Posts Tagged ‘degerler’

Vazifeye Devam

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah Teâlâ bizimle olduktan sonra her şey bize güzeldir. O yüzden dualarımızda sürekli “Allah’ım beni Sensiz bırakma!” diye yalvarmalı ve bunu vird-i zebân etmeliyiz. Onsuzluk Cehennem’den daha acıdır. O’nsuz bir insanın huzur ve itminan içinde yaşaması mümkün değildir. Böyle biri hayatını hafakanlar içinde geçirir, streslerle boğuşur. Buna mukabil Allah’a inanan ve O’nunla beraberlik hissi içinde yaşayan kimse zindanlarda da olsa Cennet bağlarında ve bahçelerinde geziniyor gibi huzur içindedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bizlere kalblerin ancak Allah’ı zikretmekle itminana ereceğini, huzura kavuşacağını haber verir. (Ra’d Sûresi, 13/28)

Zat-ı Ulûhiyet’in söz konusu olduğu yerde başka her şey tâli (ikincil) kalır. Hatta tâli demek bile onlara karşı bir önem atfetme anlamına gelir, ‘tâlinin tâlinin tâlisi’ diyebiliriz. Evet, dünya ve ona ait işler Allah’ın rızasının yanında gerilerin gerisinde kalır. Dolayısıyla dünya için tûl-i emele, büyük beklentilere girmeye, hırs göstermeye, tamah etmeye değmez. Asıl marifet, müstağni bir hayat yaşayabilmek, Allah’ın rızasını elde edebilmek, O’ndan razı olmak ve ihsan ettiği şeylere kanaat edebilmektir. Dünya baş döndürücü bütün güzelliğiyle, debdebesiyle ve ihtişamıyla karşımıza çıksa ve biz, ona sahip olma imkânı elde etsek, önce bunda Allah’ın rızasının olup olmadığına bakmalıyız. Allah’ın rızası yoksa rahatlıkla onu elimizin tersiyle itebilmeli, kaldırıp bir kenara atabilmeliyiz.

Ancak üzülerek ifade etmek gerekirse biz, zaman içinde bu ulvi mülâhazaları yitirdik. Raşit Halifeler kendi ruhlarının ufkuna kanat açıp yükseldikten sonra, Allah’la münasebet adına kazanımlarımızı ve maneviyattaki derinliğimizi kaybetme vetiresine girdik. Günümüze gelinceye kadar düşünce dünyamızın ışıkları yavaş yavaş kısıldı. Bazen saltanat ve debdebe başımızı döndürdü. Özellikle beşinci asırdan sonra dünyaya karşı tavır alıp Allah’a yönelmede ciddi bir durağanlık yaşamaya başladık. Belli dönemlerde yeni bir hareketlilik oldu, ufkumuz aydınlandı.. bazen bir alaca karanlığın bastırması.. sonra yeniden bir ışık ve gözlerin hakikate açılması… derken bugünlere kadar geldik.

Özellikle bir iki asır öncesinden başlayarak günümüze gelinceye kadar şiddetlenen bir şekilde bir ifritten çağ yaşadık; bütün bütün kendi değerlerimizden, ruh ve mana köklerimizden uzaklaştık. Dolayısıyla da bir süre sonra değerler yetimi hâline geldik. Daha da kötüsü yitirdiğimiz bu değerleri tekrar elde etme konusunda bizi sonuca götürecek ciddi bir ceht ve gayret de ortaya koyamadık.

Günümüzde Müslüman görünen, camiye gelen, namaz kılan nice kimseler vardır ki dünyayı asıl hedef hâline getiriyor, dünyaya çakılı bir hayat yaşıyorlar. Hatta âhiret diyen, Allah rızası diyen, adanmışlık diyen insanları yer yer eleştiriyor ve “Siz gönlünüzü çok ötelerdeki şeylere bağlamışsınız. Bu dünyadaki yaşayışı kulak ardı etmişsiniz.” diyorlar. Yani bir yönüyle şeytanın sözcülüğünü yapıyor, nefsin hırıltılarını dile getiriyor, inançsızlar gibi konuşuyorlar.

Evet, çok ciddi bir savrulma yaşıyoruz. Bütün bu olumsuzluklara rağmen kaybedilen değerlerin yeniden kazanılması imkânsız değildir, ancak bunun için sağlam bir silkinme gerekmektedir. Bu yolda azmederseniz, etrafa diriliş esintileri sunarsanız Allah bugüne kadar kaybettiğiniz değerleri yeniden ihyâ eder. Bizim asıl vazifemiz de bu olmalıdır. Hiçbir şey bizi yürüdüğümüz bu yoldan alıkoymamalıdır.

Zalimlerin muvakkat tasallutları ve zulümleri karşısında paniğe kapılmaya gerek yok. Hangi devirde zalimler uzun boylu payidar olmuştur ki bugün bize musallat olanlar payidar olsunlar. Allah’ın inayetiyle onlar da bir gün hazana maruz yapraklar gibi savrulup gidecekler. Allah’a dayanıyor, güveniyor ve O’na karşı ahd ü peymanınızı her an yeniliyorsanız yenilmezsiniz. Kimse sizin sırtınızı yere getiremez.

Falanın filanın yapıp ettiği şeylere ve söylediği sözlere takılır, düşünme güç ve enerjimizi bunlara harcarsak yeni bir ihyâ adına alternatif yollar oluşturamaz, yol alamayız. Kim ne yaparsa yapsın, biz kendi işimize bakmalıyız. Mâlâyani şeylerle meşgul olup zamanımızı israf etmemeliyiz. Cenab-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkânları rantabl olarak kullanmaya çalışmalıyız. Yaşananlardan ders alarak, hayır adına samimi duygularla ortaya konan farklı düşünceleri yerinde değerlendirerek, ceht, gayret ve aktivitelerimizi ikiye, üçe katlamalıyız. Biri on, onu yüz, yüzü bin yapmanın yollarını aramalıyız. Bizim için bir insanın gönlüne girebilmek, ruhumuzun ilhamlarını onun gönlüne boşaltabilmek dünyadaki en değerli iştir.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Gariplere müjdeler olsun!” dedikten sonra onların özelliklerini şöyle ifade ediyor: “Onlar ki elin âlemin fesat çıkardığı, bozgunculuk yaptığı bir dönemde bütün bozulmaları tamir ve ıslah eden kimselerdir.” Evet onlar, kalbleri, ruhları, duygu ve düşünceleri ıslah eder, düzeltirler. Bu işi yaparken de kimin ne dediğine aldırış etmezler. Birisi tükürük atmış, diğeri diş göstermiş, öbürü ısırmış; takılmazlar bunlara. Bilakis bunları yürüdükleri yolun hususiyetlerinden sayarlar. Biz karşılaştığımız olumsuzluklar karşısında frene basar, duraklar, hız kesersek uğruna baş koyduğumuz mefkûremizi gerçekleştiremeyiz. Saldıran, iftira atan, hakaret eden insanların ne dediğiyle gereğinden fazla meşgul olursak dünya kadar zaman israfına girmiş oluruz. Oysaki yapacak çok işimiz var, israf edecek bir saniyemiz bile yok. Hal böyleyken vaktimizi şurada burada zayi etmemiz, yediğimiz içtiğimiz şeylerdeki israftan çok daha büyük günah olur. Dinimiz, imanımız, irfanımız, aşk u iştiyakımız adına bize bir şey ifade etmeyen mâlâyaniyat karşısında saatlerimiz eriyip gitmemeli. Allah’ın bize bahşettiği nöronlarımızın her birini pozitif şeylerde çalıştırmalı, gaye-i hayalimiz istikametinde kullanmalıyız.

Tekrar başa dönecek olursak, bizim asıl meselemiz bellidir ki o da Allah’ı tanıma, sevme, sonra da O’nu bütün âleme tanıtma ve sevdirmedir. Farklı bir tabirle, insanların ufkunu, gözünü açma, onların kalbleriyle Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin Allah’la buluşmasını sağlamadır. Dünyada bundan daha önemli bir iş yoktur. Bir insanın bizim elimizle hidayete kavuşması, gözünün hakka ve hakikate açılması ve kalbinin Allah’a imanla çarpması bizim için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha değerlidir. Bir gönlü fethetmek İstanbul’un fethinden daha büyüktür. Eğer işimizin, hedefimizin bu olduğuna inanıyorsak bütün zihnî melekelerimizi bu istikamette çalıştırmalıyız. Bunun yanında tâli kalacak meselelerle meşgul olmamalı, hiç vakit kaybetmemeliyiz. Zira büyük işler varken küçük şeylerle meşgul olmak, küçük insanların işidir.

Uğruna baş koyduğumuz davanın, zaman ve emek harcadığımız işlerin rıza-i ilahîye muvafık ve insanlık adına yararlı olduğunu düşünüyorsak, sağdan soldan gelen toslamalar karşısında yol ve yön değiştirmeden yerimizde sabit kadem kalabilmeliyiz. Yaptığınız işlerin gayeye uygun olup olmadığından yana en küçük bir tereddüt içindeyseniz kafa kafaya verin, ortak akla müracaat edin ve yürüdüğünüz yolu bir kere daha gözden geçirin. İşin içinde bir hata olup olmadığını kontrol edin. Ortaya koyduğunuz projelerin, açtığınız müesseselerin, icra ettiğiniz aktivitelerin, dinin muhkematına uygun olup olmadığına, insanlığın ihtiyaçlarına cevap verip vermeyeceğini bir kere daha gözden geçirin. Hatta size haksızca saldıran insanların dillerine doladıkları hususları bile ele alın. Bütün bunları on kere test ettikten, gözden geçirdikten sonra yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna, sizi yolunuzdan döndürmek isteyen kimselerin yaptıkları şeylerin zulüm ve haksızlık olduğuna, yaptığınız hizmetlerin de insanlık adına büyük hayırlar vaat ettiğine inanıyorsanız işte o zaman size düşen vazife, duruşunuzu korumak, yerinizde sapasağlam durmak, yaptığınız hizmetleri katlayarak devam ettirmektir. Bu noktada duruşunuzu sağlamlaştırma gayreti içinde iken yine boş durmaz; aldanmış ve aldatılmış insanlara kendinizi doğru ifade etmeyi, yaptığınız işlerin mahiyetini anlatmayı ve ifsat edilen zihinleri yeniden ıslah etmeyi de ihmal etmemelisiniz.

Mahalle Baskısı mı?

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bazı çevreler tarafından, Müslümanların imkân ve fırsat ele geçirdikleri takdirde baskı ve şiddete başvuracakları veya en azından onların kendi dinlerini yaşamalarının başkaları üzerinde “mahalle baskısı” oluşturacağı yönünde bazı endişe ve eleştiriler dile getiriliyor. Bu korkunun kaynağı nedir, bu eleştirilerin haklılık payı var mıdır?

Cevap: Kur’ân, Allah Resûlü’nün âlemlere rahmet olarak gönderildiğini ifade buyurmuştur. (Enbiyâ sûresi, 21/107) Bunu yaşantısıyla tasdik eden Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca herkese şefkatle, merhametle, mülayemetle muamele etmiştir. O’nun şefkatinin enginliğini, girmek durumunda kaldığı savaşlarda bile görmek mümkündür. O, hayatının hiçbir döneminde kimseye karşı hınç beslememiş, kimseden intikam almayı düşünmemiş, kendisine yapmadık eziyet ve işkence bırakmayan Mekke müşriklerini bile affedebilmiştir. Ümmetine de hep af, sulh ve müsamaha yolunu göstermiştir.

Öte yandan Kur’ân, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) buyurarak, baskı ve zorlamanın her çeşidini yasaklamıştır. Efendimiz’e ve O’nun şahsında inananlara hitaben, “Sen, onlara karşı zor kullanacak ve baskı kuracak değilsin.” (Gâşiye sûresi, 88/22), “Sen onlara zorla bir şey yaptıracak değilsin.” (Kâf sûresi, 50/45) gibi âyetlerle zorlama yasağını vurgulamıştır. Eğer bütün bunlara rağmen birileri Müslümanlardan korkuyor, onların kendileri üzerinde baskı kuracaklarını düşünüyorlarsa ya Müslümanlar İslâm’ı yanlış anlıyor ve yanlış temsil ediyorlardır ya bu korkularını dile getirenler İslâm’ı ve Müslümanları yanlış tanıyorlardır ya da başka maksatları vardır.

Bugüne kadar baskı ve zorlamayı yapanlar genellikle küfür ve ilhadın temsilcileri olmuştur. Kendileri gibi olmayanlara çeşit çeşit mahrumiyetler yaşatarak, farklı yol ve yöntemlerle kendi fikir ve sistemlerini başkalarına dayatarak, kendileri gibi olmayanlar üzerinde mahalle baskısı kurarak insanları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır. İşte Müslümanları da kendilerine kıyasladıkları ve kendileri gibi zannettikleri için zaman zaman bu tür korku ve endişelerini dile getirmektedirler.

Müslümanlığı mahiyetine uygun olarak anlayamamış, dinin ruhunu kavrayamamış, Efendimiz’in hayat-ı seniyelerini doğru okuyamamış, siyerin felsefesine nüfuz edememiş ve İslâm’ı zamanın şartlarına göre yorumlayamamış bir kısım Müslümanların, dini bir şiddet ve baskı aracına dönüştürmeleri ihtimalini nazardan dur etmiyorum -ki ne yazıktır bugün bunun örneklerini esefle müşahede ediyoruz-. Fakat unutmamak gerekir ki bu tür radikal ve marjinal gruplar her dinin, her sistemin, her ideolojinin içinde yer alabilir. İnsanoğlunun istismar edemeyeceği değer yoktur. Dolayısıyla dini yanlış anlayan ve yanlış yorumlayanlara bakarak Müslümanlık ve Müslümanlar hakkında hükme varmak çok yanlış olur.

Farklı din mensuplarının veya herhangi bir dine inanmayan insanların, İslâm hakkında endişe ve korku duymalarının diğer bir sebebi de yukarıda değindiğimiz üzere, İslâm ve Müslümanlar hakkındaki bilgi eksiklikleridir. Maalesef bazıları, kendi mahallelerinin dışına çıkmadıkları ve toplumun farklı kesimleriyle diyalog hâlinde olmadıkları için “öteki” olarak gördükleri insanlardan korkuyor ve onlara karşı düşmanlık besliyorlar. Zira insan bilmediğinin düşmanıdır. Nitekim bir zamanlar Türkiye’de bunu itiraf eden ve “Biz kendi mahallemizin dışına çıkmadık.” diyen insanlar oldu. Onlar, hiçbir zaman toplumu farklı renk, desen ve çizgileriyle tanıyamadılar. Kendi kendilerini toplumdan tecrit ettiler. İnananlarla birlikte olmayı, onların köyüne, kasabasına gelmeyi bir tenezzül gibi gördüler. Dolayısıyla da hiçbir zaman onların dünyasına giremediler.

Müslümanlar hakkında yapılan bu tür suçlamaların diğer bir sebebi de küfrün imana karşı tavrıdır. Hz. Âdem’den bu yana Faust-Mefisto oyunu devam ediyor. Tarihî hadiselere bakıldığında iman-küfür mücadelesinin sayısız örneğine rastlanır. Günümüzde de Müslümanlar hakkında asılsız korku ve endişelerini dile getirenlerin birçoğu gerçekte bir manada inançsızlıklarının muktezasını yerine getiriyorlar denebilir. Onu değiştirmeye de bizim gücümüz yetmez.

Mutlak olarak düşündüğümüzde, inananların kendi dinlerini yaşamalarının başkaları üzerinde mahalle baskısı kuracağını iddia etmenin makul bir yönü yoktur. Meseleye böyle bir mantıkla yaklaşıldığı takdirde, toplumdaki bütün farklılıklar için benzer bir iddia dile getirilebilir. Mesela başını örtenlerin açıklar üzerinde baskı kuracağı şeklindeki bir iddia ne kadar makul ve tutarlıysa, bunun aksi bir iddia da o kadar makul ve tutarlıdır. Bu işin sonu bütün insanların tek tipleştirilmesine kadar gider. Bu insan fıtratına terstir ve insanın irade ve özgürlüğüne indirilmiş büyük bir darbedir. Bu tür iddiaların aklî ve mantıkî bir temeli yoktur ve bunlar sağlam bir muhakemenin ürünü değildir.

Müslümanların dinlerinin emrettiği şeyleri yapmalarının, kendileri üzerinde baskı oluşturacağını ileri sürenler, farkına varmadan kendi zayıflık ve acziyetlerini itiraf etmiş oluyorlar. Demek ki kendilerine güvenemiyor, kendi yaşantılarından emin olamıyor, kendileriyle barışık bir hayat yaşayamıyorlar ki, birilerinin ibadet etmesi veya dinî ritüelleri yerine getirmesi onları rahatsız ediyor. Kendilerinden şüphe etmeseler bile, dayatmalarla halka kabul ettirmeye çalıştıkları değerlerden şüpheleri var demektir. Çünkü kendi değerlerinden, inandığı esaslardan şüphesi olmayan biri, kimsenin yaşantısına bakarak kendini baskı altında hissetmez. Yüzmeyi iyi bilen birinin büyük okyanuslara bile dalmaktan endişe etmemesine mukabil yüzme bilmeyenin dereye girmekten korkması misali.

Hakiki bir mü’min, kabul ettiği, inandığı ve hayat görüşü haline getirdiği değerlerden o kadar emindir ki, başka din mensuplarıyla bir arada yaşamaktan, onlarla diyaloğa girmekten ve onların tesiri altında kalmaktan korkmaz. Bu sebeple ne onların dinlerini yaşamalarına mani olmaya çalışır ne de inandıkları doğruları başkalarına anlatmalarına. Eğer bu konuda bir endişe taşıyorsa, onun kendi dininden şüphesi var demektir. İman, onun içinde henüz oturaklaşmamıştır. Boşlukta yaşayan böyle bir kimse bugün olmasa bile yarın başka bir yöne dönebilir. Kendisiyle, kendi değerleriyle barışık yaşamayan insanlardır ki başkalarının tesiri altında kalmaktan korkarlar. Kendilerinden korkmasalar bile, dünya görüşlerini dayattıkları kitlelerin etkilenmesinden korkarlar. Bu yüzden de farklı baskı ve zorlamalarla öteki gördükleri insanların inandıklarını yaşamalarına ve anlatmalarına engel olmaya çalışırlar.

Oysaki din, vicdan ve düşünce özgürlüğü, en temel insan haklarından biridir ve günümüz dünyası da bunu böyle kabul etmektedir. Bir düşüncenin doğruluğuna, makuliyetine ve insanlık için faydalı olduğuna inanan bir kişinin bunu başkalarına anlatması ve başkalarının da bu değerleri benimsemesini arzu etmesi kadar tabii bir şey olamaz. Bu ister iktisadî ister siyasi ister kültürel ister ahlakî isterse de inançla alakalı olsun. Eğer bir şeyin hakkaniyetine inanıyorsanız, onu herkesin öyle kabul etmesini istersiniz. İnsanlar da şayet kendilerine arz edilen bir düşüncenin ya da bir değerler sisteminin daha isabetli ve daha hakkaniyetli olduğuna inanır ve onu istikbal vaad edici bulurlarsa özgür iradeleriyle bir tercihte bulunur ve orada yerlerini alırlar.

Şayet ben, insanlığı saadet sahiline götürecek geminin kaptanının Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğuna inanıyorsam, herkesin o gemiye binmesini arzu ederim, insanlığın saadetini düşünüyorsam etmeliyim. Bu, benim hem Müslümanlığımın hem de insanlığımın tabii bir tezahürüdür. Meseleye böyle bakan bir insan başkalarını düşünüyor, onların dertleriyle dertleniyor, onların da salah ve felaha ulaşmasını istiyor demektir. Eğer meseleye böyle bakmıyorsam, ya kendi değerlerimden şüphe ediyorum ya da kendimden başkasını düşünmüyorum demektir.

Burada asıl problem, insanın, inandığı değerleri baskı, dayatma ve zorlama yoluyla başkalarına kabul ettirmeye çalışmasıdır. Asıl üzerinde durulması ve tartışılması gereken konu bu olmalıdır. Yoksa başkalarının düşüncelerine, inançlarına, tercihlerine, hak ve özgürlüklerine saygılı olduktan sonra bir insanın, onların da kendisi gibi olmasını istemesinde bir mahzur yoktur. İnandığı hak ve hakikatleri bazen usul ve üslubuna riayet ederek başkalarına anlatır; bazen de hâl ve tavırlarıyla onlara örnek olur. Eğer onun yaşayışı, ahlâkı, insanî tavırları inandırıcı olur ve başkaları üzerinde tesir icra ederse, kimsenin bu konuda bir şey demeye hakkı yoktur. Zira herkes, kendisine cazip gelen fikirleri benimseme ve örnek aldığı şahısların arkasından gitmekte hürdür.

Hâsılı; bir görüşe sahip olma, onu hayata taşıma ve başkalarıyla da paylaşma herkesin hakkıdır. Problem, kendi görüşünü her ne şekilde olursa olsun başkalarına dayatmaktadır. İnsanlar düşünce ve davranış hürriyetine sahip olduktan sonra bir toplum içerisinde farklı dünya görüşlerine sahip olanların bulunması, o toplum için bir zenginliktir.

***

Not: Bu yazı, 15 Şubat 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.