Posts Tagged ‘Âkıbet’

ÖLÜM KORKUSU MU AKIBET ENDİŞESİ Mİ?

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ölüm korkusu ile imansız ahirete gitme korkusu birbirinden nasıl ayırt edilebilir?

   Cevap: İnsan, iki ayrı derinliği olan bir varlıktır. Onun bir cismanî bir de ruhanî yönü vardır. Cismaniyeti itibarıyla insan, hayatın tadını acılaştıran, yaşam arzusunu bitiren ölümden korkabilir; maddi varlığı itibarıyla çürüyüp yok olmayı ifade eden kabre girmekten ürkebilir. Zira nefis, alışageldiği zevk ve lezzetleri kaybetmek istemez. Ölüm; nefse, bedene ve dünyaya bağlı ele alındığı takdirde az ya da çok bir korkunun duyulması kaçınılmaz olur. Ben, kendini dine vermiş, tamamen dinin i’lâ edilmesi istikametinde çırpınıp duran bazı insanlarda bile ciddi ölüm korkusu gördüm. İnsan, ölüm hakikatini çok iyi anlasa, onun mahiyeti hakkında yazıp çizse, ölümün arka plânını başkalarına anlatmaya çalışsa bile ölümden korkabilir. Cismaniyetin ve bedenî hislerin ağır basmasına, nefsin kuruntularının her şeyin önüne geçmesine göre bu korkunun şiddeti artar.

Ahirete yürümeyi tatlı bir rüyaya açılma gibi görenler, dar ve bunaltıcı bir âlemden geniş ve ferah feza âlemlere yürüyeceklerine, dostlara kavuşacaklarına, Cenab-ı Hakk’ı müşahede edeceklerine iz’an ölçüsünde inanlardır ki bu korkudan kurtulabilirler. Onlar, ölümü içlerine öyle sindirmişlerdir ki onu, bu odadan öbür odaya gitme, bir mekândan başka bir mekâna intikal etme gibi görürler. Ölüme, his ve şuurlarıyla, vicdan enginliğiyle, latife-i Rabbaniyeleriyle baktıklarından onu çok farklı algılarlar. Bu yüzden ölümden bahsederken, çok rahat konuşurlar. Ses tonlarında ve vurgulamalarında bu rahatlığı görebilirsiniz.

Ölüm korkusunu aşabilmek, Allah’a kavuşma iştiyakıyla yaşayabilmek herkes için kolay değildir. Bu açıdan mü’min, dualarında her zaman Allah’tan ilim, iman, ihlas, yakin, tevekkül ve teslimiyet istemenin yanında Allah’a kavuşma iştiyakı da istemelidir. Hatta biz dualarımızda “ve’ştiyakan ilâ likâik” (Sana kavuşma iştiyakı ver bize Allahım!) dedikten sonra bir de “ve likâi habîbik” (Habib-i Edib’ine kavuşma iştiyakı da ver bizlere Allahım!) diyor ve Allah’tan, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kavuşma iştiyakını da içimizde yaratmasını talep ediyoruz. Bazıları, şirk olabileceği düşüncesiyle bunu söylemeyi mahzurlu bulabilir. Bazen benim de bu konuda hafif tereddüt yaşadığım oluyor. Ne var ki Efendimiz’e kavuşmayı arzu etme meselesi, bana kulak ardı edilecek bir şey gibi gelmiyor. Bu yüzden dualarımda bunu da zikretmeye devam ediyor ve bunun, Cenab-ı Hakk’ın Vahidiyet ve Ehadiyetine münafi olmadığını, Vahidiyet ve Ehadiyet hakikatlerinin bunu da kapsayacağını düşünüyorum.

   Dünyada Kerhen Kalanlar

Yaşama tutkusundan sıyrılamayanlar için ölüm korkusu kaçınılmazdır. Bu korkuyu kimileri çok, kimileri orta ölçekte, kimileri daha az hissederler. Dünya hayatına çok bağlananlar, burada uzun yaşamayı arzu edebilirler. Ne var ki neticesi ölüm olan bin senenin on seneden bir farkı yoktur. Fakat hayatlarını kalb ve ruhun hayat seviyesinde yaşayan insanlar, ölümün mahiyetini farklı algılamaya başlayacaklarından bu korku da zail olur. Fani dünya kendine mahsus çehresiyle ona görüneceği gibi baki dünya da kendine has rengârenk güzellikleriyle onun nazarına akseder. O da iştiyak-ı İlâhî ile iştiyak-ı Nebevî ile oturur kalkar. Dünyayı bir askerlik gibi görür ve terhisini alıncaya kadar burada kalmayı Allah’ın emrine saygılı olmanın bir gereği sayar.

Heva ve hevese bakan yönü itibarıyla onun nazarında dünyanın bir kıymeti yoktur. Bu yüzden onun dünyada kerhen kaldığını söylesek herhalde yalan söylemiş olmayız. Sırf Allah onu burada tuttuğu, ondan bir kısım mükellefiyetler talep ettiği için burada kalmaya razı olur. Bu itibarladır ki aslında insan, dünyada Allah’ı hoşnut edecek bir şeyler yapabiliyor, insanlığın gurbetine bir iksir sunabiliyorsa dünyada kalmaya katlanmalı, onun çirkinliklerine sabretmelidir. Yoksa dünya, dünyevî yanı itibarıyla çok da arzu edilecek bir şey değildir. Dünyayı yaşanmaya değer kılan şey, esma-i ilahiyenin tecelligâhı ve ahiretin bir koridoru olmasıdır. Ne var ki herkes dünyanın bu yüzünü göremeyebilir.

Ahirete imansız gitme korkusuna gelince o, tamamıyla farklı bir şeydir. Enbiya-i izamın dışında bütün Allah dostları böyle bir korkuyla yaşamışlardır. Hatta peygamberler bile Allah’ın itabıyla karşılaşmaktan endişe duymuş olabilirler. Fakat onlar hakkında Allah’ın teminatı bulunduğu için imansız gitme korkusu mevzubahis değildir. Fakat Sahabe efendilerimiz de, Abdülkadir Geylânî de, Hasan Şâzilî de, Muhammed Bahauddin Nakşibend de akıbetlerinden endişe duymuşlardır. Zira akıbetinden endişe duymayanın akıbetinden endişe edilir. Kimsenin nasıl gideceği belli değildir. İnsanın ayağını kaydırma adına şeytanın o kadar çok yolları vardır ki, bunlardan bir tanesiyle onun ahiret sermayesini elinden alabilir. Allah muhafaza, vefat ederken insana kelime-i tevhidi söyletmeyebilir. Kötü bir hâldeyken ölümün gelip çatmasına ve ahirete bu kötü hâliyle yürümesine sebep olabilir.

Bu sebepledir ki sahabe-i kiram ve tâbiin-i fiham arasında dahi akıbet endişesini dillendiren dünya kadar insan olmuştur. Daha sonraki büyük zatlar da aynı şekilde yaşamışlardır. Onların dualarında, Allah’a yakarışlarında bu endişelerini görmek mümkündür. Onlar kılı kırk yaşarcasına dinlerine bağlı yaşamış; dinî esasları tahkim etme, sağlam blokajlar üzerine oturtma adına ellerinden geleni yapmışlardır. Bununla birlikte ölürken kâfir olarak yuvarlanıp gidebilecekleri endişesiyle yaşamışlardır.

Hâşâ ki onlar böyle bir akıbete düçar olmuş olsunlar. Fakat hayatlarında bir kerecik olsun böyle bir endişe ve korku duymayan insanların imansız gitmelerinden endişe edilir. Biz hiç kimsenin akıbeti hakkında kesin bir hüküm veremeyeceğimiz için bu tür kimselerin kâfir olarak ölmesi “mukadderdir” diyemeyiz. Kaldı ki Allah’ın rahmeti gazabına sebkat etmiştir. Bu tür kimseler de bu rahmetten istifade edebilirler. Fakat böyle bir endişe ve korku her mü’minde olmalıdır. Hatta İmam Gazzâlî Hazretleri, mü’minin hayatı boyunca korku ağırlıklı yaşaması, ölürken ise recayı öne çıkarması, Allah’ın rahmetine sığınması gerektiği üzerinde durur.

Onun bu yaklaşımı havf-reca dengesi adına önemli bir ölçüdür. Dolayısıyla ahiret korkusu sebebiyle hakiki bir mü’minin yüzü solmalı, rengi kaçmalı, kasıkları ağrımalı, ayakları titremelidir. Çünkü insan, şeytanın nerede nasıl bir çelme takacağından emin olamaz. Fakat bu korku onu hiçbir zaman ye’se (ümitsizliğe) düşürmemelidir. Yeis duyguları ağır basmaya başladığı an hemen reca (ümit) ipine sarılmalı ve “Rabbim, Senin rahmetin o kadar geniş ki benim gibi mücrimleri bile kurtarır. Benim gibi nice derbeder ve zavallı kulların Senin kapına gelmiş ve eli boş dönmemişlerdir.” demelidir.

   Akıbetimden Çok Korkuyorum!

Bugüne kadar büyükler kendilerine hep bir “mücrim” nazarıyla bakmış ve hayatlarını da ahiret endişesiyle geçirmişlerdir. Hazreti Pir-i Mugan’ın “On İkinci Nota”daki sözlerine bakacak olursanız ne demek istediğimi anlarsınız. O, kendisini, efendisinden kaçmış günahkâr bir köle olarak görmüş ve kendisiyle ciddi bir şekilde yüzleşmiştir. Alvar İmamı, devasa bir insandı, abide bir şahsiyetti. Binlerce insan, onun etrafında pervane gibi dönerdi. Fakat o, sürekli; “Herkes yahşi men yaman, herkes buğday men saman!” der, akıbet endişesiyle kıvrım kıvrım kıvranırdı. Kırkıncı Hoca, gençliğinde bile elini dizine vurur, “Fethullah Efendi, akıbetimden çok korkuyorum.” derdi. Küçükler ise böyle bir ufka vâkıf olamadıklarından dolayı ahiretleri hakkında bir endişe duymamışlardır.

Maalesef günümüzün çoğu mü’mininde ölüm korkusu olsa da akıbet endişesi yok. İnsanların büyük bir kısmı kabre girmekten, orada çürümüş kemikler hâline gelmekten korkuyor. Fakat tertemiz bir fıtratla dünyaya gönderilen insanların pek azı bu fıtratlarını kirletmeden Allah’ın huzuruna çıkabilmenin derdinde. Allah dostları, Allah haşyetiyle tir tir titreseler de bizim gibi bu dostluğun âdâb u erkânını bilemeyenler hayatlarını oldukça laubali ve gayr-i ciddi geçiriyorlar.

Aslında imanın vaat ettiği güzelliklere, Cennet’e girmenin sırlı anahtarının iman olduğuna, ebediyet arzusunun ancak onunla gerçekleşeceğine hakiki mânâda inanan bir insanın onu kaybetmekten tir tir titrememesi düşünülemez. Fakat imanın nasıl kıymetler üstü bir kıymeti haiz olduğunun farkında değilse onu koruma adına da gerekli tedbirleri almaz, onu kaybetmekten korkmaz. Bu sebeple insanın imansız olarak ahirete gitme korkusunun imanının derinliği ölçüsünde olduğu söylenebilir. Yani bir kişinin imanı ne kadar güçlü ise onun ahiret endişesi de o kadar derin olacaktır. İmanda sığ olanların ise Allah korkusundan nasipleri ya hiç yok ya da yetersizdir.

Züğürt biri, haramilerin kol gezdiği yerlerde gezerken dahi endişe duymaz. Fakat çok değerli bir hazine taşıyan kimse, değil haramilerin kol gezdiği yerlerde, belki en masum insanların içinde gezerken bile hazinesine zarar gelebileceğinden endişe duyar. Onun gasp edilmemesi, çalınmaması adına her türlü tedbiri alır. Bankaların, paralarını bir yerden başka bir yere naklederken nasıl zırhlı arabalar kullandıklarını, onu nasıl eskortlarla götürdüklerini görmüşsünüzdür.

Hele bu hazine, insanın sadece dünyada işine yaramıyor, ona ebedî bir huzurun da teminatını sunuyorsa, bu konuda gösterilmesi gereken hassasiyet ve korkunun ölçüsünü varın siz hesap edin!

Bamteli: KURBET YOLCULUĞU, GÜZERGÂH EMNİYETİ VE MUÂVENET

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Yaşananlara ahiret ve akıbet merceğiyle nazar edince bambaşka bir tablo çıkıyor ortaya!..

Uhrevî meselelerde dünyevî beklentilere girmek, o işin akametine sebebiyet verdiği gibi, bir yönüyle şirk de işmâm eder. Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ olsun ki, sıkıntılı da olsa konumumuzu belirlerken Kendisine (celle celâluhu) yaklaşmaya müsait bir rampada, bir alanda, bir limanda, bir rıhtımda bizleri durdurdu; “Burada bekleyin!” filan dedi. Belki birilerine havalarda uçmak, Jules Verne’in hikayelerinde olduğu gibi yıldızlar arası seyahat yapmak nasip olacak ama âkıbet karanlık olunca ne ifade eder ki?!. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân’ın değişik yerlerde ifade ettiği o çekirdeğin esasen bir açılımı oluyor: “İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” dediği gibi, hayatları boyunca da onlar o zakkumu hep yudumlayıp dururlar, hafizanallah.

Dolayısıyla biz, gırtlağımızda düğümlenme yapabilecek neye takılırsak takılalım, hemen gözlerimizi öbür tarafa (ötelere) çevirince, birden bire bütün problemler çözülür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hele bir de tamamen düzlüğe çıkınca, artık engeller bertaraf olunca!..

İnsanlığın İftihar Tablosu hayata gözlerini yumup ruhunun ufkuna doğru üveyikler gibi kanat çırpınca, her şey silinip gitmişti gözünden. Artık kalkamayacak durumda idi; canım çıksın!.. Hazreti Ebu Bekir, namaza geçmiş, namazı kıldırıyordu. Arkasındaki insanların kemerbeste-i ubudiyet içinde saf saf olup Kâbe’nin etrafında kümelendikleri gibi kümelendiğini görünce… Vakıa Medine’de idi ama Hazreti Üstad’ın ifadesi ile, insan nerede olursa olsun, halkalar halinde Kâbe’ye müteveccih olunca tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yolu var o meselenin… Evet, o tatlı, o yumuşak, o ümit vaad edici manzarayı görünce, Allah Rasûlü tebessüm buyurdular; çok tebessüm edecek gücü yoktu ama tebessüm buyurdular.

Cenâb-ı Hak, hepinize o zevkli, o lezzetli, o şirin, o tatlı dakikaları yaşatır inşaallah. Evet, dünyayı da sizin için bir Cennet haline getirebilir. Öyle bakınca bu dünya da çok farklılaşıyor.

Hani bir yerde -Kendisine isnad edilen bir sözde- buyuruyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir cife yığını, esas çöplük gibi bir şeydir; arkasına düşenler de kelblerdir.” Lisân-ı nezihi ile böyle bir şey telaffuz ediyor ise, muktezâ-i zâhire mutabakattan dolayıdır. Artık öyle bir mazmunu başka hangi kelimeler ile ifade ederse etsin, ona denk gelmez! Oysaki O, konuştuğu her şeyi denk getirmiştir. Bu açıdan “kilâbün” diyor.

   Dünyayı ahiretin tarlası ve İlahî isimlerin meclâsı olarak değerlendirip burada hep görülüyor olma şuuruyla hayat sürenler, ötede Cuma Yamaçları rasathanesinden Cemâlullah’ı müşahede edeceklerdir.

Fakat bir de onun -yine Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi-  “mezraatü’l-âhire” (ahiretin tarlası) ve Esmâ-i İlahiyenin mecâlîsi/mezâhiri olması yanları var. Bakıp her yerde O’na dair nâmeler görmek mümkün: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَإِنَّهَا * مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinat satırlarını derinden derine teemmül et. Çünkü onlar Mele-i Âlâ’dan sana indirilmiş Allah’ın mektupları/mesajlarıdır.” “Bir kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem)

İşte bu yanlarına bakınca, bunlar bile O’nu işaretliyor esasen; birer mercek haline, birer projektör haline geliyor, insanın seviyesine göre. Yine bir yönüyle insan, O’nun temâşâsına koyuluyor, “Göreceğim!” diyor; “Görülüyorum. Görülüyor olduğuma inandığıma göre göreceğim de demektir inşaallah.” Cenâb-ı Hak, o iki ufku da seviyesi ve sırasıyla lütfeylesin inşaallah. “Görülüyor olma”ya hayatımızı bağlayıp sürdürelim. Cenâb-ı Hak, bir gün gelecek, bu defa “görüyor olma” ile şereflendirecek.

“Bed’ü’l-Emâlî”de dendiği gibi;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez.” Hadisin ifadesiyle, “Mü’minler, kemmiyetsiz, keyfiyetsiz temâşâya koyulurlar O’nu, dolunayı ufukta temâşâ ettikleri gibi.” Bu, çok rahat temâşâ edilmesinin müteşâbih bir beyan ile ifadesi. Yoksa Allah, ne dolunaydır, ne güneştir, ne öyle bizim göreceğimiz şeydir. Herkes mir’ât-ı ruhuna göre o kâinatı idare eden Zât-ı Ecell u A’lâ’yı temâşâ edecek.

Bu, ilk iki beyti idi o manzumun; devamı da var:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Gördükleri zaman da, Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar. Köşk varmış da, altından ırmaklar akıyormuş da, Hûrîler gözlerini dikmiş seni bekliyormuş da… “Bütün bunlar ne olur ki?!” falan dedirtecek insana, bayıltan bir manzara karşısında. Öyle bir şey…

Şimdi bunlar kazanılmış ise, kazanılacak bir şey kalmamış demektir. Konumlandırma, o istikamette… Öyle konumlandıran Zât’a (celle celâluhu) canlarımız fedâ olsun, kurban olsun!.. O mevzudaki Rehberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yanıltmayan bir rehber. Bu çağda, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) tercümanı, -esasen- çağın sözcüsü de milimi milimine hep O’nu izleyen bir zat idi. O da Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’i ile -inşaallah- sevinsin öbür tarafta. O’nun eli omuzlarımızda bizim, arkamızda inşaallah; O’nun yolunda yürüyorsak, İhlas Risaleleri, Uhuvvet Risalesi, İ’lâ-i Kelimetullah mülahazaları ile. Allah’ın izni ve inayeti ile… Bu kadar güçlü eller tarafından garanti altında bulunuyorsanız, artık denecek/edecek şey kalmamıştır.

   Kendimizi pâka çıkarmamamız lazım; bütün kardeşlerimiz kendi adlarına derin bir muhasebe ve mesuliyet hissiyle iki büklüm olsalar ve kendilerinden sıyrılıp Allah’ın havl ü kuvvetine sığınsalar sezadır.

Meseleye tek zaviyeden bakmak doğru değil. Bir; adamlar -esasen- belli bir dönemde sizi hazmedememişler. Kendilerine göre bir sosyal yapı tesisi peşinde koşturup durmuşlar. Farklılıkla ortaya çıktığınızda, size karşı hased duygusu ile köpürmüşler. Mesela bir buna verilebilir. Fakat mesele sadece buna verilince, içimizde onları suçlama duygusu köpürür. Onu öyle kabul etmek de olabilir; bu yanlış bile olsa, “içtihad hatası” deriz buna. Çünkü şu anda yaptıkları mezâlim, mesâvî, me’âsî de onu gösteriyor. Günahın en katmerlileri, Ziya Gökalp’ın ifadesi ile “mük’ab”ları yaşanıyor.

Bir ikinci mesele de şudur: Cenâb-ı Hak, bize çok geniş imkânlar/fırsatlar verdi. Ben, bu güzel kardeşlerimi düşünürken, mülahazalarımı ona bağlayarak hiçbir zaman ifade etmek istemedim. Fakat hatırlatma nev’inden meseleyi kendime bağlayarak dedim ki: “Benim yerimde doğru dürüst, aklı başında bir insan olsaydı, herhalde bunca insanın böyle teveccühü, katlanarak öyle bir mük’ab hizmet haline gelirdi ki!.. Maalesef ben, bu işin önünü kestiğimden dolayı herhalde bana takıldı, o engebeye takıldı kaldı, belli bir yerde takıldı kaldı!..”

Kardeşlerim için onu düşünemem ben. Fakat burada şunu hatırlatmak istiyorum: Bütün kardeşlerimizin böyle bir mülahaza ile Cenâb-ı Hakk’a teveccühlerinde mahzur yoktur. “Tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiye-i nefs etmek” diyor Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân, bildiğiniz gibi. Kendimizi pâka çıkarmamamız lazım. Otuz Birinci Söz’de ifade ediyor: إِنَّ اللَّهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِيَدِ الرَّجُلِ الْفَاجِرِ “Allah, bu dini, bazen fâcir bir insanın eliyle bile te’yîd buyurur.” Sonra diyor: “Müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.” Bu açıdan da her şahsın kendisine böyle bakması, hem sık sık arınma kurnalarına koşması açısından önemlidir hem de kendine bir pay ayırmama mevzuunda çok önemlidir. Ne kadar kendi kudretlerimizden, iradelerimizden, meşîetlerimizden tecerrüt edersek, o ölçüde O’nun kudretine, meşîetine, inayetine, kilâetine teveccüh etmiş, sığınmış oluruz. Zaten doğru olan da odur: لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ “Havl ve kuvvet, Allah’a aittir; hiç kimsenin bir havli yoktur.”

Evet, bir de meseleye bu zaviyeden bakmak lazım; “Biz nerede, ne kusur yaptık!” filan… Mesela idrakimizin yetersizliğinden dolayı mı acaba?!. Bazen münferit hareket mi ettik acaba, münferit düşüncelere mi başvurduk bu mevzuda?!. Kafa kafaya verseydik, böyle kolektif şuura her şeyi emanet etseydik!.. Bu da başka bir mesele… Hani böyle daha değişik şeyler sıralanabilir bu mevzuda. Fakat ana hususlar olarak zikredilen üç temele ircâ etmek suretiyle meseleye umumî manada bakmak lazım.

   “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” Olumsuz hadiselerin yanı sıra Cenâb-ı Hakk’ın farklı lütufları bulunduğunu da görmek lazımdır.

Diğer taraftan, bir de meselenin güzel bir yanı var: Zaten her şey -bir yönüyle- öyle başlıyor. Mesela din, yasak ediliyor ülkede; bildiğiniz gibi, Kur’an kursları bile yasak ediliyor. Ben, öyle bir dönemde Kur’an kursuna gidiyordum. Ahırın bir yerinden bir delik açılarak, imam odasına giriliyordu. Orada işte biz çocuklar okuyoruz, 6-7 yaşlarında. Jandarmanın orayı bile bastığını hatırlıyorum. Böyle bir dönem… Bu defa Hazreti Pîr’in sistematiği içinde, ne oluyor? O kadar çok göze batacak gibi değil de iki-üç tane insan bir araya gelsin, bir evde, bir dershanede kalsın… Şimdi o sıkıntı, bir yönüyle çok farklı bir açılım açısı bize gösteriyor, Allah’ın izni-inayetiyle; hani bugünlere gelindiyse, öyle bir mebde ile, öyle bir başlangıç ile oldu.

Bir de meselenin böyle bir pozitif yanı var. Cenâb-ı Hak, şimdi tazyik ediyor ama فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirâh, 94/5-6) Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır; her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kur’an-ı Kerim buyuruyor, İnşirâh Sûresi’nde. Demek ki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek canı çok sıkılıyordu Mekke döneminde. Onun için, وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ “Senin belini çatırdatan o ağır yükünü üzerinden indirmedik mi?” (İnşirâh Sûresi, 94/2-3) deniyor. “Senin sırtının kemiklerini çatlatacak/kıracak şekilde tazyikât…” O öylesine maruzdu. “… Ama bilmelisin ki bütün bu zorluklardan sonra bir kolaylık var.”

Şimdi bize ait yanlarıyla da bahsettiğimiz o olumsuz şeylerin yanı sıra, Cenâb-ı Hak, bir de böyle olumlu şeylere doğru bizi sevk etti; dünyanın dört bir yanına saçtı-savurdu… Bir dönemde ihtiyârî gidenlerin yanına… Onda da ayrı bir hikmet varmış; bizim aklımız ermez: Onlar önceden oralara gitmeselerdi, sizin hissiyatınıza, düşüncenize, temel felsefenize tercüman olmasalardı, arkadan muhacirler gittikleri zaman, o iltifatı göremeyeceklerdi. Siz (arkadaşlarınızla) çok iyi bir imaj uyardınız oralarda; arkadan giden insanlar da sımsıkı kucaklara, açılmış âğuşlara kendilerini attılar ve huzur içinde soluklanmaya durdular. İşte bunlar da pozitif şeyler.

Bundan sonra -esasen- konuma göre meseleyi nasıl değerlendirmek lazım ise, öyle davranmalı!.. Eskiden gitmiş arkadaşlarımız var. Birileri o ümranları yıksa, bir yönüyle harap etse, blokajlara dinamitler koysa, orada sizin bütün statik hesaplarınızın altını üstüne getirse de Allah’ın izni-inayeti ile siz vazifenizi yapmalısınız. Onlar tahribat cihetine gidiyorlar; belki, işleri kolay. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın inayeti karşısında bozguna uğrama mahkûmiyetini mutlaka yaşayacaklardır. Evet, bunu çok iyi değerlendirmek lazım; meseleye bir de böyle bakmak lazım bu dönemde.

   Biz kurbet yolcularıyız; hep rıza ufkunu kollamalı, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yörüngesinde yaşamalı, zamanın şartlarını gözeterek insanlığa hizmete koyulmalı ve böylece sürekli O’na doğru mesafe almalıyız!..

Vakıa her gün içimizi acıtan, içimizi kanatan tablolar karşısında kalıyoruz. Bütün bunlar kan damlaları oluyor, benim de içime damlıyor, uykumu kaçırıyor, değişik rahatsızlıklarımı tetikliyor. Fakat dişimizi sıkıp sabretmemiz lazım. Sürekli رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً -Bazı rivayetlerde رَسُولاً نَبِيًّا de var; رَسُولاً نَبِيًّا Sabah-Akşam dualarında olduğu gibi- “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” demek suretiyle, olumsuz gibi meydana gelen o duygu, o düşünce, o tahayyülât, tasavvurâtın tepesine bir balyoz indirmemiz lazım, Allah’ın izni-inayeti ile.

Bir taraftan rıza ufuklu yaşarsak, sürekli Cenâb-ı Hakk’ın rızasını ve hoşnutluğunu talep yörüngesinde meseleyi götürür isek, bir taraftan da hâlihazırdaki dünyaya ve bugünkü şartlara, konjonktüre göre, zamanın yorumlarının katkılarını yanımıza alarak hareketlerimizi planlar isek, Allah’ın izni-inayeti ile, hep Allah’a doğru yürüyoruz demektir, inşaallah. Biz, kurbet yolcusuyuz.

Sofiler tekkelerde onu yapıyorlardı: “Fenâ fi’ş-şeyh”, “Fenâ fi’r-Rasûl”, “Fenâ fi’llah”, “Bekâ billah-maallah”, “Seyr ani’llah”… Gideceksiniz; sürekli “nüzûl”lar ile “urûc”lar birbirini takip edecek. Gidecek, dolacak, doyacaksınız; lebrîz olacak, taşacaksınız, taşacak her şey Allah’ın izni ile. Diyeceksiniz ki “Ben başkalarına bu duyguları duyurma mecburiyetindeyim!” İnsanlığın İftihar Tablosu’nun halini Abdülkuddûs’un ifade ettiği gibi: “Öyle makamlara erdi, öyle şeyler gördü ki, vallahi ben oraya çıksaydım, geriye dönmezdim ama O döndü!” Bir başka Hak dostunun dediği gibi, “Peygamber ile başkalarının arasındaki farkı işte bundan anlayın!”

Bir, yaşatma duygusu. Bir de yaşama duygusu. O da hor-hakir değil; Cennet’e girersin, Hûrî-Gılmân olur… Allah, Kur’an-ı Kerim’de o kadar anlatıyor. Fakat hiçbir şey o yaşatma duygusu gibi olamaz. Binlerce insanın elinden tutacaksın, edeceksin, filan…

Bütün bunlar ile sürekli gel-gitler yaşayacağız; o duygular bizi hırpalarken, hemen beri tarafta bu türlü reçeteleri elimize alarak Cenâb-ı Risâlet-penâhînin eczanesine müracaat ederek, “Yâ Rasûlallah! Benim böyle bir derdim var; efendim, bunun reçetesi nedir?” falan diyeceğiz. O da belki diyecek ki: “Sen benim Siyer’imi okumadın mı?!.”

   Bulunduğumuz ülkelerde entegrasyonu sağlamanın yanı sıra dinimizin emirlerinden taviz vermemek de hedefimiz olmalı!..

Bir başka mesele de dünyanın değişik yerlerine hicret etmişiz, göç etmişiz. Nerede Kanada, nerede Kaliforniya, nerede Almanya, nerede İngiltere, nerede Hollanda, nerede Amerika ve nerede Afrika, siyah Afrika?!. Bu açıdan da oralarda yetişmiş insanlar, oranın insanını arka planı ile okumuştur, doğru okumuştur; isabetli değerlendirmeleri vardır. Kafa kafaya verir isek, مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden insan, haybet (kayıp) yaşamaz!” kazanımını yakalamış oluruz. Onu yakalarız Allah’ın izni-inayetiyle veya yanılma nispetlerini aza ircâ etmiş oluruz ya da aza çekmiş oluruz, indirmiş oluruz.

Bu açıdan da coğrafyayı doğru okumak lazımdır. Dolayısıyla, dünyanın neresinde bulunuyorsak, oradaki insanlar ile dirsek temasında bulunmak suretiyle diyeceğimiz, edeceğimiz şeyleri belirlemek ve onları temsil ile derinleştirmek lazımdır. Yani Peygamberâne ifadelerin yanında, -“Peygamberâne ifadelerin yanında” diyorum- meseleye “hâl” ile “temsil” ile kâfiyeler koymak… Yani, davranışlarımız, dediğimiz şeylerin milimi milimine aynı olmalı esasen. Dolayısıyla böylece o topluma entegre olmuş oluruz. O toplum bizleri kendilerinden birer fert, kendilerinden birer toplum olarak görür!..

Bir diğer taraftan da böyle bir yerde, yabancı bir ülkede esasen ağır basan, bizim dışımızda, bize tesir edebilecek ister hayat tarzı, ister üslupları, isterse inanç sistemleri ile ilgili hususlar olabilir. Meselâ insanî değerleri çok önde olabilir… Fakat dinin bazı emirleri var. İşte hafizanallah, bohemliğe karşı kararlı durma, seralar oluşturma, hep onların içinde emn ü emân içinde bulunma… Bunlar bizim için, arkadan gelen genç nesiller için çok önemlidir. Gençlerin okudukları kitaplar, onlara (gidilen coğrafyanın kültürüne) aittir. Ne yapıp yapıp bizim değerlerimizi, methedip göklere çıkarmak suretiyle, onlara sevdirmek lazımdır. Hangi insan vardır ki Asr-ı Saadet’teki o toplumun âdetâ ütopik hayat tarzlarını görsün de beğenmesin onu?!. Bu açıdan da öyle bir şey serdedildiği, sergilendiği zaman -zannediyorum- kendi evlatlarımızı da imrendirecek ve asimilasyona karşı da seralar/surlar oluşturmuş olacağız, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Himmet, Asr-ı Saadet’ten beri süregelen bir uygulamadır; bugün adı, alanı, şekli biraz değişmiş ve “muavenet” olmuştur; hangi unvanla olursa olsun mağdurların yardımına koşmak üzerimizde bir borçtur.

İnsanlığın İftihar Tablosu mebdede meseleyi başlatırken insanların himmetine müracaat etmişti. Tebük’e gideceklerdi; çok ciddi donanıma ihtiyaç vardı. O günün şartlarına göre nasıl mekanize olunuyor ise, öyle mekanizasyona ihtiyaç vardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) himmete müracaat etti.

Sizinkinin de şimdiye kadar adı “himmet” idi zaten. Hemen her yerde himmet yapıyordunuz; burs veriyordunuz, bina yapıyordunuz, kurs açıyordunuz; bunları yapıyordunuz.

İnsanlığın İftihar Tablosu, orada en müessir şekilde konuştu. Konuşunca, O’nun sözlerine -bir yönüyle- dağ, taş, ağaç, hayvanlar bile cevap veriyordu. Üstad hazretlerinin, mucizâtı serdettiği yere bakacak olursanız, nelerin “Lebbeyk!” (Buyur yâ Rasûlallah!) deyip O’na koştuğunu göreceksiniz.

Orada birkaç mesele söz konusuydu: Hazreti Ebu Bekir efendimiz, Hazreti Ömer efendimiz, Hazreti Osman efendimiz, Hazreti Ali efendimiz… Hakikaten bunların her birerleri kâmet-i kıymetleri ölçüsünde yaptılar. Hazreti Ebu Bekir, malının bütününü getirdi; Hazreti Ömer efendimiz, yarısını getirdi; Hazreti Ali efendimiz, yarısını gizli, yarısını açık getirdi; Hazreti Osman efendimiz zaten beş yüz tane deve himmeti yaptı, malum. Dillere destan bütün bunlar.

Fakat bu meseleyi anlamayanlar da vardı. Mesela, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuştuktan sonra, “Ne yapılacak şimdi, alın teri ile kazandığımız şeyleri getirip bunların eteklerine mi dökeceğiz?!” falan… Birisi o inceliği anladı, hemen evine koştu; ya eteği veya avuçları dolu, ne var ise onun içinde, getirdi, “Al yâ Rasûlallah!” dedi. Hemen öbürleri dediler ki, “Demek böyle yapmak lazımmış!” Evet, bunun gibi.

Bu açıdan biz böyle körü körüne bir meseleye açılmış değiliz. Arkadaşlarımızdan, büyüklerimizden Allah ebeden razı olsun; onlar da bir himmet düşüncesi oluşturdular. Bu düşünce, bir dönemde öyle gelişti ki, Allah’ın izni-inayeti ile… Hani ben çok değişik yerlerde, değişik şeylere şahit oldum fakat sadece bir tanesini arz edeceğim; hatta yerini de arz edeceği onun:

Bozyaka’da, Bozyaka’nın salonunda… Yine Fakir, böyle derme-çatma bir şeyler konuşuyorum, işte burada başınızı ağrıttığım gibi. Ondan sonra da arkadaşlar, işin önündekiler, defteri kalemi alıyorlar; böyle, “Sen ne veriyorsun? Sen ne veriyorsun?” soruyorlar; insanlar da gönüllerinden koptuğu gibi taahhüt ediyorlar. Ben konuştuktan sonra çekildim, biraz utanıyordum. Yani onu da bir dilenme gibi görüyordum ama neylersin; başka türlü de o kocaman çark dönmüyor, ona göre bir çağlayan olması lazım ki döndürsün. Kendi odama çekildim ben. O sırada, astsubaylıktan emekli, orada hizmette de koşan birisi, elinde anahtarlar, koşa koşa geldi. Gözleri dolu dolu, “Hocam!” dedi, “Benim verecek param yok; astsubaylıktan emeklilik ikramiyesiyle aldığım evimin anahtarlarını veriyorum.” Unutamayacağım bir hadise…

Fakat o kadar çok unutamayacağım hadise var ki!.. Bir başka yerde neyse ki himmet az oldu, ben de çok sıkıldım. Dedim ki: “Ben bulurum bunu; ben de yüz bin lira taahhüt ediyorum!” Dedim ama belki hiç düşünmedim; nasıl bulurum diye de düşünmedim. Bir gün sonra, belki iki gün sonra, sizin çoğunuzun tanıdığı biri… Evet, her iki bacanak da öyle cömerttiler, Hizmet’in içindeydiler. Ne münasebetle ise ki, ben onun evine kahvaltıya gittim. Bir şey talep etmedim ben, istemedim ondan. O güne kadar da öyle çok önde görünmemişti. “Hocam” dedi, “Siz o gün himmet yapmışsınız, yüz bin lira taahhüt etmişsiniz. Kusura bakmazsanız, onu ben vermek istiyorum!” dedi. Evet, bir yerde siz cesurca bir adım atıyorsunuz; Cenâb-ı Hak, öyle mukabelede bulunuyor ki, hakikaten siz de utanıyorsunuz, iki büklüm oluyorsunuz asâ gibi.

Arkadaşlarımız böyle himmet ile muavenete de alışmışlardı; sadece işin adı, bir de alanı değişti. Eskiden mesele Türkiye’de cereyan ediyordu. Meselenin biraz şekli de değişti. Yurt dışına çıktık biz; burada bir hayli bakılacak insan var, muavenete muhtaç insan var. Kadınlar var, çocuklar var. İşte şehit olan insanlar var, gelip-giderken yollarda şehit olan insanlar var… Bunların hepsinin görülüp gözetilmesine ihtiyaç var belki.

Dışarıda, mesela Amerika’da bu türlü organizasyonları nasıl gerçekleştirebiliriz? Almanya’da nasıl gerçekleştirebiliriz? Bazı yerlerde böyle bu türlü muhtaçlara yardım fonları oluyor, yapıyorlar. O türlü organizasyonlar da olur ama bize inanmaları lazım, güvenmeleri lazım.

Dünkü sözlerimiz ile bugünkü hal ve temsillerimizin örtüşmesi, meseleyi koro haline getirecek, Allah’ın izni-inayeti ile. Herkes duyacak, herkes o çağrıya koşacak, Allah’ın izni-inayeti ile.

Bamteli: GÜZEL ÂKIBET MÜTTAKÎLERİNDİR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Kasas suresinde Kârûn ile alakalı şöyle buyuruluyor: إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِحِينَ “(Sapkınlardan biri olan) Kârûn Hazreti Musa’nın kavmindendi; fakat (Firavun’la işbirliği yapıp) onlara karşı saldırgan bir hâl aldı. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı. Halkı kendisine, ‘Servetinle gururlanıp şımarma. Muhakkak ki Allah şımaranları sevmez!’ diye ikazda bulunurdu.” (Kasas, 28/76)

Kârûn, İsrailoğulları’ndandı; Hazreti Musa’nın yanında idi. Fakat servet ve imkan yolları açılınca ona, o servet ile, imkan ile, kuvvet ile, şöhret ile zehirlendi.

  Kuvvet, ikbal arzusu, dünyevî imkânlar ve hased gibi duygular çoklarını zehirlemiştir; Kârûn da bunlarla zehirlenmiş bir talihsizdir.

İnsanı zehirleyen bu türlü şeyler vardır: Bazen kuvvet insanı zehirler; insan farkına varamaz; başı döner, bakışı bulanır, ne yapacağını bilemez hale gelir. Belki de çok defa bu mesele biraz daha onu ileriye götürünce, o sağa-sola saldıran saldırgan bir mahlûk haline gelir, önüne gelen herkesi ısırır. Hatta böyleleri ısıracak kimse bulamayınca kendilerine zarar verirler; hani bazılarının gidip duvarlara tekme attıkları gibi, önlerindeki yemek masalarına tekme atıp onları devirdikleri gibi, yemek tabaklarını elleriyle alıp sağa-sola savurdukları gibi, duvarlara tekme savurdukları gibi, tekme atacak birini bulamayınca, kendi kendilerine tekme atar, kendi kendilerini yumruklarlar, hafizanallah.

Bu, zehirlenmenin neticesidir. Dünyevî imkânlar, insanı zehirler. Kuvvet, insanı zehirler. İkbal duygusu, insanı zehirler.

Evet, dünyevî imkânlar da insanı zehirler; o insan da sarhoşa döner, ne yapacağını bilemez hale gelir. Zavallı Kârûn, servetiyle, böyle sersemleşmişti. Evvelâ Allah’tan kopmuştu, sonra Hazreti Musa’dan kopmuştu.

Kur’an’da zikredildiği yerde, bazen “Firavun, Hâmân, Kârûn” şeklinde sıralanıyor. Fakat siyak-sibak itibariyle servetin insanı çıldırttığı yerde, “Kârûn, Firavun, Hâmân” deniyor ki, orada Kârûn, Firavun’un bile önüne geçiyor.

Bazen zehirlenmeler, insanı o hale getirir ki, insanlığından çıkarır. Mesela hased zehirlenmesi, mesela çekememezlik zehirlenmesi, mesela yapamadığı şeyleri başkalarının yapması zehirlenmesi, insanı o hale getirir ki!.. Dünyanın dört bir yanında elli türlü dinî telakkiye sahip insanlar bağırlarını açtıkları halde, hased, yanı başınızda, belki çok defa sizinle beraber secdeye kapanan ve el-pençe divan duran o insanları öylesine zehirler ki, hafizanallah, gâvurdan daha fazla kötülük yapmaya salar onları. Şairin ifadesiyle, öyle bir isyan deryasına yelken açarlar ki, bir kere daha geriye çıkmaya fırsat bulamazlar; o derya, alır sürükler götürür onları, tâ mezar çukuruna kadar götürür; mezar çukuruna kadar, hafizanallah.

Kârûn, servetle, halayığıyla (kapıkullarıyla), mele’siyle (işbirlikçileriyle) baştan çıkmış bahtsızlardan sadece bir tanesi. Diyor ki Kur’an-ı Kerim: وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Demek öyle bir cimri adam ki, siyaktan sibaktan anlaşıldığına göre, hazinelerini de bir yerde saklamıyor: “Ne olur ne olmaz, hepsini bir yerde saklarsam, bir hırsız gelir dalarsa, hepsini alır götürür. En iyisi ben onu on yerde, yirmi yerde yapayım.” On yerde, yirmi yerde… Bir de her yer için birkaç tane anahtar olunca, Kur’an-ı Kerim diyor ki; “Güçlü bir cemaat, hazinelerinin anahtarlarını ancak taşıyabiliyordu!” Kur’an öyle buyuruyor. Bir de öyle halayığı var, anahtar taşıyanları var. Belki o imkânlarıyla Firavun’a da tesir ediyor, Hâmân’a da tesir ediyor, onlara dediğini yaptırtıyor ve İsrailoğulları’ndan bazılarını da servetle satın alıyor.

  Ne acıdır ki, satılmayacak insan çok az, sadece fiyatlar farklı; Allah, bizi o “az”lardan eylesin!..

Çünkü dünyada satın alınabilecek, peylenebilecek çok insan vardır; günümüzde emsal-i kesîresine şahit olduğunuz gibi. Fakat fiyatlar farklıdır; bazıları bin dolara satın alınabilir, bazıları “Ben on bin dolar istiyorum!” der, bazıları da “Bir villa istiyorum!” der. Fedakâr, çok ciddî müstağni bir arkadaş, “Bana on tane villa verdiler ama ben o cephede yer almaktan içtinap ettim!” diyor açıkça. On tane villa. Bazıları da on tane villaya bile satılmaz, bazıları birkaç tane filoya bile satılmaz. Fakat satılmayan insan çok azdır. Ne var ki, fiyatlar farklıdır. Bazen bir yerdeki bir muhtarlığa satılır adam, muhtarlık pâyesine. Bazen belediye başkanlığına satılır. Bazen bir milletvekilliğine satılır. Bazen bir bakanlığa satılır. Bazen bir müsteşarlığa satılır. Peylenmeyen, karakterli, müstağni insan, çok azdır.

Allah, sizi o “az”lardan eylesin!.. Allah, bizi o “az”lardan eylesin!.. Cennet’i bile verseler, “Allah’ın rızası var mı, yok mu?” sormadan, biz ona bile peylenmeyiz. “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu… Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!” duygusuyla Allah serfiraz kılsın! Kârunlaşmaktan uzak kılsın!..

Nice kimse vardır ki, bir Hârun gibi çıkmıştır yola. Fakat hiç farkına varmadan, dünya, zinetini, debdebesini, ihtişamını, onun yürüdüğü yollara serpiştirince, her yer onun başını döndüren meşher haline gelince, başı dönmüştür zavallının, kendisini kaptırmıştır o rüzgâra veya o akıntıya, bir daha da geriye dönememiştir. Kârûn’u böyle bilin.

Kârûn vesilesiyle Kur’an-ı Kerim diyor ki: تِلْكَ الدَّارُ الآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Şu âhiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde olmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk peşinde de olmayanlara nasip ederiz. Hayırlı âkıbet, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatte kusur etmeyen ve O’nun azabından sakınanlar içindir.” (Kasas, 28/83) “O âhiret yurdu var ya..” “Lâm-ı tarif”, ahd için olursa şayet, “o dâr”, bilemediğiniz şekilde özel bir dâr. Özel dâr olmasını şu hadis-i şerifle anlayabilirsiniz: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Öyle bir yurt ki orası, orada Ben’im size (sâlih kullarıma) ihsan edeceğim şeyleri göz görmemiş, kulak işitmemiş; onlar hiçbir kimsenin aklına da gelmemiş!”

“Ed-Dâru’l-âhire” الدَّارُ الآخِرَةُ diyor. “Âhiret” son demektir. Kur’an-ı Kerim çok defa “ûlâ” (birinci, ilk, evvel) ve “uhrâ” (âhiret, son, diğer) der. Burası “ûlâ” oluyor, bir yönüyle, mukaddime gibi. Bu tabir, tasavvurî mantığa ait bir ifade. Fakat burası öyle bir “ûlâ” ki, işte orayı, âhireti, “uhrâ”yı bağrında besliyor. Bunu ifade eden beyanlar da var: Mesela, اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ اْلآخِرَةِ “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Öyle bir “ûlâ” ki, âhireti besliyor. Ama yüzlerin âhirete müteveccih olması lazım. Bu “ûlâ”, bütün hezâfiriyle, bütün debdebesiyle, bütün ihtişamıyla, bütün servetiyle tamamen âhirete müteveccih olmalı, değerlendirilmeli. Kıymet-i harbiyesi itibariyle, bir taraftan, mecâli-i İlahiye; Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecelli ettiği yer, sıfât-ı sübhaniyenin tezâhür ettiği yer. Ve aynı zamanda âhiretin mezraası, öbür âlemin koridoru. O yönüyle kıymet ifade ediyor. Dünyanın kendine bakan yönüyle ise; اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلاَّبُهَا كِلاَبٌ “Dünya bir pislik yığınıdır; onu dileyip peşinden koşanlar da köpeklerdir.” Demek ki, ahiretin mezraası olması, esmâ-i İlâhiye’nin tecelligâhı olması, sıfât-ı Sübhaniye’nin mezâhiri olması itibariyle dünya hakikaten bî-hemtâ (eşsiz, benzersiz); çünkü kazandırıyor, sermaye.

  “Âhiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde koşmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk da yapmayanlara nasip ederiz.”

O âhiret yurdu ki, نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا “Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde olmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk peşinde de olmayanlara nasip ederiz.” (Kasas, 28/83) Ayet-i kerimede, “ca’l” kelimesiyle “Biz onu, kılarız!” deniyor. “Kılma” ifadesi “ceale” جعل kelimesinden geliyor. Babalarının malı gibi değil, “Bizim ca’limiz olur!” manası nazara veriliyor. Cenâb-ı Hak, seyyidina Hazreti Âdem’in halife olmasını ifade ederken de “ceale” kelimesini kullanıyor; “Seni Ben yaratmışım. Dolayısıyla, halife yapacak da Ben’im. Bilmelisin ki, senin halifeliğin âriyet, emaneten sende. İstesem, vermem onu.. ve istediğim zaman da hemen alırım.” Çoklarından aldığı gibi… Evet, “ceale” kelimesinde de bu mana görülmeli: نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا O âhiret yurdu sizin hayatınızla elde edebileceğiniz gibi değil!.. 60-70 yaş ortalamasıyla, bir kısmı çocuklukta geçen, neredeyse yarısı uykuda geçen, çoğu bilmem kimlerle meşguliyette geçen, yeme içme ve yan gelip yatma ile geçen bir ömürle kazanılacak gibi değil!.. Ebedî.. Ebedî… İki kutup arasındaki rakamlara sığmayacak kadar bir zaman, ebedî. “Trilyon” deseniz, “sıfır” kalır onun yanında. “Katrilyon” deseniz, “sıfır” kalır ebediyetin yanında. Ebedî… Ebedî bir hayat… “Onu da Ben size kılacağım! Bakın, o da sizin ca’linizle değil. Benim ca’limle veriyorum, o da Benim ca’lime ait. Ama kim onlar, kime vereceğim onu?!.” لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ  “Yeryüzünde kendini büyük görmeyenlere…”

Hadis-i şerifin ifadesiyle, مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Allah için yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” Kim Allah için yüzü yerde, iki büklüm, asâ gibi bükülürse, Allah, onu yükselttikçe yükseltir. Kim tekebbüre/kibre girerse, onu da alçalttıkça alçaltır. Zira Cenâb-ı Hak, bir kudsî hadis-i şerifte, الْعَظَمَةُ إِزَارِي، وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Azamet izârım, kibriya ridâm Benim; bunları Benimle paylaşmaya kalkanı, derdest ettiğim gibi, tepetaklak Cehennem’e atarım!” O’nun sıfatı.. Sıfât-ı sübhaniye.

Yeryüzünde büyüklük taslamayacak; “Ben ne dersem, o olur! Benim dediğim mutlaka yapılmalı! ‘Asın!’ dediğim zaman, asılmalı!.. ‘Kesin!’ dediğim zaman, kesilmeli!.. ‘Üzerine gidin!’ dediğim zaman, hemen gidilmeli üzerine!.. Söz, bende başlamalı, bende bitmeli!.. Her şey bana bağlanmalı!..” Bu, yeryüzünde bir büyüklük taslama kompleksi…

  Müfsitler bir de “fetva eminleri”, daha doğrusu “fetva hainleri” bulurlarsa, ifsatlarını dini kurallara da dayandırarak ve bir kısım senaryoları sahneye koyarak melek gibi insanları terörist göstermeye çalışabilirler.

“…Bozgunculuk peşinde de olmayanlara.” لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا Yeryüzünde kendini büyük görenler “fesad”a da açıktırlar. Onlar, sürekli “ifsat” yaparlar. Hele bir de ifsatlarına, “yalancı müftîler” bulurlarsa, fetvâ eminleri -veya “fetvâ hâinleri” demek daha uygun- bulurlarsa, yaptıkları mesâvîyi bir de dinî kıstaslara/kurallara dayandırırlarsa, artık bunların ifritliklerinin önünü almak mümkün değildir. O, akla-hayale gelmedik fesada, şirazeden çıkmışlığa delalet eder; bir yönüyle, çizgi tanımama, sınır tanımama işi demektir.

Antrparantez; birileri o kadar mesâvî irtikâp ettiler, fısk u fesâda girdiler, çizgi tanımamazlık içinde hareketlerini sürdürdüler. Fakat Allah’a hamdolsun, o kadar rehabilitasyondan geçmemiş ve bu mevzuda -belki- o kadar terbiye dersi almamış olmalarına rağmen, bu Hizmet’e gönül vermiş insanlardan, yükselen bir sese bile şahit olmadık! Evlerinin kapıları vahşice kırıldı.. alın teriyle kazandıkları müesseseler işgal edildi.. temellükleri tagallüpler, tagallüpleri tasallutlar, tasallutları bilmem neler takip etti… Fakat Hizmet gönüllülerinin hiçbiri -halk ifadesiyle, onu da bağışlarsanız- “gık” demedi, bu hadiseler karşısında. Bunlar, karıncaya basmazlar. Bunlar, yılanın da belini kırmazlar. Ama kompleksi olan insan, kendini haklı göstermek için, değişik yalanlarla, dalaverelerle, belki bir yerde o türlü senaryolarla, öyle bir senaryo hazırlamak suretiyle, bu melekler gibi olan insanları karalamaya çalışabilirler.

Mülk âleminden ziyade melekûta açık bulunan.. dâr-ı âhirete müteveccih.. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan edeceği şeylere müteveccih.. “âkıbet” deyip inleyen.. aynı zamanda, “takva” deyip Cenâb-ı Hakk’ın vikayesine sığınan.. haramlardan içtinap eden.. helaller dairesinden asla ayrılmayan.. hatta bazen, bir hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi, الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ ، وَبَيْنَهُمَا مُشَبَّهَاتٌ لَا يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ، فَمَنِ اتَّقَى الْمُشَبَّهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ، وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ كَرَاعٍ يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يُوَاقِعَهُ، أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى، أَلَا إِنَّ حِمَى اللَّهِ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır.” fehvasınca “sınırda bulunma” endişesiyle bazı mubahları bile terk edecek kadar hassas davranan insanlar… Evet, bu insanları bile vahşî, anarşist, terörist göstermek için sun’î, ca‘lî, uydurma belli senaryolarla bir şeyler yaptırabilirler. Bu suretle, ille de kâğıtlara yazıp bir kısım ahmaklara imzalattıkları “terör örgütü” (!) mülahazasını ve dünyaya yaymaya çalıştıkları şeyleri gerçekmiş gibi gösterme adına, o hıyaneti de yapabilirler. Antrparantez, bunu da arz etmiş olayım.

Çünkü şimdiye kadar yaptıkları fesat, çizgi tanımamaları, kırmızı çizgilerinin olmaması, hudut bilmezlikleri, sınırı aşmaları, haramı-helali birbirine karıştırmaları, din-i mübin-i İslam’ın değerlerini lafta söylemek suretiyle onunla dünyayı peylemeleri, onları Kârûn gibi öyle kör etmiş ki, âkıbetten haberleri yok.

Oysa ki, وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Âkıbet, müttakîlere aittir!” “İttekâ – yettekî” kelimesi “vikâye” kökünden geldiği için, orada “vav”, “yâ”ya kalbolmuş; aslı, “ivtekâ-yevtekî” إِوْتَقَى-يَوْتَقِي şeklindedir. Takva dairesi içine girme demektir. Aynı zamanda, Sarf’taki kipleri itibariyle, “Takva dairesi içine girmeyi tabiatlarının bir derinliği haline getirmişler!” manasını ifade etmektedir. Bir de onun başındaki “li’l-müttakin” لِلْمُتَّقِينَ ifadesinde yine harf-i tarif var. Orada da yine harf-i tarif var; “lam”, “lâm-ı tahsis”; “onlara mahsus” demek. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Âkıbet, onlara mahsustur!”; “onlar için” değil, “ta’lîl” değil; doğrusu, “Onlara mahsustur!”

Bir de “el-müttakîn” deniyor, “harf-i tarif” var orada da; özel işte o, esas takva, hususî. Takvadaki hususiliğe işaret ediliyor. Nasıl bir hususilik? Haramlardan fersah fersah uzaktırlar!.. “Amanın, bir haram içine girerim!” endişesi taşırlar.. ferâizi harfiyen yerine getirirler.. vaciplerde katiyen kusur etmezler.. Kitap ve Sünnet ne demişse, onu yaparlar.. Onlar, Hazreti Ebu Bekir’in bendeleri, Hazreti Ömer’in bendeleri, Hazreti Osman’ın bendeleri, Hazreti Ali’nin bendeleri. O dört şehsuvara ruhlarımız fedâ olsun, Allah da onlardan trilyon trilyon defa razı olsun!.

Evet, öylesine takvayı içtenleştirmişler, tabiatlarının bir derinliği haline getirmişlerdir. Öyle olunca ne olur? Takvâ, insanda o hale gelince, işte o akıbet, onlara mahsus olur. “Ben onlara kıldım ama onun fiyatı o (takva). Onu verdikleri zaman, onu (güzel âkıbeti) peyleyebilecekler; Ben de onu vereceğim onlara!..” Evet, وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Siz, Bana verdiğiniz sözünüzde durun; Ben de ahdimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) “Verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de dediğimi yapayım!” Mukabele bunlar; Belagat ilmindeki mukabele ile yorumlayabilirsiniz. Takvayı böylesine içtenleştiren insanlara, böylesine Allah’ın himayesine sığınan insanlara, hatta “şüphelidir” diye bazı mubahlara karşı bile mesafeli duran insanlara, “İşte âhiret yurdunu Ben onlar için kıldım, verdim onlara!” diyor Allah (celle celaluhu).

  Namaz, sözden ziyade hal ve tavırla tavsiye edilmelidir; arkadan gelen nesiller, önden gidenlerde bunu görmediklerinden dolayı, maalesef yol yorgunluğuna düştü ve döküldüler.

Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا لاَ نَسْأَلُكَ رِزْقًا نَحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Ailene ve ümmetine namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. (Dolayısıyla, bütün kulluk vazifelerin bizzat senin faydana ve senin içindir.) Nihaî başarı ve mutluluk ise, (kulluğun özü olan ve bütün ibadetlerden Allah’a ulaşan) takvadadır.” (Tâhâ, 20/132)

Öncelikle, “Ehline, aile efradına namazı emret!” buyuruluyor. Buradaki o emrin şekli ve keyfiyeti üzerinde derinlemesine durulabilir. Sizin engin idrakinize havale ediyorum. Belki burada emretme mevzuundaki en önemli husus da yine temsil ve hâl ile emirdir.

Kıtmîr’de, (söylemek doğru değildir belki) dört yaşında namaza başlama arzusunu uyaran, dedemin namaza karşı olan delice hayranlığı idi. Bilmiyorum, sabaha kadar mı kılardı, hanın peykesinde.. sabaha kadar.. ne zaman yatardı, bilmem ben!.. Bazen yanında dururdum ben de onun, daha dört-beş yaşındayken, onunla beraber ben de yatıp kalkayım diye. Fakat sonra uyuyakalırmışım, beni alıp yatağa koyarlarmış; o hâlâ orada kemerbeste-i ubudiyet içinde namaz kılarmış, durmadan. O halin tesiri.. halin ve temsilin te’siri…

Babaannem, başını yere koyduğu zaman, bir kere “Allah!” dendiği an, yirmi dört saat ağlardı. Bunu, bütün o köy halkı bilir. Munise Hanım… Bir kere “Allah!” de yanında, bazen ürperti ile, bazen iştiyakla yirmi dört saat ağlar; öyle birisi. Şimdi bunların tesiri öyle güçlüdür ki!.. Hâlin ve temsilin tesiri… Demek ki böyle olacak!.. Demek ki Allah’a müteveccih olma böyle!.. Demek ki benim neş’et ettiğim kültür ortamı, benim de böyle olmamı iktiza ediyor!.. Sonra siz bu çevrede yetişmiş birine “Namaz kıl!” dediğiniz zaman, “Sallî!” dediğiniz zaman, Türkçe’deki “namaz kılmak” ifadesinden hareketle, “Vec’al’is-salâte – Namaz kıl!” dediğiniz zaman, hemen eda eder onu.

Bu arada, bizim namazlarımızı ifade etme adına “kılma” kelimesi de çok şık düşüyor. Aslında, Kur’an أَقِمِ الصَّلاَةَ – أَقَامُوا الصَّلاَةَ gibi beyanlarıyla namazı “ikâme” etmeyi nazara veriyor. “İkâme”nin esas olduğunu gösteriyor. İç-dış mahiyetiyle, şerâiti ve rükünleriyle, hudû ve huşû’u ile, ihsan şuuru ile edâ edilene “ikâme” deniyor. O âbideyi, namaz âbidesini ayağa kaldırma, bir namaz âbidesi dikme, namazlaşma.. evet adeta namazlaşma.. görülüyor olma mülahazasıyla yapma ve görüyor olma mülahazasına kilitlenme… Öyle yapmaya “ikâme” deniyor.

Zamanı gelince, “namaz kıl!” diyeceksiniz ona; zaten hal ve tavır onu diyordu. Esasen o mesele, İslam dünyasında ve bizim ülkemizde, hal ve temsil ile tam ifade edilemediğinden namazı ikâme eden de çok az. Geçende arkadaşlar ifade ettiler: “İmam Hatip’lerde namaz kılma nispeti yüzde kırk idi, yüzde yirmi dörtlere veya yirmilere düştü!” diyorlar. “Türk toplumunda da devamlı namaz kılma nispeti yüzde kırk beşlerde idi, yüzde on dokuzlara düştü!” dediler. Ben, denen şeyi söylüyorum. Neden? Hâliyle, temsiliyle, Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmayı sergileyen insan azlığından dolayı!..

Cenâb-ı Hak, إِنَّ الصَّلاَةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ “Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar.” (Ankebût, 29/45) buyuruyor. Namaz, fuhşiyât ve münkerâttan nehyeder!.. Denebilir ki, şayet namazın seni fuhşiyât ve münkerâttan nehyetmiyorsa, sen namaz kılıyor değilsin; sen sadece yatıp kalkıyorsun!.. Demek ki meseleyi ruhuyla, içtenleştirerek yerine getirme mevzuu çok önemli. Arkadan gelen nesiller, önden gidenlerde bunları görmediklerinden dolayı, yol yorgunluğuna düştü ve döküldüler. Bilgi, marifetle taçlandırılmazsa, insanlar yol yorgunluğundan kurtulamazlar!.. Bilgi marifetle, marifet muhabbetle taçlandırılmazsa, o yolda yürüyenler yol yorgunluğundan kurtulamazlar!.. Doğru yolda dökülüp yollarda kalırlar. Ondan dolayı namaz kılma nispetleri de düşüyor. Ama hâlâ kendilerini sırat-ı müstakimde zannediyorlar.

  “Ailene/çevrene namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir.”

Evet, evvelâ, namazı öyle emretmek lazım. وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا İnsanları evvela tavır ve davranışlarla, “namaz”a, yani “Allah’tan rahmet”e, “meleklerden istiğfar”a, “mü’minlerden dua”ya çağırmak lazım.

“Salât” kelimesi, aynı zamanda “salv” kökünden geldiğinden dolayı, namaz içindeki hareketleri ifade ediyor. Mesela, rükûa giderken belinin eğilmesi, belini oynatman; secdeye giderken yine belini oynatman “salv” kelimesiyle ifade ediliyor. “Es-Salât” الصلاة Allah’tan, rahmet; meleklerden, istiğfar; mü’minler den de dua. Demek ki namaz, aslında bir dua. Namazda, Allah karşısında durunca, daha başta hemen سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، وَتَبَارَكَ اسْمُكَ، وَتَعَالَى جَدُّكَ، وَلا إِلَهَ غَيْرُكَ diyorsunuz. Cenâb-ı Hakk’ı ta’zîmden sonra, Fatiha’yı okuyorsunuz. Ne diyorsunuz orada? O’na karşı arz-ı ubudiyetimizi: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana kulluk yapar, yardımı da sadece Sen’den isteriz!” Öyle ise, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım, sırat-ı müstakime; nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin, sâlihlerin yürüdükleri yola hidayet buyur!” Dua… İnsan o yolda yürür de, farkına varmadan, Kârûn gibi, bazen “mağdûbu aleyhim”den olabilir, “dâllîn”den olabilir. Onun için, صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

Evet, وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا Namazı, emretmekle kalma!.. Aynı zamanda, ister halin ile, ister temsilin ile, isterse doğrudan doğruya, “Kıl!” de!.. Veya “Ekım! Ekım! Ekım!” أَقِمْ، أَقِمْ، أَقِمْ “İkâme et namazı!” de!.. Sonra da “Bunda dişini sık, sabret!..”

“Istabir” kelimesi de yine “ifti’âl” babından gelmesi itibariyle, “Onu içtenleştir; vird-i zebân et; tavır ve davranışlarınla, beyanınla sürekli onu sergile dur!” demek oluyor, Seçilen kelimeler… Kur’an bu, Allah beyanı… وَاصْطَبِرْ diyor, وَاصْبِر değil. “Vastabir”  وَاصْطَبِرْ diyor; “tavır ve davranışlarınla, aynı zamanda beyanda da samimiyetinle emir ve tavsiye edip o konuda da devamlı ve sabırlı ol. İçinin sesi olsun, dediğin her şey; duygu ve düşüncelerin, inancın, kalbine inen bir mızrap gibi ses çıkarsın.. ve senin dilinden-dudağından dökülen ses de, o ses olsun!”  اِصْطَبِرْ kelimesinden onu anlayabilirsiniz. Ayrıca, وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا buyurularak, mananın “Alâ” على harf-i cerri ile ifade edilmesi, zorluğu gösteriyor. “Alâ”, isti’lâ içindir. İşte o salât böyle olunca, hakikaten biraz zor bu mesele.

Şimdi “Biz bunları böyle yaparken, işimiz-gücümüz aksayacak; tarlaya gidemeyeceğiz; bağışlayın, sürülerin arkasından koşturamayacağız; bağışlayın, ineğe bakamayacağız, koyuna bakamayacağız, villa yapamayacağız, filo edinemeyeceğiz!..” gibi düşünceler akla gelebilir; dolayısıyla bunlara takılmalar olabilir. İşimizi-gücümüzü bırakacak, namazı emredeceğiz ve onda da hep böyle dişimizi sıkıp sabredeceğiz! Aktif sabır… Aktif sabır… Durağan sabır değil, aktif sabır: Şartlar ve konjonktür, meselenin şu kadar yapılmasına müsaade ediyor; işte o yapılabilecek şeyi yapma sabrı. Allah (celle celâluhu) vadediyor: Siz bunları yaptığınız zaman, لاَ نَسْأَلُكَ رِزْقًا “Biz sizden rızık istemiyoruz.” نَحْنُ نَرْزُقُكَ “Biziz Biz azimüşşan, esas sizi rızıklandıran Biziz!” diyor. “Mütekellim ma’a’l-gayr” (birinci çoğul şahıs kipi) ile ifade etmek suretiyle, beyan ta’zime delalet ediyor. Bazen böyle “innâ” gibi edatlarla, bazen de burada olduğu gibi “mütekellim ma’a’l-gayr” ifadesiyle tazime (ve sebeplerin de bu işte kullanılmasına) işarette bulunuluyor. “Biz azimüşşan…” eskilerin ifadesiyle, “Sizi rızıklandıran Biziz, Biz. O rızkı veren Biziz!”

Sabah, Pencereler’de (Risale-i Nur Külliyatı / Mektubat / Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektub’u) okuduğumuz gibi; tohum, topraktaki kuvve-i inbatiye, güneşten gelen şualar, oksijen-karbondioksit dengesi, bildiğimiz-bilemediğimiz daha değişik faktörler, tohumun/dânenin hususiyeti… Sadece bir “dâne” açısından meseleye baktığınız zaman, küre-i arz kadar bir mesele karşınıza çıkar. “Niam-i İlahiyeyi saymaya kalkıştığınız zaman, hesap edemeyeceğiniz kadar şeylerle karşı karşıya kalırsınız. Hazreti Bediüzzaman, Pencereler’de menfezler açıyor, o pencerelerden çok derin şeylere baktırıyor. O pencereden bakın, نَحْنُ نَرْزُقُكَ  “Biz rızıklandırıyoruz!..” beyanına.

Şayet, O (celle celâluhu) tohumu öyle yaratmasaydı.. öyle karbondioksit, oksijen, filan dengesini ortaya koymasaydı.. ağaçlar onu emip sizin ihtiyacınız olan oksijeni dışarıya ifrâz etmeselerdi.. toprakta kuvve-i inbatiye olmasaydı.. tohumda neşv ü nemâ bulma, toprak altına atıldıktan sonra hususiyetini koruma ve yerine göre bereketlenip birkaç başağa yürüme olmasaydı… Sebepler açısından, rızkı nereden bulacaktınız?!. Ağacı, ona göre kıyas edin.. denizi, ona göre kıyas edin.. balı, ona göre kıyas edin.. yağmuru, ona göre kıyas edin.. bulutları, ona göre kıyas edin.. zâid-nâkıs (artı-eksi) bulutların birleşmesini, ona göre kıyas edin.. şimşekleri, yıldırımları ona göre kıyas edin… İşte riyazî düşünce bu. İhtimal hesaplarına göre, trilyon trilyon ihtimalden bir tanesi ile bile bütün bunlar bu şekildeki bir denge ile meydana gelmez. Riyazî düşüncenin gereği. (O husus söz verilmiş ama yazılmamış bir mesele; fakat parça parça, yeri geldikçe, ifade edilen şeyler…) Bütün bu hususlara işaret sadedinde, نَحْنُ نَرْزُقُكَ deniyor.

  Cenâb-ı Hak, vahşice şehid edilen kardeşlerimizi Firdevs’i ile sevindirsin ve ülkemizi fitneden, fesattan, anarşiden muhafaza buyursun!..

Sonra, وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Âkıbete gelince, o takvaya dairdir, esasen.” Burada (takva) isim olarak ifade buyuruluyor. “Esas sonuç, âkıbet, hüsn-i âkibet, takvaya dairdir, takva esasına bağlıdır.” Siz, takva dairesi içinde olursanız, bir güzel âkıbeti -Allah’ın izni ve inayetiyle- elde etmiş olursunuz. Levhalarda da var, bir farklı kelime ilave ediyorlar: “Güzel âkıbet, müttakîler içindir!..”

Cenâb-ı Hak, takva dairesi içinde yaşama, takva dairesi içinde öbür tarafa yürüme, takva dairesi içinde berzah hayatını atlatma, takva dairesinin semerâtıyla Mizan’ı rahatlıkla geçme, takva dairesinin semeratıyla Sırat köprüsünü aşma, takva dairesinin berekât ve semerâtıyla Cennet’in kapılarının tokmağına dokunma, açılmasını sağlama ve orada nebilerle, sıddîklerle, şehitlerle, sâlihlerle beraber olma bahtiyarlığına ulaştırsın!..

Evet, buraya “şehit” kelimesi gelmişken, taziye ilanında yazı ile ifade edildiği gibi, bir de sözlü dile getireyim: Cenâb-ı Hak, yakında şehit olan o kardeşlerimizi, o masum insanları, zâlimce, vahşice şehid edilen o insanları da Firdevs’i ile sevindirsin. Öyle sevindirmek suretiyle muvakkat dünya hayatında kaybettikleri şeylere karşılık, ebedî hayat saadetini onlara lütfeylesin!.. Ve Cenâb-ı Hak, mübarek ülkemizi, uzun asırlar boyu İslam dünyasında ve bütün dünyada muvazene unsuru olabilmiş o mübarek ülkemizi de fitne ve fesattan, anarşiden, kargaşadan, insan öldürme canavarlığından, zulmetme canavarlığından, haksızlık yapma canavarlığından muhafaza buyursun, masûn ve mahfuz buyursun!..

وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ 

هُوَ الْحَبِيبُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ لِكُلِّ هَوْلٍ مِنَ اْلأَهْوَالِ مُقْتَحَمِ

مَوْلَايَا صَلِّ وَسَلِّمْ دَائِمًا أَبَدًا عَلَى حَبِيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ