Posts Tagged ‘Allah’a Havale’

NE KADAR HALİMSİN EY RABBİMİZ!

Herkul | | KIRIK TESTI

Günümüzde zihinler ve düşünceler olabildiğine kirli. Gücü ele geçirenler, muhalif gördükleri, düşman belledikleri insanlar hakkında komplo üstüne komplolar kuruyorlar. Zulmettikçe ediyor, ezdikçe eziyorlar. Kirli düşünceler, dillere ve sözlere aksediyor. Öyle yalanlar söylüyor, hasım gördükleri insanlara öyle iftiralar atıp öyle küfür ve hakaretler savuruyorlar ki, bunlara bir isim vermek icap ederse “yalan, iftira, hakaret müçtehidi” denebilir. Zira öyle farklı farklı iftira, hakaret ve küfürler üretiyorlar ki muhtemelen oturup kalkıp bunları düşünüyor, zihinlerini sürekli bu istikamette kullanıyorlar. Lisanları da bunlara tercüman oluyor.

Ne dinî hükümler, ne ahlakî değerler, ne ahiret endişesi, ne de temsil ettikleri konum ve pâyeler onları bu tür çirkin fiilleri işlemekten alıkoyuyor. Dine muhalif tavır ve davranışlarıyla hangi dalalet vadilerinde gezdiklerine aldırış etmiyorlar. Sıradan bir insanın bile söylemekten haya edeceği kaba ve çirkin sözleri devleti temsil eden insanlar büyük kalabalıkların önünde hem de hiç utanıp sıkılmadan söyleyebiliyorlar. Bu tür yakışıksız tavır ve davranışlarıyla kimi örnek aldıkları da belli değil. Zira en ağır ve olumsuz şartlarda yaşamak zorunda bırakılan enbiya-i izam, ulema-i fiham, evliya-i kiram efendilerimizin nezih dillerinden bu tür sözlerin binde biri bile sâdır olmamıştır.

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) kavminden çekmediği sıkıntı kalmamıştır. Ona en ağır hakaretler edilmiş, onca kötülüklere maruz bırakılmıştır. Buna rağmen O, kimse hakkında kötü söz söylememiş, kimseye hakaret etmemiş, kimseyi alaya almamıştır. Eğer ölçümüz O’nun ortaya koyduğu ölçülerse, bunlara uymayan şeylere ölçüsüzlük ve dengesizlik denir.

Günümüzde zihni, kalbi ve dili kirli o kadar çok dengesiz insan var ki, bunların ne zaman ne yapacakları, kime ne diyecekleri belli olmuyor. Hâl ve tavırlarda ölçü ve muvazene kaybolunca, türlü türlü kötülükler irtikâp ediliyor. Hususiyle güç ve kuvveti elinde bulunduranlar, kendileri gibi düşünmeyen kesimlerin hakkından gelmek için komplo üstüne komplolar kuruyor, tuzak ardına tuzak hazırlıyorlar. Öyle zulümler irtikâp ediyor, öyle hak ihlâllerine giriyorlar ki insan bunları görünce Hz. Ebû Bekir gibi, “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ-Ne kadar halimsin Ya Rabbî!” demekten kendini alamıyor. Zira yapılıp edilen şeyler affedilecek gibi değil.

Zalimleri Allah’a Havale Etme

Zalim zulmünü yapadursun, bunun karşısında mazluma, özellikle de İslâm’ın değerlerini iyi özümsemiş civanmertlere yakışan, Allah’a sığınıp şöyle niyaz etmektir: “Allah’ım, zalimleri ıslah buyur, onlara mülayemet nasip eyle, hakikati göster! Onları insanca yaşamaya muvaffak kıl! Kaymış kalblerine istikamet ihsan eyle! Bizi de onları da afv u mağfiret buyur! Islahı kabil olmayanların da Sen hakkından gel! Saldırmaktan, ezmekten zevk alan mütecavizleri Sana havale ediyoruz!” Zira biz ne dersek diyelim bu konuda nihai hükmü verecek olan Allah’tır. Kurulan tuzak ve komploları boşa çıkaracak, belki de komplocuların başlarına dolayacak olan O’dur. Allah zalime mehil üstüne mehil verir fakat bir kere de yakaladı mı artık onun iflahını keser. Allah’ın onlar hakkındaki hükmünün gelmesi, zalimlerin cezalandırılmasıyla ilgili icraat-ı ilahiyenin başlaması artık sözün bittiği yerdir. O varsa gam u kedere ne hacet!

Esasında dert ve ızdırap çeken sadece bizler değiliz. Şimdiye kadar başta enbiya-i izâm efendilerimiz olmak üzere niceleri benzer şeyleri yaşamışlar. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmadıkları kötülük bırakmamışlar. Başlara taç olan, meleklerin bir adım geriye çekilip karşısında el pençe divan durdukları, çok yüksek bir izzet ve onura sahip o yüce kamete öyle eza ve cefalarda bulunmuşlar ki, Hz. Ebu Bekir bunları yapan zalim ve mütecavizlerin nasıl olup da cezalandırılmadığını düşünüp “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ-Ne kadar da Halimsin Ya Rabbî!” demiş. Demek ki o yapılıp edilenlere bir izah bulmakta zorlanıyordu. Bize ebedî kurtuluşu göstermek, dünyamızı aydınlatmak, hakikatlere karşı gözümüzü kulağımızı açmak, ihsas ve ihtisaslarımızı güçlendirmek için gönderilen bir peygambere nasıl olur da bunlar yapılır, diyordu. Onca cevr u cefaya karşı “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ” sözüyle soluklanıyordu.

Evet, hal, vaziyet ne olursa olsun biz kendi karakterimizin gereğini sergilemeliyiz. Zalimleri Allah’a havale etmeli, işi O’na bırakmalı ve O’nun hikmetine râm olmalıyız. Ne kin ve intikam duygularıyla kalb ve ruh dünyamızı kirletmeliyiz ne de yakışıksız sözlerle dilimizi. Ne kadar sıkıntı ve zorluk yaşarsak yaşayalım, mülayemetten ayrılmamalı, başkalarını tebessüm sadakasından mahrum bırakmamalıyız. Tokadîzâde Şekip, “Gülsem de içimden ağlarım ben / Sızlar yüreğim yüzüm gülerken.” der. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek sinelerinde değirmen taşları dönerken, ızdırapla kıvrım kıvrım kıvranırken dahi tebessüm bekleyenlerden tebessümünü hiç eksik etmemişti. İradesinin hakkını vermiş, içinde kaynayıp duran ızdırapları bastırmasını bilmiş ve bunları muhataplarına aksettirmemişti.

O’nun ızdırabı neye karşıydı? Neydi O’nun gece uykularını kaçıran, gündüz hafakanlarını kabartan derdi? Evet, O’na asıl ızdırap yaşatan şey, insanlığın önü alınamayan bir sele yakalanmış gibi başını alıp Cehennem’e doğru sürüklenmesiydi. Cennet’e giden yolları ıskalamasıydı. İyilik ve güzelliklere kapalı, kötülük ve çirkinliklere açık durmasıydı. O, insanların akıllarını başlarına almaları için âdeta ölüp ölüp diriliyordu. Fakat buna rağmen her zaman mütebessimdi. Çevresine tebessümler yağdırmak suretiyle gözlere sürur, gönüllere inşirah veriyordu.

Muzdarip Ruhlar

Günümüzde de insanı ızdıraba gark edecek o kadar çok sebep var ki! Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle toplumun künde künde üstüne devrilmesi karşısında nasıl ızdırap duymayacaksınız! Etrafta kızıl kıyametler koparken beri tarafta çoklarının hiçbir şey yokmuş gibi hâlâ keyif, zevk ve lezzetlerine bakmaları karşısında nasıl sancı çekmeyeceksiniz!

Himmeti milleti olan nice büyük zatlar ruhlarının derinliklerinde böyle bir ızdırap yaşamışlardır. Bu, peygamberane bir ızdıraptır. Buna kutsal ızdırap veya kutsal hafakan da diyebilirsiniz. Zira insanlığın genel ahvali karşısında duyulan böyle bir iç sıkıntısının dakikaları, hatta saniyeleri, ibadetle geçirilen bir güne tekabül edebilir.

İnsanlığın elinden tutma, gözlerindeki perdeyi sıyırıp onlara gerçekleri gösterme, kulaklarını açıp hak ve hakikati duymalarını temin etme uğruna çırpınıp durma ve ızdırapla iki büklüm olma Allah katında öyle değerlidir ki, Süfyan İbn-i Uyeyne, “Allah bazen muzdarip bir vicdanın sızlaması ile bütün bir ümmeti bağışlar.” der. (Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye 1/268)

Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, başkalarının derdiyle dertlenen bu muzdarip ruhlardır. Toplum çapında üst üste yaşanan yıkılmaları, devrilmeleri görebilen ve bunların ızdırabını ruhunun derinliklerinde duyabilen, bundan ötürü uykuları kaçan, gece kalkıp deli gibi koridorlarda dolaşan, “Ne olacak bu milletin hâli? Bu hezeyan ne zaman sona erecek? Şu parçalanma ve ayrışmalar ne zaman bitecek?” diyen ve bunları derken de kaderden şikâyet etmeyen muzdarip ruhlar…

Evet, bir taraftan toplum çapında yaşanan iç içe kırılmaları görüp bunun derdini, sancısını çekmeli ama diğer yandan da rıza ufkundan ayrılmamalı, kaderi tenkit edecek tavır ve davranışlara girmemeli. Her zaman, “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Hz. Muhammed’den razı olduk.” demeli, Allah’ın takdirine saygı göstermeli. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, arzu edilen güzelliklerin hâsıl olmasında murad-ı ilâhi esastır. Allah, icraat-ı sübhaniyesini bizim keyfimize göre yürütmez, âdet-i sübhaniyesinin gereğini yapar.

Evet, her hadise, murad-ı ilâhiye bağlı olarak vukua gelir. Burada kullar olarak şart-ı adi planında bize düşen ise, esbap planında elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra, uğursuz ağızlara ilâhî bir fermuar vurulması, zulüm ve gadirlerin sona ermesi adına inleme, kıvranma, sızlanma ve dua dua Allah’a yalvarmadır. Allah (celle celâluhû) yüce beyanında dara düşmüşün, ızdırar haline düçar olmuşun duasına icabet edeceğini buyurur. (Neml sûresi, 27/62) Yapılan dualar kabul ufkuna ulaştığında Allah hiç beklenmedik nice sürpriz lütuflarda bulunur. Samimi mü’minlerin namını, yeryüzünde bir hoş sada kılar.

Hülasa; nerede ve ne yaşıyor olurlarsa olsunlar, insanlığın dertleriyle dertli yüce ruhlara düşen; bir taraftan bütün himmet ve gayretlerini insanlığın yaşadığı problemleri tamir ve ıslah etmeye hasretmek, diğer yandan da ızdırapla Cenab-ı Hakk’a iç dökmek, insanlığın içinde bocaladığı iç içe olumsuzlukları vicdanlarında duyarak mütemadiyen, “Allah’ım, çare Sensin, bizi Sensizliğe mahkûm etme!” deyip inlemekten ibarettir.

***

Not: Bu yazı, 21 Kasım 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.