Posts Tagged ‘Burûc Sûresi’

Bamteli: Hizmet’e Kumpas

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Kirli tezgâh bir kere daha gündemde!..

*Birkaç sene önce medyaya düşen skandal bir belgede, ihbara dayalı “Işık Evleri” baskınlarında silah, mühimmat vb. materyal bulunması “sağlanarak” Gönüllüler Hareketi’nin “Silahlı Terör Örgütü” kapsamına aldırılması ve ayrıca, aynı aramalarda bazı yabancı servislere ait bir kısım objeler ele geçirilmiş gibi gösterilerek gizli irtibatların deşifre edilmiş olduğu izleniminin verilmesi gibi entrika planlarından bahsediliyordu. Son günlerde yine benzer komploların devreye sokulduğu görülüyor. Aslında, Hizmet gönüllülerinin -silah edinmek şöyle dursun- yanlarında çakı bile taşımayan, emniyet ve güven insanları olduklarını o iftiraları atanlar da biliyorlar. Fakat kendi kredileri tükendiği gibi Hizmet’in kredisini de bitirmek için o türlü kirli tezgâhlara başvuruyorlar.

*Şerli kimseler dünden bugüne hep benzer tuzakları ve iftiraları kullanmışlar. Hazreti Üstad’ın bu türlü entrikalara karşı kapısını hem içeriden sürgülediği hem de talebelerine dışarıdan kilitlettiği nakledilir. Ona iftira maksadıyla, bazı kimselere zorla “Onun için dükkândan içki aldım!” dedirtilmeye çalışıldığı anlatılır.

*İhtimal bugün onca mezalim karşısında dilsiz şeytan kesilen bazı kimselerin sükûtunun sebebi de öyle bir tuzağa düşmeleri ve şantajlara boyun eğmeleridir. Yoksa ihtimal hesaplarına göre, dünden bugüne tanıdığımız insanların bütününün birden dilsiz şeytan olmaları düşünülemez. Bari on tane insan çıkıp “Hayır, bu dediğiniz şeyler biraz fazla! ‘Paralel, haşhaşî, terör örgütü…’ Bunlar cinnet safsatası.” derdi. Demek ki, bazıları bugünleri çok önceden hesaplamış, hazırlıklarını buna göre yapmış ve şimdi insanların önlerine koydukları o dosyalarla onları susturuyorlar. İşte, birilerinin ağızlarına öyle fermuar vurdukları gibi sizi de itibarsızlaştırmak için her türlü entrikaya başvurabilirler.

 Hizmet, kastedilen manada bir örgüt değil, Kur’anî mantığa ve makuliyete bağlı gönüllüler hareketidir.

*Hizmet Hareketi’nde onların iddia ettikleri gibi bir irtibattan bahsedilemez. Bu harekete gönül veren insanlar, şucu bucu oldukları için değil, gördükleri Kur’anî mantığa ve yapılan işlerin makuliyetine inandıklarından dolayı her türlü fedakârlığa katlanarak vatana, millete ve insanlığa hizmet ediyorlar.

*Evet, bu hareketin sırrı, -cami cemaatinin namaz için bir araya gelmesindeki tabiîlik gibi- işin mantıkîliğinde ve makuliyetinde aranmalıdır. Kalbi aynı his ve heyecanlarla çarpan ve insanlığın imdadına koşmaya amade bulunan insanların, cehalet, fakirlik ve ihtilaf gibi hastalıklarla mücadele konusunda yapılan çağrılara topyekün icabet etmesinde aranmalıdır.

*Kur’anî mantığa ve makuliyete bağlı hareket eden Hizmet gönüllülerini itibarsızlaştırmak için “kuvvetli şüphe” diye bir hezeyan, cinnet hezeyanı uydurdular. Esasen modern hukuk müsaade etse ve bu hezeyan çizgisindeki mülahazaları seslendirenler psikiyatri kliniklerinde kontrolden geçirilseydi, o kimselerin %99,9’u tımarhanelere götürülürdü. Bütün iddialar tımarhanelik iddialar.

 Sizi zehirlemek için evlerinize kobralar salabilir; silah ve uyuşturucu bırakabilirler.

*İtibarlarını yitirmiş kimseler sizi de itibarsızlaştırma adına SS’lerini Hizmet gönüllülerinin evlerine veya yurtlarına gönderirler. Aramaya giren insanlar oraya bir tabanca koyabilirler; aramaya giren insanlar oraya uyuşturucu koyabilirler; aramaya giren insanlar oraya dağdaki bir eşkıyanın kitabını -sizin kitaplarınızın yanına- koyabilirler. Dolayısıyla orayla irtibatlandırmaya çalışırlar.

*Dünden bugüne zalimler kendileri gibi düşünmeyenlere boyun eğdirebilmek için her yolu denemişlerdir. Sahabeden Ammâr bin Yâsir’in gözleri önünde anne ve babası şehit edilmişti. Kendisi de ağır işkenceler altında hâlsiz kalmıştı. Müşriklerin Hazreti Ammâr’dan istedikleri, Peygamber Efendimiz’in aleyhinde konuşmasıydı. O, metanetini yitirmemişti fakat kurtuluş çaresi yoktu; ya öldürülecekti veya istedikleri şeyleri söyleyecekti. Hazreti Ammâr, Rasûlullah’a kavuşmak ve O’nunla aynı safta mücahede etmek için “diliyle” dininden vazgeçtiğini söyledi. Müşrikler de onu serbest bıraktılar. Hazreti Ammâr, o sözü kalben söylememişti ama yine de tir tir titriyordu. Hemen koşup hadiseyi Allah Rasûlü’ne anlattı. Efendimiz, “Kalbin nasıl?” deyince, o “Kalbim imanla doludur.” cevabını verdi. Bunun üzerine, İnsanlığın İftihar Tablosu şöyle buyurdu: “Ammar tepeden tırnağa imanla doludur. Şayet sana tekrar böyle işkenceler yaparlarsa, tekrar aynı taktikle ellerinden kurtulmanda bir mahzur yoktur.” Hazreti Ammâr’ın başına gelen bu hadise üzerine âyet-i kerime (Nahl Sûresi, 16/106) nazil oldu; kalbi imanla dolu olduğu hâlde inkâra zorlanan kimselere bir mesuliyetin olmadığı beyan edildi.

*Arkadaşlarımız çok temkinli olmalı. Hiç farkına varmadan sizi zehirlemek için her yere bir yılan sokabilirler. Zehirlemenin de türleri vardır. Sizi zehirlemek adına evlerinize kobralar salabilirler; silah veya uyuşturucu bırakabilirler. Kız evi ise, kız kıyafetinde erkek sokabilirler; erkek eviyse şayet, erkek kıyafetinde kız sokabilirler. Hepsini yapabilirler bunların; çünkü şu âna kadar yaptıkları yapacaklarının en inandırıcı referansını teşkil ediyor.

 Sabret anneciğim, sabret!..

*Burûc Sûresi’nde Ashâb-ı Uhdûd anlatılmaktadır. Onların kimler olduğu, ne zaman ve nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler vardır. Zaten Kur’an da bu hadiseyi yer, zaman ve fâillerini belirtmeden zikretmektedir. Anlaşıldığına göre, dönemin zalim kralı, Allah’a inananları dinlerinden çevirmek, kendi sapık anlayışına döndürmek için onlara eziyet ederdi. Tekili “hadd”, çoğulu “uhdûd” olarak adlandırılan uzunlamasına ve derin hendekler, çukurlar, kanallar kazdırmış ve içlerine büyük ateşler yaktırmıştı. Allah’a imanda ısrar edenleri işkenceden geçirtir, sonra da ateşe attırırdı. Zalim ve avenesi, insanlıktan öylesine uzaklaşmışlardı ki, hendeğin etrafına oturur yaptıkları bu vahşeti zevkle seyrederlerdi.

*Ashâb-ı Uhdûd, inananları ateş dolu hendeklere atıp cayır cayır yakarken, biri kucağında, ikisi de eteklerinden tutmuş üç çocuklu bir kadının getirildiği ve dininden dönmezse çocuklarıyla beraber ateşe atılmakla karşı karşıya bırakıldığı da rivayet edilir. Kahraman kadın imanı uğruna çocuklarıyla birlikte ölümü çoktan göze almıştır; işkencelere rağmen dinini terk etmez. Bunun üzerine önce büyük çocuğu, sonra diğeri gözlerinin önünde ateşe atılır. Yüreği parçalanan anne, gözyaşı yerine yanaklarından kan akıtır ama ilahi rızayı kazanmak uğruna sabreder. Sıra kendisine geldiğinde bir an tereddüt yaşar; çünkü kucağındaki masum yavrusunu düşünür. Annenin halinde imandan gelen bir vakar, metanet ve sükûnet vardır; fakat içinden kopan feryat, Arş-ı A’layı titretir. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk kundaktaki bebeği konuşturur; “Sabret anneciğim sabret. Dininde sebat göster ve bırak kendini ateşe. Çünkü sen Hakk üzerinesin, Allah seninle beraber!..”

 İdam kaldırılmamış olsaydı, binlerce insanı sürgün edip haklarından mahrum bırakanlar, yüzlerce masumu hapse atanlar, onu da yaparlardı.

*Ashâb-ı Uhdûd, “Bizim gibi düşünmüyorsunuz!” diye kimi bulurlarsa -“kuvvetli şüphe”- hendeklere atıyorlar. Günümüzde de uluslararası hukuk bu meseleye az kapı aralasa aynı şey yapılır. Görüyorsunuz, “kuvvetli şüphe” diye evleri basıyor, “burs verdi, himmet etti, okul yaptı, üniversite açtı…” diye, insanları kadın erkek tefrik etmeden alıp derdest ediyorlar. Aylar, hatta seneler geçiyor, iddianame hazırlanmıyor. Farkı yok Ashâb-ı Uhdûd’dan. Demek ki, öyle bir şey tecviz edilseydi, uluslararası hukuk ona az kapı aralasaydı, onu da yapacaklardı. Turgut Özal’la kaldırılan idam kaldırılmasaydı, binlerce insanı sürgün edip haklarından mahrum bırakanlar ya da dışarı çıkma mecburiyetinde bırakanlar onu da yapacaklardı. Eğer idam meselesi hala canlı kalsaydı darağaçlarını görecektiniz belli bir dönemde gördüğünüz gibi.

*Bediüzzaman hazretleri, “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir.” der. İnsan bir kere yalan söylerse, günah-ı kebâir işlemiş olur. Tevbe edince, Allah yarlığar onu, affeder. İki kere yaparsa, Allah affeder; elverir ki kendisine dönsün. Fakat şayet bu işi mahzursuz gibi yapıyorsa, o kâfir olur!.. Bile bile iftira ediyorsa, kâfir olur; bile bile isnatta bulunuyorsa, kâfir olur; isterse Müslüman geçinsin, kâfir olur. Kebâiri mahzursuz görmek küfürdür. Heyhat ki, bu açık hakikate rağmen, bugün zift medyası vasıtasıyla ısrarla her gün onlarca yalan ve iftira atılıyor. Saf kitleler de bu bühtanların günahına ortak ediliyor.

*Her şeye rağmen bizim önce Cenâb-ı Allah’a gönülden teveccüh etmemiz, namaz başta olmak üzere kulluğumuzu tastamam yapmaya çalışmamız lazım. Saniyen; sürekli temkin ve teyakkuzda bulunarak, bu tastamam kulluğa birilerinin başka şeyler bulaştırmasına da fırsat vermememiz lazım. Üçüncü olarak da bela ve musibetler ne kadar şiddetli gelirse gelsin, dişimizi sıkıp sabretmemiz lazım. Bela ve musibetlere karşı sabır, sabrın çok önemlilerindendir. Bizim de sabretmemiz lazım; Yâsir gibi, Sümeyye gibi, Ashâb-ı Uhdûd mazlumları gibi..

 Şu halde, aklını peynir ekmekle yemiş olanlar kimler?!.

*Dünyanın dört bir yanında Hizmet Hareketi’yle alakalı kitaplar telif ediliyor, makaleler yazılıyor, konferanslar veriliyor. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ne dönüşmüş olan Türkçe Olimpiyatları bütün ülkelerde takdir topluyor. Bu sene de Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı’ndan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne kadar pek çok insan tebrik ve takdir mektupları gönderdiler.

*Güya yeryüzünün yaklaşık yüz yetmiş ülkesinden ve onca farklı kültürden binlerce insanın hepsi aklını peynirle yemiş; sadece size düşmanlık yapan bazı zalimler doğruyu görüyorlar. Bu meselenin aksi söz konusudur. Ve aklını peynirle yiyen kimseler çok yakın bir gelecekte yaptıkları utandırıcı şeylerle hacâlet içinde dize gelecekler ve acındırıcı bir bakışla yüzünüze bakacaklardır.

*Benim ricam olsun, o gün kollarından tutun, “Üzülme kardeşim, biz gönül koymadık!” deyin; sarılın onlara ve memnun etmeye çalışın. Bu, bizim karakterimizdir ve namusumuzu koruma hassasiyeti içinde karakterimizi koruruz.

443. Nağme: Ashâb-ı Uhdûd ve Bir Ölüp Bin Dirilenler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu sabahki derste Burûc Sûresi’nin tefsirini tamamladık; bu münasebetle, ikindi sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye Ashab-ı Uhdûd ile alakalı bir soru sorduk.

Malumunuz olduğu üzere, bu mübarek surede şu ayet-i kerimeler de bulunmaktadır:

قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ

“Ayât ve mucizeler zâhir ve bâhir iken, hazırladıkları çukurları, tutuşturulmuş ateşle doldurarak inanmış kimseleri içine atıp yakan, bu esnada hendeklerin çevresinde oturup dinlerinden dönmeleri için müminlere yaptıkları işkenceleri zevkle seyreden o zalimler kahrolsunlar. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin yegane hâkimi, Azîz ve Hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) Allah’a iman etmeleriydi.” (Burûc, 85/4-7)

Evet, Ashab-ı Uhdûd’un kimler olduğu, ne zaman ve nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler vardır. Zaten Kur’an da bu hadiseyi yer, zaman ve fâillerini belirtmeden zikretmektedir. Anlaşıldığına göre, dönemin zalim kralı, Allah’a inananları dinlerinden çevirmek, kendi sapık anlayışına döndürmek için onlara eziyet ederdi. Tekili “hadd”, çoğulu “uhdûd” olarak adlandırılan uzunlamasına ve derin hendekler, çukurlar, kanallar kazdırmış ve içlerine büyük ateşler yaktırmıştı. Allah’a imanda ısrar edenleri işkenceden geçirtir, sonra da ateşe attırırdı. Zalim ve avenesi, insanlıktan öylesine uzaklaşmışlardı ki, hendeğin etrafına oturur yaptıkları bu vahşeti zevkle seyrederlerdi.

Kırmızı Bülten.. Fe ni’me ve bihâ (ne güzel ve hoş, baş göz üstüne)!..

Ashab-ı Uhdûd ile alakalı çok önemli hususlara ve alınması gereken ibretlere geçmeden önce sohbetin sonunda yer alan üç paragrafı aktarmak faydalı olacaktır. Muhterem Hocaefendi hasbihalini şu cümlelerle bitirdi:

“Azîmet” (Allah’ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmaya çalışmak) deyip yolunda sabit kadem olan insanlar, cephelerini belli ettiler, bir bünyan-ı marsus (kurşunla perçinlenmiş yapı) gibi birbirlerine kenetlendiler; olup bitenleri sanki geçmişte olmuş vakalarmış gibi gülerek, tebessümle anlatıyorlar. Kendimi katarsam fahirlenme olur ama çoğunuz gibi ben de o arkadaşların yerinde olmak isterdim.

Zannediyorum şimdi Ekrem Bey’in yerinde, Hidayet Bey’in yerinde ve onların arkadaşlarının yerlerinde olmayı arzu eden çok insan vardır. “Onlara oldu da Cenâb-ı Hak neden bu lütfu bizden esirgedi?!.” Hâşâ, Allah esirgemez. Acaba zaafımıza binaen mi Cenâb-ı Hak bizi öyle bir şeye maruz bırakmadı? Zayıf mıydık acaba? Biz göz dolduran bir tavır, bir durum sergilemedik mi acaba bize gelmedi bu mesele?

Bu arada, istidradî şunu da diyeyim: Kırmızı bülten falan.. tuttururlarsa, ederlerse şayet fe ni’me ve bihâ (ne güzel ve hoş, baş göz üstüne)!.. Ama bütün bunlarla bir sindirme meselesi hedefleniyorsa, katiyen bilmeliler ki, hakiki mü’minler hiçbir zaman nifak düşüncesi karşısında eğilmemişler, hele secdeye asla kapanmamışlar, hep dimdik durmuşlardır Allah’ın izni ve inâyetiyle!..

Sevgili arkadaşlar,

Şu konuları göz önünde bulundurmak, aziz Hocamızın bu sohbetini daha iyi anlamaya yardımcı olacaktır:

“Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz.”

Ashab-ı Kirâm’ın ilklerinden Hâbbab bin Eret (radiyallahu anh) İslam dinini tercih ettiği dönemde, Müslümanlığı açığa vurmak, mal, can, izzet ve haysiyetin ayaklar altına alınmasına razı olmak demekti. Buna rağmen Hazreti Habbâb, kimseden korkmadan Allah Rasulü’nden duyduğu yüce hakikatleri anlatmak için fırsat kollardı. Kendisi Ümmü Enmar lakaplı müşrike bir kadının sultası altındaydı; demirciydi, kılıç yapardı. Rasûlullah onu çok sever, zaman zaman yanına çağırır, hususi iltifatta bulunurdu. Bunu öğrenen kadın kızgın demiri alıp o gün için kölesi olan Hazreti Habbâb’ın boynuna sürterek ona işkence etmeye başlamıştı. Daha sonra da henüz 15-20 yaşlarında bir genç olan bu büyük sahabi, boynuna kızgın demirler takılarak kavurucu güneşte bırakılmış, sırtına yakıcı taşlar konulmuş ve bu şekilde derisi eriyinceye kadar işkence edilmişti. Fakat Hazreti Habbab onca ızdırap ve eziyet karşısında bir sabır ve sadakat âbidesi olarak dimdik durmuştu.

Bir gün Hazreti Habbâb, İnsanlığın İftihar Tablosu’na, kendisini dağlayan Ümmü Enmar hakkında şikâyette bulunmuştu da Şefkat Peygamberi “Allahım Habbâb’a yardım et!” diye dua buyurmuştu. Daha birkaç gün geçmeden kadın, dayanılmaz bir baş ağrısına yakalanmıştı. Izdırabından feryâd u figân ediyor; sürekli kafasını yumrukluyordu. Nihayet, kendisine dağlama yaptırmasını tavsiye etmişlerdi. Ümmü Enmar, çaresizce Habbâb (radiyallahu anh)’tan istekte bulunmuş; o da uzun bir süre kızgın demir ile kadının başını dağlamıştı. Cenâb-ı Hak, adeta mazlumun âhının yerde bırakılmadığını ve bazen mahkeme-yi kübraya da havale edilmeden zalimin misliyle cezalandırıldığını göstermişti.

Bir defasında Hazreti Ömer (radiyallahu anh), sahabe efendilerimize müşriklerden çektikleri sıkıntı ve ızdırabları sormuştu. Hazreti Habbab öne çıkarak, “Ya Emirelmü’minîn! Şu sırtıma bak!” demişti. Hazreti Ömer, Habbâb bin Eret’in sırtındaki yara izlerine nazar edince, hayretle “Bugüne kadar böylesini hiç görmemiştim!” mukabelesinde bulunmuştu. Hazreti Habbâb şunu söylemişti: “Müşrikler, benim için bir ateş yaktılar ve beni ateşin içine attılar. Bir adam ayağıyla göğsüme bastı. Ateş her yanımı sardı. İşte o ateşi, en sonunda, vücudumdan eriyen yağ ve sırtımdan akan kan söndürdü.”

Habbab bin Eret (radıyallahu anh), kızgın çakıllar üzerine sırtüstü yatırılıp göğsüne kendinden ağır taşların yüklendiği o günlere dair bir hatırasını anlatır ve der ki: Allah Rasûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, “Ya Rasûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz.”

“Sabret anneciğim sabret!..”

İhtimal Allah Rasûlü, muzdarip sahabiye, gördüğü işkence cinsinden bir zulmü haber vermiş; sonra da onu müjdelemiş; “Taraklarla etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine de onlar Allah’tan ve dininden vazgeçmezlerdi. Allah va’dini yerine getirecek, güllerinizi açtırıp, bülbüllerinizi öttürecek ama siz acele ediyorsunuz!” demişti. Rivayetlere göre, işte bu münasebetle, Ashab-ı Uhdud’dan da bahseden Burûc Sûresi nazil olmuştu. Bu Surede, Kur’an-ı Kerim, hendekler içinde ateşler yakarak inananları içine atıp sadistçe seyreden o günün Neronları’nın vahşetinden bahsetmekte ve aynı zamanda İslâm milletlerini tahakkümleri ve tasallutları altına alan istismarcı müstemlekecileri işaretlemektedir.

Ashab-ı Uhdud, inananları ateş dolu hendeklere atıp cayır cayır yakarken, biri kucağında, ikisi de eteklerinden tutmuş üç çocuklu bir kadının getirildiği ve dininden dönmezse çocuklarıyla beraber ateşe atılmakla karşı karşıya bırakıldığı da rivayet edilir. Kahraman kadın imanı uğruna çocuklarıyla birlikte ölümü çoktan göze almıştır; işkencelere rağmen dinini terketmez. Bunun üzerine önce büyük çocuğu, sonra diğeri gözlerinin önünde ateşe atılır. Yüreği parçalanan anne, gözyaşı yerine yanaklarından kan akıtır ama ilahi rızayı kazanmak uğruna sabreder. Sıra kendisine geldiğinde bir an tereddüt yaşar; çünkü kucağındaki masum yavrusunu düşünür. Annenin halinde imandan gelen bir vakar, metanet ve sükunet vardır; fakat içinden kopan feryad, Arş-ı A’layı titretir. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk kundaktaki bebeği konuşturur; “Sabret anneciğim sabret. Dininde sebat göster ve bırak kendini ateşe. Çünkü sen Hakk üzerinesin, Allah seninle beraber.”

قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ Müminler affetseler de dine ve imana dokunanların affolunmayacaklarını işaret edercesine Kur’an “kutile” sözüyle “kahroldular, kahrolsunlar, canları çıksın, lanete uğrasınlar” diyor o zalimler hakkında. Müslümanlara komplolar kuranlar, işkenceler edenler, hapishane hapishane dolaştıranlar, ölmeden mezara koymaya uğraşanlar kahrolsunlar. Zaman geçmiş, asırlar değişmiştir ama küfrü temsil eden bütün firavunlar, bütün mütekebbirler, bütün mağrurlar aynı hava içinde olmuşlardır. Değişen sadece işkence şekilleridir. Öncekiler ateşlere atmışlar, testere ile parçalamışlardır; sonrakiler de kendi karakterleri ve zamanlarının usulleri zaviyesinden çeşitli eza ve cefalar yapmışlardır/yapmaktadırlar. Ne ki, bütün zulümlere ve engellemelere, bütün yumruklama ve tekmelemelere rağmen halis müminleri yollarından çevirememişlerdir ve çeviremeyeceklerdir. Tiranlar vurdukça yeni yeni filizler çıkmış, yeni yeni şuleler yanmıştır. İnşaallah, bundan böyle de hiç durmadan filizler yeşerecek ve şuleler parıldayacaktır.

Bir Ölüp Bin DirilenYiğit

Ashab-ı Uhdud’la alâkalı, hemen her tefsir kitabında anlatılan bir vak’a daha vardır. Müslim, Tirmizî ve Ahmed İbn Hanbel’in Müsnedi gibi bir kısım hadis kitaplarına dayanılarak anlatılan hâdise şudur: Bir kralın bir büyücüsü vardır. Yaşı epeyce ilerleyen büyücü, krala “Ömrüm sona yaklaştı. Bana bir çocuk ver de ona büyü öğreteyim.” der ve kralın kendisine verdiği çocuğa büyü öğretmeye başlar. Fakat çocuğun eviyle büyücü arasında bir rahip (henüz İslam gelmeden önce kendi döneminde Allah’ın gönderdiği Peygambere iman edip onun dinine hizmet eden bir bilge) vardır ve çocuk bir gün o rahibin yanına uğrar. Rahibin anlattığı şeyler çocuğun daha çok hoşuna gider.

Bir gün halkın gittiği yol üzerine korkunç bir canavar çıkar. Çocuk yerden bir taş alır ve “Allah’ım, eğer Sen rahibin yaptıklarını büyücünün yaptıklarından daha çok seviyorsan bu hayvanı öldür, insanlar yollarına gitsinler.” diyerek taşı atar. Canavar ölür, insanlar da yollarına giderler. Çocuk bu olayı rahibe anlatınca, rahip “Oğlum, sen şimdi benden üstünsün. Bundan ötürü imtihan edilebilirsin. İmtihan anında beni ele verme.” der. Gün geçtikçe çocuk daha bir seviye kazanır ve meşhur olur; öyle ki körü, abraşı ve diğer hastaları iyileştirmeye başlar. Derken, bir gün kralın âmâ olan bir nedimi de kendisini iyileştirmesi için çocuktan istekte bulunur; çocuğun ona karşı cevabı “Ben kimseyi iyi edemem, ancak Allah iyi eder. Eğer Allah’a inanırsan, O sana şifa verir.” şeklinde olur. İyi olan nedim, kralın yanına gidince, kral hayret eder ve bunu kimin yaptığını sorar. Nedim de, “Rabbim iyi etti.” diye cevap verir. Kralın, “Yani ben mi?” sorusuna ise, “Hayır, benim de Rabbim, senin de Rabbin olan Allah.” cevabını verir. Kral, “Senin benden başka Rabbin mi var?” diye nedime çıkışır ve ona eziyet etmeye başlar.

Yapılan işkenceye dayanamayan nedim, sonunda çocuğun ismini söyler. Kral, çocuğu çağırtıp ondan da aynı cevabı alınca, ona da işkence etmeye başlar ve bu fikrin rahipten çıktığını öğrenir. Kral üçünü de çağırarak dinlerinden dönmelerini ister ve onları ölümle tehdit eder. Bunlar inançlarında ısrar edince, rahibi de, nedimini de testereden geçirir; çocuğa gelince, onu da yüksek bir dağdan aşağıya atmaları için adamlarına teslim eder. Ne var ki çocuk, “Allah’ım, beni bunlardan kurtar.” diye dua edince, dağ sarsılır ve kralın adamları aşağı yuvarlanır.

Adamlardan kurtulan çocuk da, tekrar kralın yanına gelir ve adamlarının başına gelenleri anlatır. Kral, bu kez çocuğu başkalarına teslim eder ve eğer dininden dönmezse onu denizin derin bir yerine atmalarını emreder. Çocuk, duasıyla onlardan da kurtulur ve krala gelerek, söylediklerini yapmadığı sürece kendisini öldüremeyeceğini bildirir. Ardından da insanları bir yere toplayıp, kendisini bir dala asmasını, sonra da torbasından bir ok çıkararak, “Çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla.” diyerek atmasını ve ancak bu şekilde kendisini öldürebileceğini ifade eder. Kral, çocuğun söylediklerini yapar; ok çocuğun bağrına saplanır ve çocuk ölür. Olup bitenleri izleyen halk ise, biz çocuğun Rabbine inandık derler. Bunun üzerine kral, hendekler kazdırıp içlerini ateşle doldurtur ve inananları o hendeklere atar…

Bir dönemde yaşanmış böyle bir hâdise, kendine has şartları göz önünde bulundurulmak suretiyle her asır için önemli mesajlar ihtiva etmektedir. Anlaşılan o ki, o dönemde bir gence el uzatılmış, onunla meşgul olunmuş, sinelerde olgunlaştırılan ilhamlar onun ruhuna boşaltılarak yeni bir toplum ve yeni bir nesle doğru ilk adım atılmış.

Kıssanın kahramanı o gençte bir peygamber mantığı seziliyor; ihtimal o da peygamberlik mânâsına ait bir hakikati temsil ediyordu ve Allah da onu eşrara karşı koruyordu. Öyle ki, teslim edildiği adamların kimisi dağdan aşağı düşüp ölüyor, kimisi de denizde boğulup gidiyordu. Tabiî bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu bir kuvve-i kudsiye sayesinde oluyordu. Ne yapıp yapıp onu öldürmeyi düşünüyorlardı, ama nafile, Allah (celle celâluhu) fırsat vermiyordu. İhtimal biraz da demokratik davranıyor ve çocuğun toplum içinde uyarmış olduğu teveccüh veya bir mânâda fitneden ötürü hemen tepesine binip öldüremiyorlardı. Belki de onu öldürmenin bir kısım içtimaî komplikasyonlar doğurabileceği endişesi de taşınıyordu. Bu mevzuda açık bir şey olmamakla birlikte, bütün bunları satır aralarından çıkarabilmek mümkündür.

Sonra “Halkı topladıktan sonra beni bir dala asacak ve sadağından çektiğin bir oku ‘Çocuğun Allah’ının adıyla’ deyip atacaksın.” diyor. Ve şehit olup gidiyor; şehit olup gidiyor ama değerini bularak gidiyor; geride bıraktığı ses, arkadakilere yetip artıyor; madde temelinden sarsılıyor ve Allah’ın varlığı bütün vicdanlarda duyuluyor. (Son kısım Prizma-4 kitabından alınmıştır.)

***

[1] Bkz. Bürûc sûresi, 85/4-9.

[2] Ashab-ı Uhdûd kıssası için bkz.: Müslim, zühd 73; Tirmizî, tefsîru sûre (85); Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/17.