyden yapıyor, devletin kılcallarına kadar sızıyor ve kendi düşünce tarzlarını, üsluplarını empoze ediyorlar; birileri de uyuyor hâb-ı gaflette.