Posts Tagged ‘İ’rab’

KULLUK ADINA ÖLÇÜLER

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan kulluk hayatında ne yeise (ümitsizliğe) düşmeli ne de kendine aşırı güvenmelidir. O, işlediği cürümlerin her daim farkında olmalı ve Allah’ın mücrimlere de güzel işler yaptırabileceğini hiç aklından çıkarmamalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve teveccühlerini kendinden bilmez. Nail olduğu güzellikler karşısında şöyle der: “Normal şartlarda bu kirli zeminde, bu çorak arazide bu çiçekler, bu güller bitmezdi. Demek ki Allah’ın hususi bir teveccühü söz konusu!” Kendine böyle bakan, hem mazhar olduğu nimetlere şükürde kusur etmez hem de gurura girmez.

Çok küçük şeylere büyük işler gördürmesi, Allah’ın büyüklüğünü gösterir. O, sürçmüş, düşmüş, kırılmış, dökülmüş ve perişan hâle gelmiş sıradan insanlara bile fevkalâde büyük işler gördürebilir, onun eliyle bir beldeyi, bir ülkeyi ihya edebilir, sa’y ve gayretini semeredar hâle getirebilir. İnsan, kendi eliyle ortaya çıkan olağanüstü mazhariyetleri görünce, inhiraf etmemeli ve sapkınca düşüncelere kapılmamalıdır.

   Kazanma Kuşağında Yaşanan Kayıplar

Elde edilen başarı ve muvaffakiyetler karşısında istikameti koruyabilmek hiç de kolay değildir. Niceleri burada imtihanı kaybeder. Mesela etrafına on tane insan toplayan biri, kendini veli görmeye başlar. Hele bir de etrafındakilerin pohpohlaması ve uçurması söz konusuysa iş burada da kalmaz; birilerinin hüsnüzanlarına binaen kendisine verdiği makamlara sahip çıkarak gözünü kutupluğa, gavslığa diker. Belki de böyle bir zavallı, kendini, kutbiyet ve gavsiyeti cem etmiş biri olarak görür. Hatta burada da durmayarak mehdiyet, mesihiyet iddialarına girer, yerde yürümeye hakkı olmadığı hâlde kendini göklerde uçuyor gibi görür ve derken kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşar. Evet, bazen Allah’ın en büyük ihsanı, ikramını hissettirmemesidir.

Tekrar başa dönecek olursak, işlediği hata ve günahların farkında olan ve bunları hiç aklından çıkarmayan bir insan büyük iddialara girmez. Değil gavslık ve kutupluk gibi yüksek makamlara sahip çıkmak, sıradan insanlığı bile kendine çok görür. Çorak arazilerin gülistanlığa döndüğünü gördüğünde, “Benden bir şey olmaz ama her nasılsa Allah yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der.

Bunları söylerken, tarihte bazı melâmilerin yaptıkları gibi de yapmamak gerektir. Onlar, bâlâ-pervâzâne (kendini olduğundan büyük görüp, büyük gösteren) iddialardan kaçınmak ve haddini bilmek için günah işlemenin lazım geldiği şeklinde bir hataya düşmüşlerdir. Bu da farklı bir inhiraftır. Mü’mine yakışan tavır, bir taraftan kirlenmeme adına kılı kırk yararcasına bir hayat yaşaması, diğer yandan da mevcut kirlerini görebilmesidir. Esasında insanın farkına varmadan işlediği cürümler, mesela bir yanlışa kulak kabartması, bir günaha adım atması, yalan bir söz söylemesi böyle bir muhasebe adına yeter de artar. İşlediği tek bir hatanın akabinde bin defa tövbe etmiş olsa bile, günahını hiç unutmamalı ve sürekli mülâhazalarında canlı tutmalıdır. Bunu yapabilen biri, Cenab-ı Hakk’ın onun sa’yine lütfettiği başarıları kendinden bilmez.

İsmet mülahazası, yani kendini günahsız ve hatasız görme, insan adına çok tehlikelidir. En önemli vasıflarından biri “ismet” olan enbiya-i izam dahi Allah karşısında tir tir titremiş ve hiçbir zaman gevşekliğe düşmemişlerdir. Bu açıdan insan, bu mülâhazaya karşı ilan-ı harp etmelidir. Bir taraftan iradesinin hakkını vererek ismet yolunda ölesiye bir ceht ve gayret sergilemeli ama diğer yandan da hiçbir zaman pir u pak olduğunu düşünmemelidir.

Evet, insanın haddini bilmesi çok önemlidir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir söz nakleder: ﻃُﻮﺑَﻰ ﻟِﻤَﻦْ ﻋَﺮَﻑَ ﺣَﺪَّﻩُ ﻭَﻟَﻢْ ﻳَﺘَﺠَﺎﻭَﺯْ ﻃَﻮْﺭَﻩُ “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 158) Hepimiz etten, kemikten yaratılan insanlarız, nefis taşıyoruz. Sürekli bizi yoldan çıkarmaya çalışan bir şeytan var. Çok temiz bir toplum içinde neş’et ettiğimiz söylenemez. Gezip dolaştığımız sokaklar, belvâ-i âm sayılabilecek (kaçınılamayacak) ve paçaları kirletecek kirlerle doluydu. Hatta bazılarımız itibarıyla değil paçalarımızın kirlenmesi, belki gırtlağımıza kadar kirlere battık. Bu hâlimizle bizden bir şey olması mümkün değildi. Ne var ki Allah’ın öyle engin bir rahmeti var ki, bizim gibi mücrimlere bile çok güzel işler yaptırdı.

Evet, nail olduğu lütuf ve nimetlerin Allah’tan geldiğinin şuurunda olan biri, haddini aşmayacak ve boyunu aşkın iddialara girmeyecektir. Meselelere böyle hâlis bir tevhid ufkuyla bakabildiğimiz sürece, Allah da ihsan ve lütuflarını devam ettirecektir.

Öte yandan insan, işlediği günahların kendisini yeis bataklığına sürüklemesine de müsaade etmemelidir. Gırtlağına kadar levsiyat içinde dolaşmış biri dahi, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümit kesmemelidir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtu ve’s-selâm), günah işleyen biri hakkında uygunsuz laflar edildiğini duyunca hemen müdahale etmiş ve onun, Allah ve Resûlü’nü sevdiğini söylemiştir. Dolayısıyla insan, geçmişte işlemiş olduğu hata ve günahların büyüklüğüne bakmadan Allah ve Resulüllah’ı sevmeye ve onların yolunda olmaya gayret etmelidir. “Ey Allah’ım, biliyorum ki benim i’rapta mahallim yok[1] ama Sen o mahalli verirsin!” diyerek büyüklüğü ve yüceliği, ulûhiyet ve rubûbiyet dairesinin biricik sultanı Allah’a verebilmeli; o daireye en büyük çağırıcı Hz. Muhammed Mustafa’ya (aleyhis’salâtü ve’s-selâm) bağlılık ve sevgisini devam ettirmelidir.  Eğer yapabiliyorsa Allah’a ve Resûlü’ne karşı sevgisini münacat ve naatlarla seslendirmelidir. İşlediği cürümler buna mâni olmamalıdır. Şeytan ve nefis, bu cürümleri gerekçe göstererek insana, kendini çok uzaklarda gösterebilir. Fakat o, duygu ve düşünceleriyle hep yakınlarda dolaşmasını bilmelidir.

   Narsist Ruhlar

Tarihte yaşamış hak dostlarına bakıldığında, onların, muhasebe endeksli olarak kendilerini yerden yere vurdukları ve kendilerine bir kıymet-i harbiye vermedikleri görülür. Asıl büyüklük buradadır. Benlik iddiasında bulunan insanların bir şey olması mümkün değildir. Enaniyet sahibi ve bencil insanlar sürekli kendilerini ifade etme ve farklılık ortaya koyma lüzumu duydukları için bir türlü fantezilerden sıyrılamazlar. Onlar, herkesin söylediği, herkesin inandığı fikirleri konuşmaktan hoşlanmaz, orijinalite ve farklılık ortaya koyabilme adına sürekli marjinal fikirler arkasında koşarlar. Dikkatleri üzerlerine çekebilme ve başkalarında hayranlık uyarabilme adına sıra dışı mütalaalar ortaya koymaya çalışırlar. Arzu ettikleri beğeni ve takdiri toplayamadıklarında çıtayı daha da yükseltirler. Hatta kendilerini pazarlama noktasında doğruların yetersiz kaldığı yerde, malzeme olarak yalanı kullanmaktan da kaçınmazlar.

Kendine, kendi düşüncelerine, kendi edasına, kendi endamına meftun bu tür narsist ruhlar, başkalarını da başkalarının yaptıkları şeyleri de beğenmezler. Bunların bir şeyle tatmin olmaları da zordur. Sürekli zikzak çizer, daldan dala sıçrarlar da ömürleri boyunca bir baltaya sap olamazlar.

Oysaki insanoğlunun varlığı bir damla suyla başlamıştır. Allah, onu yokluktan varlığa çıkarmıştır. Çoğumuz, dönüp sergüzeşt-i hayatımıza baktığımızda ve yaptığımız hata ve yanlışları düşündüğümüzde, yüzümüze bakılacak hâlimizin olmadığını görürüz. Allah bizi kul yaratmıştır. Bu sebeple insanın asıl büyüklüğü de Allah’a kulluğundadır. Ona düşen vazife, Allah’ın kendisini insan yaratmasıyla iktifa etmesi ve en büyük izzet ve şerefi O’na kullukta aramasıdır. İnsan, Allah’ın cebr-i lütfi olarak kendisine ihsan ettiği maddi-manevi bütün mevhibelere şükürle mukabelede bulunmalı ve bunları ubudiyetle inkişaf ettirmeye çalışmalıdır.

   Tevazu Kahramanları

Allah, mütevazi insanları tutar ve layık oldukları yere yükseltir. Tohum, toprağın bağrına düşmeyince mazhar-ı feyz olamaz. Yüzü yerde olanları Allah, ekstradan lütuflarıyla öyle kamet-i bâlâlar hâline getirir ki, onları insanlığa rehber kılar. İşte Şâh-ı Geylânî, işte Muhammed Bahâuddin Nakşibendî, işte Hasan eş-Şazilî, işte Abdülkadir el-Geylâni, işte Hz. Pir-i Muğan! Aradan asırlar geçmesine rağmen bu zatları hayırla yâd ediyor ve onların geride bıraktıkları âsâr-ı bergüzide ile yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Bunların her birinin unutulmayan simalar hâline gelmelerinin önemli bir sebebi, mahviyet, hacalet ve tevazu kahramanları olmalarıdır. Onlar bütün himmetlerini -kendilerini değil- Allah’ı ispat etmeye verdikleri için, Allah da onlara bir vücud-u câvidân (daimi, bâki mevcudiyet) vermiş, onlar adına gönüllerde sevgi vazetmiştir. Onlar tevhid hakikatini ispata koştukları için Allah da onları tespit etmiş (sabitkadem kılmış), her birini sizin ufkunuzu aydınlatan ve size yol gösteren birer rehber hâline getirmiştir. Aradan asırlar geçmesine rağmen biz hâlâ onların evratlarını (günlük okunması âdet haline getirilen dua) okuyor, onların geride bıraktıkları eserler vasıtasıyla günümüzün problemlerine çare bulmaya çalışıyoruz. Bundan daha güzel tespit olur mu?

En tehlikeli şey, insanın hesabının sorulmayacağını zannettiği şeyleri yapmasıdır. Mesela bazen yaptığımız salih amelleri kendimize bağlı yapar ve farkında olmadan onları kirletiriz. Şayet yaptığınız işleri, “eşi menendi yok” mülahazasıyla yaparsanız, bu dünyada ruhî ve kalbî hayatınızı felç eder, ahirete de bir şey bırakmamış olursunuz. Eğer söz O’nun etrafında cereyan ediyor ve yapılan hizmetler O’nun adına yapılıyorsa orada sizin kendinizi silmeniz gerekir. En zor şey de insanın kendini silmesidir. İnsan, pek çok şeyin üzerine bir çarpı çekerek onu yok sayabilir. Fakat kendi üzerine çarpı çekmesi hiç de kolay değildir. Ademoğlunun en büyük problemi, yine kendisidir. Hatta bunları nazari olarak konuşmak, anlatmak da kolaydır. Asıl mesele insanın his ve düşünce dünyasında olup bitenlerdir.

Bütün bu konularda yenilenmeye çok ihtiyacımız var. Hemen her gün bir kere daha düşünce ve mülahazalarımızı endazeden (ölçüden) geçirmeli, mihenge (kriter) vurmalı ve ne olduğumuzu, nerede durduğumuzu ve nasıl bir halde bulunduğumuzu gözden geçirmeliyiz. Yoksa inhiraflar kaçınılmaz olur. Bundan daha tehlikelisi de çok defa içine düştüğümüz inhirafın, inhiraf olduğunu dahi fark etmememizdir. Çok ciddi kaymalar yaşadığımız, gazab-ı ilâhiye doğru yürüdüğümüz hâlde kendimizi emniyette görmemizdir.

Çoğu zaman aklımızı ve hislerimizi kontrol edemiyor, ne tür kurgu ve planların arkasından koştuğumuzu bilemiyoruz. Mesela dünyayla ilgili meselelerde tamahkârlığa (aç gözlülük) girebiliyor, kazanma hırsıyla oturup kalkabiliyoruz veya yaşama tutkusu bütün benliğimizi sarabiliyor. Bu tür duygu ve düşüncelerin büyük günah cetvelinde bir yeri olmasa bile, durduğumuz yer itibarıyla Allah’a karşı düpedüz saygısızlık olduğunda şüphe yoktur. İşte bütün bu tehlikelerden uzak durma adına sürekli Allah’la münasebetlerimizi gözden geçirmeli ve doğru kulluk tavrını ortaya koyabilmeliyiz.

[1] “İ’rabda mahallim yok” tabiri Arapça’daki bir gramer kaidesinden alınmış idyumdur. İnsanın değersizliğini ifade için kullanılır.

***

Not: Bu yazı, 10-11 Haziran 2009 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.