Posts Tagged ‘haram’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: METELİKSİZLİK Mİ, NİTELİKSİZLİK Mİ?

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Yaratılışındaki sair hayvanata olan faikıyeti sebebiyle insan, Cenâb-ı Hak tarafından dünyanın imarıyla vazifelendirilmiş tek varlıktır. Burada henüz daha ilk nazarda kulun şükre medar iki üstünlüğü göze çarpar ki bunlar;

  • Mevcutlar âleminin en mükemmeli olarak yaratılması.
  • Arzı her yönüyle imar etmeye halife olarak tayin olunması.

Zahir batın bütün güzelliklerin en göz alıcılarının mazharı olan insanın “her nimetin şükrü kendi cinsindendir”[1] fehvasınca, ahlaken de bu güzelliğe ayine olması gerekmektedir ki, en güzel mahiyette yaratılmış olma nimetinin şükrünü eda etmiş olabilsin. Burada kulun en güzel surette yaratılmış olması, insan denen bu abidenin sadece dış cephesine münhasır değildir. O aynı zamanda iç dizaynı (kalb hayatı, ruh dünyası) ile de müzeyyen bir abidedir. Öyle ki; Cenâb-ı Hak kulunu böylesi bir kıvamda yarattığını beyan[2] ile şu hususu nazarlarımıza sunuyor adeta: Ey ruh dünyası, kalb hayatı ve cismaniyetiyle en güzel surette var ettiğim kulum! Sen bu faikıyetlerle donanmış olarak yaratılmanın şükrünü, evvela bu hususiyetinin farkına varıp bu güzellikleri tahrip etmemek; saniyen, bütün bu ahlâk ı âliye ile çevreni ve insanlığı mamur ve müzeyyen hale getirmekle eda edebilirsin. Aksi takdirde bu nimetin şükrünü eda etmekten cüda düşmüş olacaksın.

Evet, bütün güzelliklerin en güzelleri ile güzelleştirilmiş olarak yaratıldığını müdrik bir insanın, yaşadığı hayat ve hayalleriyle bu kıvamın uzağında kalması kendisini böylesi paha biçilmez değerlerle donatan Rabb’e (celle celâluhu) karşı nankörlüktür. Aynı şekilde İslamî ahlakın en kâmil mertebesinin mümessili olabilecek bir potansiyele sahip olmasına rağmen, pes heveslerin zebunu olmak da insanın kadir bilmezliğinin remzidir. Bu cümleden hareketle, Makyavelist bir mantık, güzel ahlakı kemale erdirmek üzere gönderildiğini[3] beyan buyuran bir nebiye ümmet olma iddiasının ispatı asla olamaz.

İnsanın İslam’la kazandığı ahlaki donelerin zaman zemin şartı yoktur. Ahlaklı olmak ancak her zaman ve zeminde mütedavil ise bir değer ifade eder ve ancak bu şekilde bir inanan insan duruşu elde edilebilir. İnsanın, çalma fırsatı bulamayan hırsızın kendisini en namuslu insan olarak addetmesi nev’inden, avuntu ve kuruntularla teselli olması ne kendi adına ne de inandığını iddia ettiği değerlerin menbaı adına bir değer ifade etmektedir. Mazlum ve mağdur iken savunduğun yüksek ahlaki değerlerini, insanlar sen muktedir iken mumla arar hale gelmişlerse, burada bir ahlaki problem var demektir. Mağdur iken İslam’ın ahlaki ilkelerini nazara verip, yetim malı yemenin, kamu malını -amiyane tabirle- iç etmenin ve hele de alın teriyle kazanılmış olan şahsi malları devlet gücü kullanarak gasp etmenin haramlığından dem vuruyor, fakat muktedir iken bizzat kendin bu gasp işini organize ediyorsan, inandığını iddia ettiğin değerlere karşı hıyanet içerisindesin demektir. Neticede Hz. Ömer Efendimiz’in ifadesiyle; “helalin hesabının, haramın ise azabının” olacağı o günde, yüzü kara, akıbeti ise kapkara olanlar arasında haşre çağırılacaksın demektir.

Ebu Ümame’nin (radıyallâhu anh) Resulûllah Efendimiz’den naklettiği hadis-i şerif mevzumuza ışık tutması bakımından son derece ehemmiyet arz etmektedir:

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

مَنِ اقْتَطَعَ حَقَّ امْرِئٍ مُسْلِمٍ بِيَمِينِهِ، فَقَدْ أَوْجَبَ اللهُ لَهُ النَّارَ، وَحَرَّمَ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ

فَقَالَ لَهُ رَجُلٌ: وَإِنْ كَانَ شَيْئًا يَسِيرًا يَا رَسُولَ اللهِ؟

قَالَ: وَإِنْ قَضِيبًا مِنْ أَرَاكٍ

Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Kim yemin etmek suretiyle bir Müslümanın hakkını elinden alırsa o kimseye Allah cehennemi vacip kılar, cenneti de haram kılar” buyurdu.

Bunun üzerine bir adam, Resulullah’a (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Ey Allah’ın Resulü! Müslümanın elinden alınan bu hak, az bir şey olsa bile (yine bu ceza geçerli) mi?” diye sordu.

Resulullah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa böyledir” buyurdu.[4]

***

Bir Müslümanın malına Allah’ı da şahit tutarak göz koymak ve onu gasbetmek iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Bunlardan ilki;

  • Hadis-i şerifte de geçtiği şekliyle; bir Müslümanın bir diğer Müslümanın malından Allah’ı da (celle celâluhu) şahit koşarak hak koparmayı yahut o malı bütünüyle gasp etmeyi helal itikat etmesi, Allah’ı iftirasına -haşa- ortak etme cürmünü irtikâp etmiş olacağından ötürü, kendisini küfre götürür. Ve bu insan için cennet haram ve cehennem de vacip olur.
  • İkincisi bunu irtikâp etmeyi helal kabul etmese bile günah olduğunu bile bile yine de ele geçirmesi ise cehenneme girmesine sebeptir. Malını ele geçirdiği Müslümandan helallik almadığı sürece de cennete giremeyecektir.

Bugün inanan insanlara yapılan muameleleri bu iki açıdan tahlile tabi tutacak olursak şu hususlara temas etmek mümkündür: Bir Müslümanın, değil bir başka Müslümanın hakkını gasp etmesi, bir gayr-i Müslim’in hakkını dahi bu suretle ele geçirmesi haramdır, zulümdür. Bunun dahi nezd-i ulûhiyette bir ikabı mutlaka vardır. Hal böyle olunca, inanan insanların yine inanan insanlara bu zulmü reva görmesinin bedeli ise nasıl olacaktır biraz düşünelim!

Çalınan yahut gasp edilen mal, hangi yolda sarf ediliyor olursa olsun, sahibine iade olunmadıkça ve sahibinin de bu manada helalliği alınmadıkça, çalan kişiye yahut kişilere daima günah üreten bir bataklık halini alacaktır.

Gasp edilen mallar; zayıf, bakıma muhtaç ihtiyaç sahibi insanların ihtiyaçlarının temini noktasında sarf edilen bir mal ise şayet, bu hırsızlık sebebiyle kendisine yardım ulaşamayan her insanın vebali de o çalan insanın boynunda bir urgan, ayağında cennete yürümesine mani bir pranga olacaktır.

Hele bir de bu gasp edilenler şahsi mülk değil de fakir fukaraya yardım etmek, inanan insanların ahlaken ıslahı adına, üç beş hamiyetperver insanın bir araya gelip bir vakıf mantığıyla kurdukları bir hayır kuruluşu ise, bu gayeye matuf yapılan faaliyetlerin önünü almış olmaktan dolayı da ayrıca bir azaba müstahak olacaklarından şüphe edilmemelidir.

Bu günahın belki de cezaca en amansızı ve elimi ise, devleti yönetme pozisyonuna getirilen insanların halktan alınan vergileri, toplanan yardımları, devlet hazinesindeki halkın paralarını kendi saltanatını inşa ve o saltanatın şaşasını artırma noktasında heder ve zayi etmesidir. Zira bu daha önce zikri geçen hiçbir hakka benzemez. Çünkü bu bir kamu malıdır. Kamu ise ana rahmindeki bebeğinden çocuğuna, gencinden yaşlısına, alilinden zayıfına, yetiminden öksüzüne kadar toplumu oluşturan bütün insanlardan müteşekkildir. Böylesine geniş bir dairenin hakkını meşru olmayan yollarla zimmetine geçirmenin ne günümüz seküler hukuk normlarında ne de İslam hukukunda bir dayanağı vardır. Böylesine dayanaklardan yoksun temelsiz her uygulamanın da insanı götürüp yaslayacağı yer ateştir hafizanallah.

Ebu Bekir Şibli hazretleri kul hakkı ile alakalı kendi muhasebesinde şöyle der: “Üzerimde bir dirhem kul hakkı vardı. Onun sahibi için, bin dirhem sadaka vermiştim. Bununla beraber, hâlâ gönlüme ondan ağır bir şey gelmez.”

Abdullah İbni Mübarek hazretleri; “Haram olarak ele geçen bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüz kuruş sadaka vermekten daha sevaptır” buyurmuştur. Ulemanın önde gelenleri ise, “Haksız alınan bir kuruşu sâhibine geri vermek, kabul olan altı yüz hacdan daha sevaptır” buyurmuşlardır.

Bu manada Goethe’nin şu sözü son derece ironik ve resmedicidir: “Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar.”

Keşke bilselerdi, bu sistemli gaspa karşı dik duranların derdi ellerinden alınan malları mülkleri değil. Onların derdi, insanlığın ihyası adına gönderilmiş bir ahlak dininin itibarının yine kendi müntesiplerince gasp edilmesidir. Zira hakikatler ne kadar parlak ve cazip olursa olsun ona ayinedarlık etme iddiasıyla ekranlarda arz-ı endam eden cahil örneklerin sergilediği yanlışlıklar, temsil edemeyenlerin değil hakikatlerin omuzuna hamledilecektir.

Cenab-ı Hak böylesi bir vebal ile huzuruna gelen kullarından olmaktan muhafaza buyursun bizleri!..

  Sefa Salman

[1]. El- Muğni, İbni Kudame, 3/88.

[2]. Tin sûresi, 95/4.

[3]. Hakim, Müstedrek, 2/670; Beyhaki, Sünen-i Kübra 10/191.

[4]. Sahih-i Müslim, İman, 218.

458. Nağme: Tevbe Etmek Varken…

Herkul | | HERKUL NAGME

“Günah bir Allah belasıdır. İmanı iz’anı olan, gerçek yiğit insan, günahı ne seviyede olursa olsun, hakikaten mü’minse, öbür tarafa inanıyorsa, yapılan her şeyin yazıldığına inanıyorsa, Kirâmen Kâtibîn’e inanıyorsa, Allâmü’l-guyub’a inanıyorsa, defterlerin orada açılacağına inanıyorsa ve insanın mazhar olacağı veya maruz kalacağı şeylerin o defterin deşifre edilmesine göre ortaya döküleceğine inanıyorsa, ne yapar biliyor musunuz? Bir hata, bir günah işlemişse, yiğitçe halkın karşısında çıkar, der ki: ‘Ben çaldım, ben çırptım; ben harama el uzattım, ben harama baktım; ben kendi yakınlarımı korudum; ben bazı kimseleri vesayetim altına aldım, onları halayık (kapıkulu) gibi kullandım, aynen Firavun’un kendi kavmini kullandığı gibi kullandım. Ben bütün bunları yaptım, hata ettim; tevbeler tevbesi bir daha günaha girmeye. İtiraf ediyorum bunu!..’ Böyle derse, inanın, çok ağır bir şeydir bu fakat nezd-i uluhiyette hora geçen öyle bir itiraftır ki, Allah siler süpürür götürür.”

Kıymetli arkadaşlar,

İşte bu yürek yakıcı sözlerin de yer aldığı sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, günahta ısrar etmenin çirkinliğini ve tevbenin temizleyiciliğini anlattı.

Hocaefendi şöyle dedi:

“Günahlarına kılıf arayan ve algı operasyonlarıyla perdeler oluşturan; ‘Esas günahkâr başkası, zinhar onu bizim kudsî ve münezzeh cephemizde aramayın, çarpılırsınız; çünkü aslında değil bize günah isnadı, bize dokunmak bile ibadettir!’ mülahazasını taşıyan; günah ve haramın nasıl şeytanî bir iş olduğunu, yalan ve iftiranın nasıl şeytanî bir ayak oyunu olduğunu bilemeyen gafiller, başkalarını suçlamak suretiyle onları örtmeye çalışırlar. Çalışırlar ama işledikleri o kocaman günah yırtığını âlemi suçlamak suretiyle yapacakları bu yama kapamaz. O koskocaman yırtığı bu türlü mazeret yaması vallahi, billahi, tallahi kapamaz. Nerede kapamaz? Nezd-i uluhiyette hiç kapamaz.. defterde hiç kapamaz.. ma’şeri vicdanda hiç kapamaz.. tarihin sayfalarında, satırlarında, paragraflarında da hiç kapamaz!..”

Günahlarına mazeretler uydurup bir türlü tevbeye yanaşmayan kimselerin akıbetine de değinen Hocaefendi, bu konuda özellikle şu hususu vurguladı:

“Yâd-ı cemil olacakken bir insan, başkaları tarafından hayırla yâd edilecekken, yâd-ı kabih olur; gelenler ‘Hay Allah cezanı versin; meğer sen bir mel’un adammışsın, biz de aldanmışız!’ derler. Öyle dedirtme yerine, en küçük bir günah karşısında dahi dağlar cesametinde bile olsa günahları eritecek bir teveccüh-ü tâmla o günahın üzerine gitmek ve günah aysberglerini Allah’ın rahmetinin genişliği içinde eritip tuz buz etmek gerekmez mi?!.”

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in dualarından ve rehberliğinden misaller veren Hocamız, hasbihalinin sonunda, bile bile günaha dalmakta ısrar eden insanların acı hallerini şu ayeti açıklayarak anlattı:

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ

“Kim Rahman’ın zikrini, hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, gördüğü halde görmezlikten gelirse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur.” (Zuhruf, 43/36)

İçeriğine işaret ettiğimiz sohbeti 29:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

Helal-haram mülahazası

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Haftanın Hadîs-i Şerifi

عَنْ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ (رَضِيَ اللهُ عَنْهُ) قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

 إِنَّ الْحَلَالَ بَيِّنٌ وَإِنَّ الْحَرَامَ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا مُشْتَبِهَاتٌ لَا يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ فَمَنْ اتَّقَى الشُّبُهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ وَقَعَ فِي الْحَرَامِ كَالرَّاعِي يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يَرْتَعَ فِيهِ أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى أَلَا وَإِنَّ حِمَى اللَّهِ مَحَارِمُهُ أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ

* * *

Sahabe-i güzînden Numan b. Beşîr’in (radıyallahü anh) naklettiğine göre, Allah’ın helal ve haramlarını en iyi bilen Efendiler Efendisi (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) şöyle buyurmuşlardır:

“Şurası muhakkak ki, helaller apaçık bellidir, haramlar da apaçık bellidir. Bu ikisi arasında ise insanların çoğunun hükmünü bilmediği şüpheli şeyler vardır. Artık kim bu şüpheli alandan kaçınırsa, dinini de, ırzını da temiz tutmuş olur. Kim de şüpheli alana girerse harama girmiş olur. Tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğun sınırlarını ihlal etmesi yakındır. Şunu bilin ki, her melikin bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası vardır ki, eğer o müstakim olursa cesedin tamamı müstakim olur;  eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası, kalbtir.”

(Buharî, İman 39; Müslim, Müsâkât 107; Ebu Dâvûd, Büyû 3;

Tirmizî, Büyû 1; Nesâî, Büyû 2; İbn-i Mâce, Fiten 58)

 

Hadis-i Şerif Bizlere Kısaca Ne İfade Ediyor?

 

Söz Sultanı Allah Rasulü (sallallâhü aleyhi ve sellem), dinin en hayati ve genel kurallarını herkesin anlayabileceği ve unutmayıp akılda tutabileceği enfes bir benzetme ile beyan buyurmuşlardır. Helal-haram mülahazası, yüce dinimizin en çok üzerinde durduğu temel unsurlardan birisidir. “İslam, muâmelâttan, helal-haramdan ibarettir.” sözü de bunu yansıtmaktadır. Bu ikisi arasındaki orta ve şüpheli alan ise, ülke sınırları arasındaki mayınlı araziler gibi tehlikeli ve uzak durulması istenen bölgedir.

 

Hadisin Önemi

Hadis ilminin en büyük imamlarından meşhur “Sünen” sahibi Ebû Davud es-Sicistânî, hayatı boyunca pek çok hadis ezberleyip bunları gelecek nesillere naklettiğini, fakat bu hadisi şerifin, naklettikleri arasında dinin en kapsayıcı dört hadis-i şerifinden biri olduğunu söylemiştir. Bu görüşte olan daha pek çok İslam âlimi vardır. (Diğer üç hadis-i şerif -Allah’ın izniyle- ayrıca incelenebilir.)

 

Hadisin Kaynağı ve Sıhhati

Yukarıda kaynakları gösterildiği üzere bu hadis-i şerif, kılı kırk yaran en büyük hadis imamları tarafından en muteber hadis kitaplarıyla bize rivayet edilmiştir. Hadis-i şerifin Kütüb-ü Sitte’de ittifakla nakledilmesi, sıhhatinin ne kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir. Bu rivayet, yukarıda bildirilen en önemli kaynaklardan başka Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Sünen-i Dârimî, Sünen-i Beyhakî, Musannef-i İbn-i Ebî Şeybe ve Sahih-i İbn-i Hıbbân gibi önemli eserlerde de küçük lafız farklılıklarıyla nakledilmiştir. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, dinî hükümlerin nasıl en itinalı bir koruma altında günümüze taşındığına da en güzel örneklerden birisidir. Allah Rasulü’nün hadislerini “Hadis demek, din demektir.” hassasiyetiyle, insanüstü bir gayretle inceleyip günümüze taşıyan bu dev hadis âlimleri Allah’ın müslümanlara hususi bir lütfudur.

 

Hadisin Bildirdiği Üç Alan

Hadis-i şerifte bildirildiği üzere helal, haram ve şüpheliler olmak üzere üç alandan bahsedilebilir. Nefis ve şeytanın verdiği vesveselerin aksine, en geniş daire helal dairesidir ve meşru keyf ve zevklere kafidir. Haram dairesine girmeye hiç lüzum yoktur. Âlimlerimize göre helâl olan bir şeyin yapılmasının, kesin olarak bir mekruha veya bir harama götüreceğinden korkuluyor ise, ondan da kaçınmak gerekir. Mesela çok yemek insanı ibadetlere karşı tembelleştiriyor, günahlara girmeye sebep oluyorsa, helal gıda dahi olsa bedenin ihtiyaç duyduğu kaloriden fazlasını almak büyüklerimize göre mahzurlu, hatta bazen de haram kabul edilmiştir. Buna göre ihtiyaç fazlası olan yemek şüpheli alandır ve bu alana adım atanların haram dairesine düşmesi her an söz konusudur. Takvânın en basit tariflerinden birisi, haram olması endişesiyle şüpheli şeyleri, hatta harama götürme endişesiyle bazı mübahları dahi terk etmektir.

 

Kalbin Önemi

Maddi bedendeki kalbin önemi gün geçtikçe gelişen tıp ilmiyle daha bir anlaşılmakta ve kalp sağlığını koruma yollarına her geçen gün daha fazla vurguda bulunulmaktadır. Ancak bundan daha önemlisi manevi kalbimizin korunması olsa gerek. Çünkü birincisi nihayet kısa dünya hayatıyla sınırlı iken ikincisi yani manevi kalbimiz hem bu dünya hem de hakiki ve ebedi olan ahiret hayatımızla ilgili ve onun en temel unsurudur.

“Kalb, eskilerin ifadesiyle “nazargâh-ı ilâhîdir.” Allah, insana insanın kalbiyle bakar. …Zira kalb; akıl, mârifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve kurbet gibi insan için çok hayatî hususların kalesi mesabesindedir. …O, Hakk’a tevcih edilebildiği sürece, bedenin en karanlık noktalarına kadar her yanına ışıklar yağdıran bir projektör olur; yüzü cismaniyete dönük kaldığı zamanlarda da şeytanın zehirli oklarının hedefi hâline gelir.” (Kalbin Zümrüt Tepeleri, s. 47, 49.)

 

Şüpheli Alana Girme Yasağı ve Sedd-i Zerâî Prensibi

Hadis-i şerifte dinimizin temel prensiplerinden birisi olan sedd-i zerâî yani kötülüklere, haramlara giden yolun kapatılması adına da işaret vardır. Hadiste şüpheli alanlara girilmememsi istenmiş ve buralarda dolaşanların her an haramlara düşmeyle karşı karşıya olduğu bildirilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de şüpheli alanlardan uzak durulmasını ve her zaman helal, en temiz olanların seçilmesini bildiren ayetler mevcuttur. Bunlardan bir tanesi şu ayet-i kerimedir:

{يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّبًا وَلاَ تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ}

“Ey in­san­lar! Yer­yü­zün­de olan bü­tün ni­met­lerim­den helâl, temiz ol­mak şar­tı ile yi­yi­niz; Fa­kat şey­ta­nın pe­şin­den git­me­yi­niz. Çün­kü o si­zin bes­bel­li düş­ma­nı­nız­dır”.  (Bakara Suresi, 168)

Yine Kur’ân-ı Kerim’de sedd-i zerâî prensibine işaret eden pek çok ayet-i kerimeden bir tanesini zikredelim:

{وَلاَ تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ}

  “ Kö­tü­lük­le­rin, fuh­şi­ya­tın açı­ğı­na da giz­li­si­ne de yak­laş­ma­yın.” (En’âm Suresi, 151)

Şüpheli alana girmemeyle ilgili benzer hadis-i şerifler de mevcuttur:

لاَ يَبْلُغُ الْعَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لاَ بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ

“Kul, şüpheli şeylere düşme endişesiyle bir kısım sakıncası olmayan hususları da terk etmedikçe gerçek takvaya ulaşamaz.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyame, 19; İbn Mâce, Zühd, 24)

دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لَا يَرِيبُكَ

“Sana şüphe veren şeyleri bırak. Şüpheli olmayan, gönül huzuru veren şeylere yönel.” (Tirmizî, Kıyâmet: 61; Nesâî, Eşribe: 50)

Görüldüğü üzere ayet-i kerime ve hadis-işeriflerde “günahları işlemek şöyle dursun, onlara yaklaşmayın, süpheli alana girmeyin bile” mesajı verilmektedir.

 

Hadis-i Şerifle İlgili Yaşanmış bir Hadise

Meselenin ciddiyetine halel getirmesi endişesi taşımakla birlikte hadis-i şerifte anlatılan hakikatlerin yaşanmış açık bir örneği olması hasebiyle şu hadiseyi nakletmek istiyoruz. Köyde sürüsünü otlatmakta olan bir arkadaşımız, etrafı demir tellerle çevrili, bakımlı bir meyve-sebze bahçesine doğru sürüsüyle yaklaşır. Kendisi bahçenin direklerinden birine yaslanmış vaziyette, bahçeye yakın bir yeşillik alanda sürüsünü otlatıp takip etmekte ve hayvanların bahçeye girmesine mani olmaktadır. Bu arada bahçenin sahibi köy tarafından gelerek arkadaşımıza “Aman ha! Dikkatli ol, içeriye girmesinler.” der. Arkadaşımız; “Amcacığım, merak etme, burada durup izliyorum, içeriye girmelerine hiç müsaade eder miyim? Hem teller de var bahçenin etrafında.” der demez bir ses duyulur. Hayvanlardan birisi sıçramış ve çiti aşmıştır. Şimdi ne yapacaktır arkadaşımız ve bahçe sahibi? Ne Helal-haram, ne de şüpheli alanı bilen hayvan aşmıştır aşmasına çitleri fakat artık yapacak bir şey yoktur. Çünkü arkadaşımızın bir gaflet anında bahçeye girmiş olan hayvan, sebze ve meyvelerle karnını iyice doldurmuş bir halde içeriden dışarıya atlamış, arkadaşımız ve bahçe sahibi de artık sadece arkadan bakakalmıştır. İşte şüpheli alana yaklaşmanın yasakları çiğnemedeki üzücü etkisi.

 

Netice Olarak

Vahiyle müeyyed olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) en önemli hakikatleri ve dinimizin temel esaslarından birisini en veciz bir şekilde ve herkesin anlayabileceği bir üslupla anlatmıştır. Şüphesiz bu özellik tüm peygamberlerin (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselam) en bariz vasıflarından olsa da Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem)’de en mükemmel derecede bulunmaktadır. İslam ulemâsı, sadedinde olduğumuz hadis-i şerife çok ehemmiyet vermiş ve onu İslam’ın dayandığı temel prensiplerden birisi olarak değerlendirmişlerdir. Evet Allah Rasulü (Aleyhissalatü vesselam)’ın bildirdiğine göre helal-haram mülahazasına dikkat edenler ve şüpheli alanlara girmekten kaçınanlar -Allah’ın izni ve inayetiyle- dinlerini noksanlıktan, ırz ve namuslarını da ta’n-u teşniden, yakışıksız karalamalardan muhafaza edebilir, Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i seniyyede sıkça vurgulanan takvâ mertebesine erişmeye muvaffak olabilirler.

(رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ)

 وَصَلِّ وَسَلِّمْ يَا رَبِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى أَصْحَابِهِ الْكِرَامِ