Posts Tagged ‘Dinin Afeti Üç Zümre’

DİNİN AFETİ ÜÇ ZÜMRE

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ  “Dinin afeti üçtür: Günahkâr fakih, zalim idareci ve cahil müçtehit.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 10/183) hadisinde geçen üç zümreyi din için bir felaket sebebi kılan ortak özellikler nelerdir?

Cevap: İbn Abbas’tan rivayet edilen bu söz, hadis kriterleri açısından tenkit görmüş olsa da mana olarak önemli bir hakikati ifade ettiğinde şüphe yoktur. Burada din için bir bela ve musibet olduğundan bahsedilen bu üç zümreyi sırasıyla daha yakından tanımaya çalışalım:

Günahkâr Fakih

Bunlardan birincisi, fâcir fakîhtir. Fâcir, umursamadan günah işleyen kimse demektir. Öyle bir kişi düşünün ki Kitap ve Sünnet’le meşgul oluyor, bu iki kudsî kaynaktan hüküm çıkarıyor fakat yaşantısı itibarıyla fısk u fücûr içerisinde. Sırat-ı müstakimde yürüyemiyor, çizgisini koruyamıyor. Dinin haram kıldığı bazı fiilleri işliyor, günaha giriyor. Mesela kazancında helâl haram sınırlarını gözetmiyor, eline ve diline hâkim olmuyor, heva ve hevesinin, arzu ve tutkularının arkasından koşuyor. Demek ki ilminin kendisine faydası yok. Kur’ân-ı Kerim, bu tür kişileri sırtında kitap taşıyan merkeplere benzetir. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) de dualarında, fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınmıştır. Yine Allah Resûlü şöyle buyurur: “İlminin artmasına muvazi olarak dünyaya karşı müstağniliği artmayan kimsenin ancak Allah’a olan uzaklığı artar, başka değil.” (ed-Deylemî, Firdevs 3/602)

Böyle bir kişinin işlediği günahlar sadece şahsıyla sınırlı kalmaz. Zira insanlar onun gözünün içine bakmakta, sözüne kulak vermekte, yaptıklarını örnek almaktadırlar. Dinî sorularına cevaplar veren, müşkillerini halleden bir âlimin fısk u fücûr içinde yuvarlanıyor olması, çoklarının kuvve-i maneviyesini sarsar. Kur’ân ve Sünneti bilen, sürekli dinî meselelerle meşgul olan biri yoldan çıktığında, çoklarını da arkasından sürükler. Hele böyle bir kişi fetvalarında da “Hudâ” yerine “hevâ”ya tâbi oluyorsa iş iyice çığırından çıkar. Eğer böyle biri kalkar, “Yolsuzluk hırsızlık değildir” derse, çokları, “O hâlde bize hırsızlık yolu açıldı” diye düşünebilir. Şayet âlim kisvesi altına bürünen bir kişi kalkar da rüşvete farklı kılıflar bulursa, halkın rüşvete karşı duyarlılığı kaybolur da bütün işler rüşvet yörüngesinde cereyan etmeye başlar.

Bu itibarladır ki görüş ve içtihatlarıyla topluma yön verip yol gösteren din âlimlerinin mesuliyeti çok büyüktür. Çokları onlara bakarak yol ve yönlerini tayin ederler. Onların inhirafı kendileriyle sınırlı kalmaz, çevrelerine de sirayet eder. Onların sukûtu sıradan bir insanın sukûtu gibi değildir. Onlar söz veya fiilleriyle çizgi kayması yaşadıklarında, toplumu da inhirafa sevk etmiş olurlar. Bu sebepledir ki onların yanlışlarının toplum üzerindeki negatif etkisi, yer yer şeytanın vesvese ve iğvalarından bile daha çaplı ve büyük olabilir. Çünkü şeytan soldan gelir ve insana kötülükleri telkin eder. Eğer kişi heva ve hevesine tâbi olmazsa şeytanın oyunlarından salim kalabilir. Ne var ki dinî kisveye bürünmüş, ağzından ayet ve hadis düşürmeyen kimselerin durumları böyle değildir. İnsanlar, onların sözlerine kulak verirler. Onların küçük bir inhiraf ve tavizi bile halk üzerinde büyük tesirler meydana getirir. Mesela söz-amel birlikteliği olmayan, dinin emirleri noktasında gevşek davranan bir âlim, insanların dine olan güvenlerini zedeler. Dini siyasi hedeflerine âlet eden, din istismarı yapan bir din adamının dine verdiği zarar, normal bir kişinin verdiği zarar gibi olmaz. İşte bütün bunları göz önüne alacak olursak, hadis-i şerifte dinin afeti olarak niye ilk başta facir fakihin zikredildiğini daha iyi anlarız. Muhtemelen bunlar, öte tarafta iğfal ve idlal ettikleri insanların önünde yürüyecek ve hep hacalet yaşayacaklardır.

Zalim İdareciler

Hadiste zikredilen ikinci grup, zalim idarecilerdir. İdareci derken, bir müessesenin başındaki insandan bir devletin başındaki insana kadar geniş bir çerçeveyi kastediyoruz. Tabii ki mevzuumuzla ilgili öncelikli olarak akla gelmesi gereken kişiler, devlet başkanı ve sair devlet erkânıdır.

Adil idarecilerin Allah katındaki derece ve makamı ne kadar yüksekse, bulunduğu makamı insanlara cevr u cefa etmede kullanan zalim yöneticilerin de Allah katındaki yeri ve konumu o kadar aşağıdır. Malum olduğu üzere arşın gölgesinde gölgelenecek yedi grup insan sayılırken ilk olarak adil yönetici zikredilir. Ağzına bir arpa kadar haram koymayan, yarım kelimeyle olsun yalana tenezzül etmeyen, bir dirhem dahi olsa kimsenin hakkını yemeyen/yedirtmeyen, kimsenin haysiyet ve şerefiyle oynamayan idareciler, ahirette enbiya-i izamın arkasında yerlerini alacaklardır.

Bunun tam aksine, tebaasına zulmeden yöneticiler, hadisin ifadesiyle toplum ve fertler açısından bir musibettir. Şayet bir devletin idaresinden sorumlu serkârlar, halka cevrediyor, insanların canını yakıyor, onlara haksızlık ediyorlarsa, o toplum musibetzede, afetzededir. Hele hele gözünü iktidar hırsı bürüdüğünden dolayı kendisi için tehdit gördüğü bütün muhalifleri bertaraf etme adına şeytanı utandıracak tuzaklar kurup hileler yapmak, onlar hakkında haksız yere ta’n u teşnîde bulunmak, farklı iftira ve suçlamalarla onları cezalandırmak, türlü türlü yolsuzluklarla tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek gibi şenî davranışlar öyle büyük birer musibettir ki, böyle bir musibete dûçar olmuş bir toplumun belini doğrultması artık çok zordur.

Haklarına girdiği insanlarla birer birer helâlleşmedikçe bu tür zalim yöneticilerin Cennet’e girmesi mümkün değildir. İsterse İstanbul’u fethetmeye denk elli tane amel işlesinler. Zulmü bırakmadıkça ve zulmettikleri insanların rızalarını almadıkça Allah’ın azabından ve gazabından yakalarını kurtaramazlar. Ahirette arşın gölgesinde gölgelenme gibi fevkalâde bir pâye kazanma imkânını elde etmiş, zirvelerde dolaşma fırsatı yakalamış bir insanın, halkına yaptığı cevr u cefa ile esfel-i safiline yuvarlanması ne büyük bir bahtsızlıktır!

Günahkâr fakîh ile zalim idarecinin peş peşe zikredilmesi de manidardır. Zira fakîhleri doğru yoldan sapan bir ülkenin idarecileri de zulüm yolunu tutacaktır. Fakîhler saray fetvacılığına soyunduklarında, görüş ve fetvalarıyla yöneticileri de şaşırtacak ve saptıracaklardır. Dinî nasları suiistimal ederek idarecilerin eline öyle kozlar, öyle doneler vereceklerdir ki, pek çok şenaat ve denaat dinî kılıf altında işlenecektir. Sırtlarını din adamlarına dayayan zalim yöneticiler, zulümlerini bile dinî bir motivasyonla yapacak, çeşit çeşit haramlar irtikâp ederken bile kendilerini haklı görmekten ve göstermekten geri durmayacaklardır.

Cahil Müçtehitler

Hadis-i şerifte son olarak bir de cahil müçtehitten bahsediliyor. Bunlar Kur’ân ve Sünnet’i derinlemesine anlamayan, bu iki kaynağa mahruti olarak bakamayan, siyer felsefesini bilmeyen fakat buna rağmen içtihada soyunan kişilerdir. Çağımızda maalesef bunların da sayısı bir hayli fazla. Ortalık müçtehitten geçilmiyor. Üstelik bunların bir kısmı Ebû Hanife’yi, İmam Mâlik’i, İmam Şafii’yi, Ahmed İbn-i Hanbel’i beğenmeyecek kadar da kendilerine güvenen tipler. Gel gör ki, dikkatle baktığınızda bunların pek çoğunun ciddi bir Kur’ân ve Sünnet bilgisinden mahrum olduklarını görürsünüz. Halbuki Kur’ân ve Sünnet; dinin üzerine temellendirildiği aslî kaynaklardır. Kur’ân’ı, gözünün önüne açılmış bir harita ölçüsünde bilmeyen, Kur’ân’ı bize izah edip temsiliyle hayata taşınma keyfiyetini gösteren Sünnet’i ihatalı şekilde tanımayan birinin içtihat iddiası kabul edilemez.

Bu demek değildir ki günümüzde içtihat ehliyetini haiz âlimler yetişmez. İçtihat ehliyet işidir. Bu ehliyeti elde eden kimse elbette müçtehit olabilir. Fakat bunun o kadar kolay bir iş olmadığını unutmamak gerekir. Ebu Hanife, İmam Malik, Süfyanü’s-Sevrî gibi zatlar bu işe ömürlerini vermiş, sabahtan akşama ilimle meşgul olmuş ve sürekli dinî meseleleri müzakere etmişlerdir. İşte içtihat ancak, onlar gibi aslî ve fer’î kaynaklarıyla dini çok iyi bilen ulemânın altından kalkabileceği ciddi bir iş, ağır bir sorumluluktur.. cahil ve sığ insanların değil! Çünkü bunlar, din adına hüküm verecek, Allah adına konuşacaklardır. Dolayısıyla yapacakları hatalar hayatî olur hem dünya hayatı hem ahiret hayatı adına. Bu yönüyle, bir toplumda gerçek müçtehitlerin yerini müçtehit taslaklarının alması, dine ârız olan en büyük felaketlerden bir diğeridir.

Ulemâü’s-Sû

Hadiste geçen facir fakih ve cahil müçtehitler için ulemau’s-sû tabiri de kullanılabilir. Bunlar, kötülükten sıyrılamamış, kötülüklerle içli dışlı olan âlimlerdir. Esasında ilmiyle âmil olmayan bir kişiye gerçek anlamda âlim denilemeyeceğini de burada ifade etmek gerekir. Kur’ân’ın ifadesiyle âlim, haşyet duygusuyla iki büklüm olan, vicdanı tir tir titreyen, kalbinde sürekli bir ürperti duyan insandır. Bir kişi, ilimde hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın, şayet bildiğiyle amel etmiyor, öğrendiklerini dini ve diyaneti adına pratiğe dökmüyorsa, bu bilgiler onun için kalb, vicdan ve dimağ yorgunluğundan başka bir şey değildir. Böyle biri insanlar nazarında âlim bilinse de, din nazarında cahil olmaktan kurtulamaz.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’in şahsında bizlere, رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا “Rabbim ilmimi artır!” (Tâhâ sûresi, 20/114) duasını talim ve tavsiye etmek suretiyle bizleri ilme, ilmimizin artması için her gün yeni bir şöyler öğrenmeye yönlendirir. Başka bir âyet-i kerime, Allah’tan en çok haşyet duyan kimselerin âlimler olduğunu haber verir. (Fâtır sûresi, 35/28) Peygamber Efendimiz, âlimleri, “peygamberlerin vârisleri” olarak tarif eder. (Ebû Davud, ilim 1; Tirmizî, ilim 19)

Bunların dışında Kur’ân ve Sünnet’te ilmin önemine, âlimin büyüklüğüne atıf yapan pek çok nas vardır. Çünkü âlimler, kutup yıldızı gibi insanlara yol gösterirler. İnsanlar onlara bakarak hangi yolun Cennet’e ulaştıran koridor olduğunu öğrenirler. Ne var ki onlar söz ve fiilleriyle kötülük yolunu tuttukları takdirde kendileriyle birlikte kitleleri de esfel-i safilin yoluna sokarlar. Gözlerinin içine bakan, sözlerine kulak veren, tavır ve davranışlarını örnek alan çok sayıda insan olması hasebiyle âlimin yapacağı her hata, her kötülük, büyük bir vebali arkasından getirir. Bu vebal, kişinin temsil ettiği konuma göre değişir. Bir cami imamının inhirafıyla bir müftününki bir olmadığı gibi, bir müftünün inhirafıyla koca diyanet teşkilatının başında bulunan zatın inhirafı da aynı olamaz. Bu manada herkesin vebali, kendi tesir alanının genişliği ölçüsündedir.

Hâsıl-ı kelâm ilim; hayır ve iyilik yolunda kullanıldığı takdirde nasıl insanı âlâ-yı illiyyine yükselten bir merdivene dönüşüyorsa, kötülük yolunda kullanıldığında da aynı ölçüde onun için bir sukût sebebine dönüşür. Âlime düşen vazife, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan buyurduğu ilim ve irfanı hep iyilik yolunda değerlendirmektir. Böyle bir kişi, her meselede meşru bir yol takip etmeli, meşru dairede dolaşmalı, sahip olduğu bilgileri amel-i salihle yoğurmalıdır. Cenab-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği ilmi suiistimal eden kişi, âhirette kendi vebal ve günahlarıyla birlikte, saptırdığı ve aldattığı insanların da günahlarını sırtına yüklenerek huzur-u ilâhiye gelir. Cenab-ı Hak böyle bir âkıbetten hepimizi muhafaza buyursun.

***

Not: Bu yazı, 19 Ekim 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Dinin Afeti Üç Zümre

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu suali sorduk:

“Ulemâ-i sû” ne demektir ve bu sözle anılanlar nasıl kimselerdir? Ayrıca, hadis olarak rivayet edilen ve pek çok âlim tarafından üzerinde durulan bir sözde

آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ

buyuruluyor. “Fâcir fakîh”in ilk sırada zikredilmesinin hikmetini ve bu üç zümre arasındaki münasebeti lütfeder misiniz?

Kıymetli Hocamızın bu soruya cevap sadedinde anlattığı çok önemli hakikatlerden bazı mühim hususlar şunlar:

Kötülüklerden Sıyrılamamış Âlimler

*“Ulemâ-i sû” kötülüklerden sıyrılamamış, onlarla içli-dışlı âlimler demektir. Meseleleri hep iyilik yolunda değerlendirmesi, iyilikle yoğurması, sürekli meşrûyu takip etmesi ve meşrû dairede dolaşması gerekirken, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf buyurduğu malumâtı sûiistimâl eden veya yerinde kullanmayan ilim ehline “ulemâ-i sû” denir.

*Cenâb-ı Hakk’ın insana lütfettiği zâhir ve bâtın duygular, uzuvlar ve bütün mevhibeler -ulemanın ifadesiyle- “mâ hulika leh”ine, yani yaratılış gayesine uygun şekilde kullanılmalıdır. Bu cümleden olarak, Hazreti Üstad, Küçük Sözler’de göz ve kulak gibi uzuvların konumlarına dikkat çekmekte ve bunların, yaratılış hikmetlerine muvafık şekilde istimal edilmeleri gerektiğini nazara vermektedir. Mü’min, Hâlık’ının her emanetini, O’nun namına ve izni dairesinde istimal etmelidir ki ilim de bu emanetlerden biridir.

*Bu herkes için söz konusu olan bir meseledir; fakat muktedâ bih (kendisine uyulup ardı sıra gidilen) ve kudve (halk tarafından takip edilen) kimselerin, rehber konumundaki insanların sûiistimali çok kötü neticelere sebebiyet verir ki, işte o kötülüklere sebep olanlara “ulemâ-i sû” denir. İnsan bilgisiyle amel ediyorsa, zirve yapar. Onun için “Alimler peygamberlerin varisleridir!” buyurulmuştur. Fakat Sâdî’nin “Gülistan”da dediği gibi, bildiğiyle amel edene âlim denir. Şayet bir kimse çok biliyor, kitapları ezberlemiş bulunuyor ama malumatını fiiliyata taşımıyorsa, onun nasibi sadece dimağ yorgunluğu, kalb yorgunluğu, vicdan yorgunluğudur! Bildiklerini din ve diyanet adına pratiğe döküp onları realize etmeyen ve yaşamayan kimse -Sâdî’nin ifadesiyle- cahildir!

*Âlimler pozitif alanda nasıl değerlerini yükseltiyor ve kıymet üstü kıymete ulaşıyorlarsa, kötülük yaptıkları zaman da öyle esfel-i sâfilîne sukût ediyorlar. Çünkü onlara bakan, onların gözünün içine bakan, onların ağzına bakan, onların tavır ve davranışlarına bakan bir sürü insan vardır. Bir sürü insan vardır ki derslerini onların hallerinden, temsil keyfiyetlerinden, konumlarından, yorumlarından, dine bakışlarından, ciddiyetlerinden veya gayr-ı ciddi olmalarından alırlar. Onların hallerine göre diğerlerinin kalbî ve ruhî hayatlarında bir şekillenme olur. Bir insanın kendi kendine, şahsen, münferiden inhiraf yaşaması, sadece kendisi hesabına bir inhiraftır, kendisi hesabına bir sukûttur, kendisi hesabına bir tökezlemedir. Fakat milletin, gözünün içine baktığı bir cami imamı, bir müezzin, bir müftü, bir diyanet işleri reisi veya bir devlet başkanının vebali bir yönüyle tesir alanları ölçüsündedir. O insan inhirafıyla -hafizanallah- koskocaman bir milleti aldatıyor, bir beldeyi aldatıyor, bir kasabayı aldatıyor, bir köyü aldatıyor, bir cami cemaatini aldatıyor demektir. Şimdi bu, bir tek insanın münferit günahı, vebali, sûiistimali, âlim-i sû olması mesabesinde değildir. Bu çok daha büyüktür!

Dinin Afetleri

*Zikredilen hadis-i şerifte yukarıda anlatılan hakikate göre bir sıralama yapılmıştır: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ

“Dinin afeti üçtür: Fakîh-i fâcir (günahkar fıkıhçı), imam-ı câir (zalim idareci), müctehid-i câhil (kendi reyine göre ibadet ü taatte bulunan cahil kimse).”

1) Din adına bela, handikap, musibet, Allah’ın musallat kıldığı en kötü afet olarak sayılan üç zümrenin başında “fakîh-i fâcir” gelmektedir. Yani, fakîhtir; Kitap’la, Sünnet’le, Fıkıh’la meşgul oluyor ama fâcir; esas çizgisini koruyamıyor, fucûr yapıyor. Bağışlayın; yerinde bohemliğe düşüyor; yerinde rüşvet alıyor; yerinde hırsızlık yapıyor; yerinde millet malını gözetmiyor; helal haram düşünmeden, bir yönüyle “keyfe mâ yeşâ” nasıl isterse öyle yaşıyor. Bu açıdan da böyle bir fakîhin gözüne bakan onun gibi yaşıyor. Mesela; bir teolog “Efendim, bunda bir mahzur yok!” derse, millet o mevzuda boş durur mu? “Bu kadarcık, minnacık bir şey çalmışlar, ne olur bundan?!.” falan diyorsa, millet “İyi, bize de hırsızlık yolu açıldı!” der mi demez mi? “Efendim, buncacık rüşvetten ne çıkar?!.” falan dediği zaman, bütün işler bir yönüyle rüşvet yörüngesi üzerinde cereyan etmeye başlar mı başlamaz mı? Ve bütün bir milleti inhirafa sevk etmiş olur mu olmaz mı? Dolayısıyla ferdî bir inhiraf, sukût, kaybetme gibi değil, bunlarınki çok büyük olur.

*Böyle davrananlar -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın insanlara musallat ettiği şeytandan daha kötü kimselerdir. Çünkü şeytan soldan gelir bir yönüyle, size kötülükleri telkin eder, o yönden sizi baskı altına almaya çalışır. Fakat camide, taylasanlı gördüğünüz adam, bir teolog bunu yapıyorsa ve gevşek davranıyorsa, bir yönüyle halkı öyle bir inhirafa çağırmış, davet etmiş, sevk etmiş ve onları da gevşekliğe çekmiş olur hafizanallah. Onun için fakîh olan bir fâcir, dini biliyor gibi görünen bir insan, insanları ifsat edenlerin başında gelir. Denebilir ki, onların serkârıdır, pîşuvâsıdır, piştârıdır. Cehennem’e giderken de iğfal ve idlal ettiği insanların önünde yürüyecektir.. ve yürüdükleri o yolda yol boyu hep hacalet yaşayacaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu da hidayetlerine vesile olduğu, yürüyecekleri yolu gösterdiği nûrefşân toplulukların önünde yürüyecek; Sırât’tan geçerken Cehennem alttan seslenecek: “Çabuk geçin, ışığımı söndürüyorsunuz!” diyecek. Evet, iyi yola sevk edenler de öyle olacak.

2) İkinci sırada cevreden zalim sayılıyor. “Hiç kimseye cevr etme, hiç kimsenin canına kıyma, hiç kimseye eziyet etme; belki herkesi takdir et, herkese iyilik yapmaya bak!” Bunlar öteden beriye sofilerin hep söyleyegeldiği sözlerdendir. Bir hadiste de “Yedi zümre vardır ki, Allah (celle celaluhu) hiçbir gölgenin olmadığı, serinleme imkanlarının bütün bütün yok edildiği yerde, -ağacın değil, Cennet’in değil, Firdevs’in değil- Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir.” denilir. Kimdir birincisi? “İmâmun âdilun” deniyor. Tam bunun zıddı. Burada câir imam; zulmeden, cevreden, ajite eden, insanların canını yakan, haksızlık yapan, iftira eden, başkalarını karalayan devletin başındaki şeklî serkârlar! Arş’ın altında gölgelenecek olanlar ise adaletli idareciler.

*Bir tarafta zirve yapıyor; öyle ki enbiyâ-ı izâmın arkasında yerini alıyor. Bir arpa kadar ağzına haram girmemiş, yarım kelime yalan söylememiş, çeyrek kelime iftirada bulunmamış, çeyrek kelimeyle kimseyi rencide etmemiş, kimsenin haysiyet ve şerefiyle oynamamış; hele koskocaman, 10-15 milyon bir cemaati hedef alarak, onlar için nâsezâ nâbecâ -kafirin bile demediği- şeyleri dememiş. Eğer demişse, imam-ı câir; dememişse, imam-ı âdil.

*Mesela, Hareket için tahminlere göre, bütün dünyada 15-20 milyon kadar sempatizanı var. Bunların bütününe birden paralel dediğiniz zaman, sülük dediğiniz zaman, bu küfre denk bir günahtır. Onca insandan “Hakkını helal et” deyip rûberû haklarını helal ettirmedikçe, o insanın Cennet’e gitmesi mümkün değildir; elli tane İstanbul fethetse dahi mümkün değildir. Zaten Allah o kadar şey onlara lütfetmez de. Şimdi imam-ı âdil gibi zirve yapmış bir insan olmak varken, böylesine hadîde (çukura) yuvarlanmış, esfel-i sâfilîn mahluku imam-ı câir olmak, bir insan için ne kadar acı bir şey!..

3) Üçüncü olarak da “müctehid-i câhil” zikrediliyor. Çağımızda çok olan bir şey. Bakarsınız kimisi der: “Yahu bırakın şu Ebû Hanîfe’yi, İmam Malik’i, Şafi’yi, Hanbeli’yi…” Bazıları bakarsınız hadisi bile inkâr eder, sadece Kur’ân der. Oysaki Müslümanlık, bir yönüyle temel disiplinler açısından Kur’ân’da şekillenmiştir ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şerifleriyle onlara vuzuh kazandırmıştır. Dolayısıyla Kitab’ın yanında Sünnet de esastır. İşte usulüddin ulemasının beyanı: “Sünnet’in Kur’ân’a ihtiyacından daha çok -açması, açıklaması, her şeyi milimi milimine yerine oturtması açısından- Kur’ân’ın Sünnet’e ihtiyacı vardır.” Usulüddin ulemasının bu mevzuda beyanı böyledir. Zira Kur’ân inmiştir ama onun ne ifade ettiğini en doğru anlayan, milimi milimine doğru anlayan İnsanlığın İftihar Tablosu neyle ifade etmiştir onu? Kavlî sünnetiyle!.. Neyle ifade etmiştir? Fiilî sünnetiyle, ef’al-i nebevisiyle, ahval-i nebevisiyle, temsilat-ı nebevisiyle…

*Câhil müctehid Kitab’ı bilmez, Sünnet’i bilmez ama içtihatta bulunur. Günümüzde çok müctehid vardır. Zannediyorum, kütüb-ü ehâdîsiye açısından, o mevzuda uzman herkesin ilk planda okuması gerekli olan Kütüb-ü Sitte’dir. Yemin ederim, hocalık taslayan, müctehidlik taslayanlar bu kitapları -hele bir şerhle- katiyen okumamışlardır. Hatta hadisçiler bile bunları yakın takibe alarak baştan sona kadar okumamışlardır. Kaldı ki bunun dışında Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i var, İmam Malik’in Muvatta’ı var, zevâide dair yazılmış kitaplar var, Darekutniler var, Hakim’in Müstedrek’i gibi eserler var. Bir insanın, bütün bu hadisleri gözden geçirmedikten sonra Kur’ân’a dair incelikleri onlara has keyfiyet içinde, onların haysiyetini koruma keyfiyetinde bilmesi mümkün değildir. Şimdi bu tür insanların içtihattan dem vurmaları cehaletlerini ilandan başka bir şey değildir. İster tefsir uzmanı olsun, ister hadis uzmanı olduğunu iddia etsin, ister fıkıh uzmanı olduğunu iddia etsin, isterse de kelam uzmanı olduğunu iddia etsin; Kitap, Sünnet ve Fıkıh bütün külliyatıyla -bir de müzakere edilerek- gözden geçirilmemişse, Kıtmir onlara cehaletlerini bilmeyen cahiller nazarıyla bakar.

*Cehaletini bilmeyen cahiller bunlar. Unvanlar önemli değil. Kitapların fihristlerine bakar, fişlersiniz; fişleri bir araya getirir, işlersiniz; sonra bir şey olduğunuzu düşlersiniz; sonra da müctehid olduğunuzu düşlersiniz. Öyle fişlemeyle, işlemeyle, düşlemeyle müctehid olunmaz.

*O insanlar sabahtan-akşama kadar o işle meşgul oluyorlardı. Mesela, o koca Ebu Hanife!.. İmam Rabbani hazretleri gibi hüccet bir insan “Allah Rasulü’nün yolunu bir şehrah halinde yaşayan Ebu Hanife’dir.” diyor. Sen ben değil!.. Bize onlar baksalar “Bunlar mük’ab cahil!..” derler. Hazreti Ebu Hanife, talebeleriyle her meseleyi müzakere ediyor; (en az) 500 tane insan Hazret’in derslerini, takrirlerini dinliyor. Biz onlardan sadece 3-4 tanesini biliyoruz; İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam-ı Züfer, İbn Mübarek gibi kimseleri biliyoruz. Onlarla müzakere ediyor; onlar bir şey söylüyorlar, Hazret de bir şey diyor; fakat kafasına takılıyor o şey. “Ya İmam, Kur’ân’da mesele bir yerde böyle deniliyor, bir yerde de böyle deniyor. Sünnet-i Sahiha’da da böyle deniyor. Acaba bu farklı ifadeleri bir araya getirdiğimiz ve müşterek mütalaa ettiğimiz zaman ortaya çıkacak sentez nasıldır?” Talebeleri mütalaalarını ortaya koyuyorlar. Gidiyor, sabaha kadar Kur’ân-ı Kerim’i bir kere daha baştan aşağıya okuyor. Bazen gelip diyor ki, “Talebelerim! Yusuf’um, Muhammed Şeybani’m!.. Mesele sizin dediğiniz gibiymiş.” Onun için, Ebu Hanife’nin, talebeleriyle müzakere ettikten sonra kendi dediği şeylerden döndüğü, talebelerinin fetvasını kabul ettiği yerler vardır kütüb-ü fıkhiyede.

*Derinliğiyle beraber bu kadar da hakperest olan insanlardır onlar. Derin ve durudurlar. Baktığınız zaman sığ zannedersiniz fakat içine girdiğiniz zaman ummanlar kadar derin olduklarını görürsünüz. Onların sığ görünmeleri, duru olmalarındandır, duru ırmaklar gibi. Fakat o kadar da hakperesttirler, Hakkın hatırını âli tutarlar. Bunlar müctehid-i allâmdırlar. Sığ insanların yapacağı şey değildir bu mesele.

*Bu açıdan, ümmet-i Muhammedi ifsat eden, kalbleri bozan insanları sırasıyla kategorize ettiğimiz zaman “fakîh-i fâcir” en başta gelir. Sonra “İmam-ı câir”; zalim, cevreden, insanları inciten, haksızlığın haksızlık olduğunu bilmeyen, zulmederken bile bir şey yaptığını zanneden, zulmederken dahi kendisini hep haklı gösteren işin başındaki insanlar.. köyün muhtarından devletin başındaki adama kadar.. bunların hepsine din ıstılahı açısından imam denir. Ve sonra da “câhil müctehid”ler. Milleti mahveden insanlar…

Allahım İlmimi Arttır Ama Senden Uzaklaştıracak İlmi Verme Bana!..

*Cenâb-ı Hak, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrediyor: “Ey Benim şanlı Nebim! Vahiyle serfiraz Nebim! Habib-i Zîşânım! De ki: Rabbim benim ilmimi arttır!” (Tâhâ, 20/114) İlim -bir yönüyle- iman hakikatleri mevzuunda derinleşme, İslam hakikatleri mevzuunda derinleşme, irşad hakikati mevzuunda derinleşme; insanların elinden tutup onları sahil-i selamete çıkarma, râh-ı hidayete götürme vesilesidir. Bütün bunlarda “Arttır Allahım arttır, arttırdığın kadar arttır!” demek gibi. Hazreti Pîr-i Muğân’ın “Hel min mezîd” (Daha yok mu?) mülahazasıyla meseleyi irtibatlandıracak olursanız; doyma bilmeden imanda derinleştikçe derinleşme, derinleştikçe derinleşme, deryalara daldıkça dalma; dolayısıyla tâ o mercan adalarına ulaşma ve insanlara inciler, mercanlar sunma.

*Hadis-i Şerif’te de: “Allah’ım! Faydası olmayan ilimden Sana sığınırım” deniyor. Bu, “İlim verme!” demek değildir. Faydasız ilmi istememedir ki insan onunla ne kendi hayatını nizam ve intizam altına almıştır ne de başkaları için yararlı olmuştur hafizanallah. Faydası olmayan ilim! Yani, kalbî hayatım, ruhî hayatım, imanım, İslamiyetim, ihlasım, ihsanım, yakînim, tevekkülüm, teslimim, tefvîzim, sikâm itibarıyla benim için bir şey ifade etmeyen ilim. “Böyle bir ilimden Sana sığınırım!” Öyle ilim olacaksa, taklîdî Müslümanlık ondan daha iyidir.

*Levhalarda olan sözlerden bir tanesi de şudur: “Allah’ım! Beni Sen’den uzaklaştıracak muvaffakiyetler verme bana!” Yani, istersen hezimet ver ama Sen’den uzaklaştıracak şey verme. Çevirip şöyle de diyebilirsiniz: “Allahım! Bizi Sen’den uzaklaştıracak ilmi bize verme; taklîdî Müslümanlık, cahilâne Müslümanlık ondan daha iyidir.”