Posts Tagged ‘gelecek’

Tarih Şuuru

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Geçmişte yaşanmış husumete sebep olacak konuları gündeme getirmeden nesillere tarih şuuru nasıl kazandırılabilir?

Cevap: Geçmişsiz bir gelecek inşa edilemez. Zira bir millet için geçmiş bir kök, bir temel gibidir. Gelecek ancak onun üzerine inşa edilebilir, onun üzerinde dal budak salabilir. Bu yüzden Ziya Gökalp’in, “Harabîsin, harabatî değilsin, Gözün mazidedir, âti değilsin!” şeklindeki sözlerine Yahya Kemal, “Ne harâbî ne harâbatîyim, Kökü mazide olan âtiyim.” veciz ifadeleriyle cevap verir. Yahya Kemal’in cevabı manidardır, çünkü sağlıklı bir gelecek inşa etmek isteyen nesillerin mutlaka kökleriyle irtibatlarını korumaları gerekir.

Bizi biz yapan, sahip olduğumuz değerlerimizdir, ruh ve mânâ köklerimizdir. Bunları bir blokaj olarak kullandığımız, sırtımızı bunlara dayadığımız dönemlerde gökdelenler gibi yükselmiş, devletler muvazenesinde denge unsuru olmuş, âleme sözümüzü dinletmişiz. İrlanda adalarından Fransa’ya, oradan Hint Okyanusu’na kadar yeryüzünde bir huzur döneminin yaşanmasına vesile olmuşuz. Üzerinde bir âbide gibi yükseldiğimiz çok sağlam köklerimiz, kendisiyle iftihar edeceğimiz bir mazimiz var. Bunu görmezden gelemeyiz.

Evet, geçmişi inkâr ederek, geçmişe sırt çevirerek bir gelecek inşa edemeyiz. Çünkü bizim değerler mecmuamızın nüveleri geçmiştedir: O nüveleri bizim gönüllerimize saçan da enbiya-i izam (aleyhimüsselam) ve enbiya-i izamın sultanı İnsanlığın İftihar Tablosu’dur (sallallâhu aleyhi ve sellem). Onlardan sonra ise Raşit halifeler, sahabe-i kiram, tâbiîn-i fiham, müçtehidîn-i izam, müceddidîn-i kiram… Bütün bu büyük zatlar bir yönüyle bizim köklerimiz sayılır. Onları görmezden gelme bizi bir çeşit köksüzlükle karşı karşıya getirir. Onlardan koptuğumuz zaman, köksüz ağaçlara veya rüzgârın önünde savrulup duran, dalından kopmuş yapraklara döneriz. Şiddetli bir rüzgâra maruz kaldığımızda ne zaman, nerede devrileceğimiz veya nereye savrulup gideceğimiz belli olmaz. En şiddetli fırtınalar karşısında bile yerimizde sabitkadem olmak, sonra da etrafa diriliş esintileri sunmak istiyorsak o sağlam köklere sıkıca tutunmalıyız.

Köklerinden uzaklaşmış ve mazisini kaybetmiş toplumlar istikrarlı ve kararlı bir şekilde yollarına devam edemezler. Ayaklarını sabit bir zemine basamadıkları için zıp orada zıp burada dolaşır dururlar. Bugün birinin ardından yarın öbürünün ardından giderler. Bu tür toplumlar tıpkı yerini yönünü belirleyememiş fertler gibi kararsızdırlar. Günün şartlarına ve konjonktüre göre hâlden hâle girer, bugün doğru dediklerine yarın yanlış derler. Bir gün bir felsefenin veya ideolojinin savunuculuğunu yaparlar, öbür gün bir başkasının. Bugün şu dünya görüşünü benimserler, yarın öbürünü. Çünkü zamanı bir dantela gibi üzerinde örebilecekleri sabit atkılardan, temel disiplinlerden yoksundurlar. Bir milli ruh dantelası örülecekse, bu ancak sabit bir kısım disiplinler üzerinde olabilir. Yeniden ruhumuzun heykelini ikame etmek istiyorsak bunu ancak ruh ve mânâ köklerimiz üzerinde, bizi biz yapan değerlerimiz etrafında yapabiliriz. Bizim kültür mirasımızın temel kaynakları; en başta edille-i şer’iyye-i asliyyeye (Kitap, Sünnet, icma, kıyas), ardından da yine selef-i salihînin safiyane ve samimane içtihatlarının kaynaklarından olan istihsan, ıstıshab, masalih-i mürsele, sedd-i zerâi gibi edille-i şeriyye-i fer’iyyeye, kelâm, tasavvuf gibi disiplinlere  dayanır.

Elbette bizim geçmişimizi, kültürümüzü, değerlerimizi oluşturan başka zenginliklerimiz de vardır. Aklın ürünü olan, vicdanın enginliğiyle keşfedilen, tecrübelerle ortaya çıkarılan, bilimin imkânlarıyla elde edilen kazanımlar; geçmiş ümmetlerden, atalarımızdan bize miras kalan geleneklerimiz, örflerimiz, âdetlerimiz bulunmaktadır. Bütün bunlar bir yandan zamana göre yorumlanmış diğer yandan da temel prensipler diyebileceğimiz “ümmühât” ve “muhkemât”ın filtresinden geçirilmiştir. Kur’ân ve Sünnet’e aykırı olan, zamanın ruhuna uymayanlar elenmiştir.

Ruh ve mânâ köklerimiz derken, mazi şuurundan bahsederken, geçmişle irtibatın korunmasını tavsiye ederken işte bütün bunları ve bunlar üzerinde şekillenen bir kültür ve medeniyetin temel değerlerinin korunmasını, günümüzü ve geleceğimizi kurarken bunları bir temel ve zemin olarak kullanmayı kastediyoruz. İşte bu anlamda tarih şuuruna sahip, aynı zamanda yaşadıkları çağı da idrak eden fertler ve toplumlar gelecek vadederler. Onlar, yerin derinliklerine kök salan ve semalara doğru dal budak veren ihtişamlı ağaçlar gibidirler. Kökleri sağlam olduğu için ne fırtınalardan etkilenirler ne de tsunamilerden. En şiddetli kasırgalar bile onları yerlerinden söküp atamaz. Aradan geçen asırlar, kökü sağlam böyle bir ağaca zarar veremez. Zamanın değişmesi, asırların başkalaşması onu kurutamaz. O, Kur’ân’da zikredilen “şecere-i tayyibe (güzel ağaç)” (İbrahim sûresi, 14/24-25) misali dönemin şartlarına, konjonktürün gereklerine, zamanın yorumuna ve insanlığın ihtiyaçlarına göre her mevsim farklı farklı meyve verir.

Mazilerinden kopan kişi ve toplumlara gelince onlar köksüz ağaçlar gibidirler. Yerlerinde sabitkadem duramazlar. Bugünlerini zayi ettikleri gibi geleceklerini de karartırlar. Her şeyi bugüne göre yaşarlar. Onlara bir yönüyle âtisiz insanlar gözüyle bakılabilir. Çünkü sağlam bir geçmişe bina edilmeyen hamlelerin geleceği de olmaz.

Geçmişteki Düşmanlıkları Eşelememe

Soruda, nesillere tarih şuuru verelim derken geçmişte yaşanan kavgaların tekrar hortlatılmamasına dikkat çekiliyor ki bu son derece önemlidir. Kendimizi ister haklı ister haksız görelim, geçmişte yaşanan olumsuzluklar günümüze taşınmamalı, taşınıp yeni düşmanlıklara yol açılmamalıdır. Farklı sebep ve saiklerle geçmişte büyük savaşlar patlak vermiş, büyük içtimai hadiseler yaşanmış ve bunlar ağır trajedilere yol açmıştır. Yer yer kitle psikolojisi harekete geçirilmiş, yer yer kin ve nefretler hortlatılmış, yer yer farklılıklar kavga sebebi yapılmış ve neticede nice çatışmalar ve bu çatışmaların sonucunda da nice mağduriyetler, mazlumiyetler, mahkûmiyetler yaşanmıştır.

Bugün bize düşen, bunları eşelemek suretiyle yeni düşmanlıklar oluşturmamaktır. Mümkün mertebe geçmişte yaşanan olumsuz hâdiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemeliyiz. Bir dönemde birileri sizin canınızı, ırzını, malınızı tehdit etmiş, yerinizi yurdunuzu işgal etmiş, sizi arkadan vurmuş olabilir. Bunları dillendirmek suretiyle atalarının yapmış olduğu bir kısım hatalardan ötürü bugünün insanlarını suçlamanın kimseye bir faydası yoktur. Aksine bu tür ithamlar, atf-ı cürümler insanlardaki kin ve nefret duygularını tetikleyecek, onları husumete sevk edecektir. Kinlerin, gayzların, düşmanlıkların ortaya çıkmasına sebep olacak ne kadar husus varsa bunların tamamını tarihin bağrına gömmeli ve üzerine de kocaman kocaman kayalar koymalıyız.

Tarihte yaşanmış bazı olayları unutup hazmetmek elbette kolay değildir. Bir kısım tali’siz hâdiseleri düşündüğümüzde tabiî olarak içimiz sızlar, yüreğimiz burkulur. Bazı kötülükleri, ihanetleri, işgalleri sorgulamaktan kendimizi alamayız. İster istemez bunların faillerine karşı öfke duyar, neden şunları yaptılar, neden bunları yaptılar, deriz. Fakat bunların dedikodusuyla meşgul olup âlemi tahrik etmek ve yeni düşman cepheler oluşturmak yerine, yaşananlardan ders alıp aynı şeylerin tekrar etmemesi adına bugünün dünyasında bize düşen şeyleri yapmalıyız.

Evet, tarih şuuruna sahip olmakla, tarihte yaşanan hâdiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemek birbirine karıştırılmamalıdır. Derlenip toparlanabilmemiz, yeniden ruh ve mânâ köklerimizin üzerinde doğrulabilmemiz adına tarih şuuruna sahip olmamız çok önemli olsa da, geçmişten günümüze getireceğimiz şeylerin bize ve başkalarına faydalı olmasına riayet etmek de bu yolun erkânındandır. 

Öte yandan, hâl ve tavırlarımızla, söz ve düşüncelerimizle güzergâh emniyetini de tehlikeye atamayız. Yürüdüğümüz yollarda karşılaşacağımız insanları birer canavar hâline getirmek ve üzerimize saldırtmak hiç akıllıca olmayacaktır. Zira kinlerin, nefretlerin, gayzların, öfkelerin şimdiye kadar insanlığa bir şey kazandırdığı görülmemiştir.

Bizler geleceğin dünyasında kavga değil huzur istiyor ve bu istikamette hareket ediyoruz. Bunun için herkesle iyi geçinmek zorundayız. Yeni hasımlar oluşturma bir yana, bir şekilde bize husumeti olan insanları bile dost hâline getirmenin yollarını aramalıyız. Bağrımız herkese açık olmalı. Öyle bir engin vicdana sahip olmalıyız ki oraya giren kimse ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı. İnsanlarda bu hissi uyarma adına ne yapılması gerekiyorsa yapmalıyız. Korkunç silahlarla insanlığın farklı canavarlıklar sergilediği bir dönemde bir barış dünyası kurulamaz; sevgi, hoşgörü, kardeşlik, sulh gibi değerler tesis edilemezse insanlık, içinde yaşadığı şu güzelim küre-i arzı kendi başına yıkabilir, kendi kıyametini kendi eliyle koparabilir.

Cenab-ı Hak, bütün bunları realize etmeyi bize nasip eder mi etmez mi, bilemiyoruz. Esasen bu bizim vazifemiz de değil. Biz yaşadığımız sürece konumumuzun hakkını vermekle, sırtlandığımız emanetin sadık bir emanetçisi olmakla mükellefiz. Bu emaneti götürebildiğimiz yere kadar götürür, sonra da arkadan gelecek nesillere teslim ederiz. Bugüne kadar herkes nasıl kendi ufkunun enginliği ölçüsünde hayır adına ortaya bir şeyler koymuşsa biz de aynısını yaparız. İnsanlığın huzur içinde yaşamasına giden yoldaki engelleri bertaraf etmeye, bela ve musibetleri minimize etmeye çalışırız. Elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra da Rabbimize tevekkül eder, O’nun inayetine sığınır, “Görelim Mevlâ neyler.. neylerse güzel eyler!” diyerek Mevlâ-yı Müteâl’in icraat-ı sübhaniyesini seyre dururuz…

***

Not: Bu yazı, 7 Haziran 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.