Posts Tagged ‘aile’

YUVA

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Huzurlu bir aile yapısının tesisi nelere bağlıdır?

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinin farklı yerlerinde, aile huzurunun gerçekleşip yuvanın Cennet köşelerinden bir köşe hâline gelmesini imana bağlar ve özellikle ahirete iman üzerinde durur. Gerçekten, hayatının hesabını verme mülahazasına bağlı yaşayan, büyük küçük her bir amelinden sorguya çekileceğine inanan, dünya ve ahiretin mahiyetini kavrayan eşlerin kurduğu bir ailede daha az problem çıkar ve bu problemlerin çözümü çok kolaylaşır. Cennet ümitleriyle yaşayan, uhrevî nimetleri elde etme inancıyla bir kısım dünyevi olumsuzluklara sabır ve tahammül etmesini bilen, hayat arkadaşıyla beraberliğinin ahirette de hem de dünyevi kusurlardan arınmış şekilde devam edeceğine inanan eşlerin yuvaları Cennet köşesi hâline gelecektir. Ne hastalıklar, ne yaşlılığın verdiği haller, ne aralarında geçen ve kırgınlık hasıl eden durumlar, ne de maruz kalınan daha başka olumsuzluklar, Allah’a ve ahiret gününe sağlam inanmış eşlerin birbirine karşı tavrını değiştiremeyecek, onlar arasındaki vefa, sadakat ve samimiyeti bozamayacaktır.

Yuva, fertlerden meydana gelir. Dolayısıyla sağlıklı ve huzurlu yuvaların kurulması, her şeyden önce fertlerin iyi yetişmişliğine bağlıdır. Bunun için de yuva bir okul gibi vazife görmeli; insanlar evde aldıkları terbiyeyi sokakta kaybetmemeli; mabet, onlara ruh üflemeli ve onlar için bir hayat kaynağı olmalı; okul, onlara yüksek ufuklar ve gaye-i hayaller göstermelidir. Yuvanın dağıldığı, sokağın kirlendiği, mabedin kupkuru hâle geldiği, okulun ezber ve şablonlara teslim olduğu bir yerde nesiller boşlukta kalacaktır. Maalesef günümüz nesilleri böyle bir donanıma sahip olmadıkları, bu istikamette bir rehabilitasyondan mahrum yetiştikleri için evlilikle, eş seçimiyle, sonrasında da ailede ortaya çıkan farklı türden durumlarla ilgili kararlarını şu kısacık dünya hayatına göre veriyor, bu yüzden de iç içe problemler sarmalından kurtulamıyorlar.

Evlilik Sertifikaları

Öte yandan, eş tercihinden nişanlılık sürecine, oradan evlilik ahkâmına, ardından karı-koca münasebetlerine kadar dinin bize talim ettiği ilke ve esaslar yeterince bilinmiyor. Bilenler de uygulamada problem yaşıyor. Dolayısıyla pek çok konu gibi evlilik mevzuunun da yeniden ele alınmasına, evlenecek adayların ciddi bir eğitimden geçirilmesine ihtiyaç var.

Bu yüzden, öteden beri, evlenecek adayların iyi bir seminer veya kurs eğitimi almasını çok önemli buluyor, hatta böyle bir eğitimden geçip sertifika almayanların evlenmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Evliliğe dair yapılacak böyle bir kursta adaylara yuva idaresi ve evlilik ahkâmı öğretilmeli, her iki cinsin karakter özellikleri anlatılmalı, evlilik hayatında ortaya çıkması muhtemel problemlerden bahsedilmeli, bunların nasıl aşılabileceği anlatılmalı ve bu yolda karşılaşılacak meşakkatlere karşı sabır ve tahammül yolları gösterilmelidir. Evliliğe adım atacak kişiler, nasıl bir sorumluluk üstlenecekleri ve ne tür sıkıntılarla karşılaşacakları konusunda önceden bilgilenmeli ve hazırlanmalıdırlar.

Şunu özellikle ifade etmek gerekir ki, evlilikle ilgili teknik nazari bilgilere sahip olmak önemli olsa da, ailedeki huzursuzluk ve geçimsizlikleri izale etmede bu tek başına işe yaramayacaktır. Bu konudaki bilgilerin mutlaka Allah’a ve haşr u neşre imanla desteklenmesi ve belli bir hedefe yönlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla sağlam bünyeli ailelerin tesisi, toplum fertlerinin manevî beslenmesine ve ruhî tatminine bağlıdır. Bu sayede onlarda ciddi bir sorumluluk şuuru gelişecektir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onca vazifesi arasında, ashabının evlilikleriyle birebir ilgilenmeyi de asla ihmal etmemiştir. Allah’tan aldığı vahyi tebliğ ve temsil etmenin, dinin temelini tesis etmenin, insanlığa yeniden bir şekil vermenin, cahiliyedeki yanlış âdet ve uygulamaları kaldırmanın veya düzeltmenin yanı sıra evleneceklere de yardımcı olmuş, yol göstermiştir. Çünkü O, hayatı bütünüyle ta’lim etmek için gönderilmişti. Herhangi bir alandaki kusur, başka yerlerde de bir kısım eksikliklerin meydana gelmesine yol açacağı için, dinin temel prensiplerine ait meselelerin yanında teferruat sayılabilecek hususları da ihmal etmiyordu. Dolayısıyla kimine evlilik öncesi önemli hususları tembihliyor, kimine evleneceği aday konusunda tavsiyede bulunuyor, kimine mehrinde yardımcı oluyor, kimini de bizzat kendisi evlendiriyordu.

Bizim de bu konuda Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek alarak huzurlu yuvaların, mutlu evliliklerin kurulması adına elimizden geleni yapmamız ve gençlere yardımcı olmamız gerekir. Evliliği düşünen kişilerin dinin müsaade ettiği ölçüde bir araya gelmeleri, konuşmaları, birbirlerini dinleyip doğru tanımaları adına imkânlar hazırlamalı, uygun zeminler oluşturmalıyız. Okutacağımız kitaplarla, vereceğimiz eğitimlerle evlenmeden önce onları evliliğe hazır hâle getirmeliyiz. Farklı vesile ve yollar bularak onlara evlilik ahkâmı, eşlerin birbirine karşı hak ve vazifeleri, nasıl çocuk yetiştirecekleri gibi konuları anlatmalıyız.

Her şeyden önemlisi, onlara anlattığımız bu mevzuları iman esasları üzerine bina etmeliyiz. Allah’ı tanıma, burada yapılan amellerin öbür dünyada eksiksiz bir şekilde geriye döneceğine inanma, anlatacağımız nazari mevzuların blokajı gibidir. Şayet temelleri sağlam atmazsanız, çürük temellerin üzerine bina edeceğiniz yapılar da zayıf kalacaktır. Dolayısıyla öncelikle sağlam bir blokaj çalışması yaparak işe başlamalı, arkasından vereceğimiz bilgileri vermeliyiz. Bu mesele günümüzde daha bir önem arz ediyor. Zira günümüz nesilleri büyük bir inanç zaafı, inanç boşluğu içindeler. Buna bir de bilgisizlik, ahlakî zaaflar ve taklitçilik gibi problemler eklendiği için yuvalar çatırdıyor, yıkılıyor.

Asimilasyon ve Ailevî Çözülme

Batı dünyasında aile, çok zor durumda. Evlilik ve boşanmalar öteden beri sosyologların öncelikli gündemlerinden biri. Boşanma oranları çok yüksek. Hatta evliliği bir hayat tarzı olarak görmeyip yalnız yaşamayı tercih eden çok sayıda insan var. Devam eden evliliklerin de aile bireylerine ne ölçüde sağlıklı ve huzurlu bir ortam sağladığı sorgulamaya açık. Hiç evlenmeyen, aile hayatında ciddi geçimsizlik yaşayan veya boşanmış olan insanların iffet ve istikametlerini koruyabilmeleri hiç de kolay değil. Nitekim yaşanan ahlâkî erozyon çoklarının malumu. Bâtılı tasvir edip safi zihinleri idlâl etmeye gerek yok, fakat dışa yansıyan tarafıyla dahi meseleye bakacak olursanız toplumun nasıl tefessüh ettiğini, ne tür melanetlerin işlendiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Maalesef mevcut tablo İslâm dünyasında da hiç iç açıcı değil. Batıya karşı müthiş bir özenti var. Temel dinamiklerimizi kaybetmişiz gibi bir durum söz konusu. Farkına varmadan zımni bir asimilasyon yaşıyoruz. Başkalarının bilim ve teknolojilerini değil; hayat tarzlarını, üsluplarını, ahlâklarını taklit ediyoruz. Batı da kendi hayat tarzını dolaylı yollarla sürekli başkalarına dayatıyor. Bu yüzden, sahip olduğumuz değerler ve yuva ciddi tehdit altında. Böyle bir dönemde sağlıklı evliliklerin yapılması, huzurlu yuvaların kurulması üzerinde ne kadar durulsa ve bu konuda ne kadar tahşidat yapılsa yine de az kalır.

Esasında bizde yuva çok oturmuştu. Onun oldukça sağlam ve güçlü temelleri vardı. Hatta bunca örselendikten, bunca hırpalanmaya maruz kaldıktan ve temel dayanaklarımız elimizden alındıktan sonra dahi hâlâ yuvalarımızdaki sıcaklık ve samimiyeti gören bazı Batılılar hayretlerini, hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Keşke bir de onun yıkılmadan evvelki halini görselerdi! Bu perişan hâlimiz karşısında insan, “Yıkanların kolları, kanatları kırılsın!” demekten kendini alamıyor. Maalesef kendi elimizle kendi yuvalarımızı yıktık. Aileler, malûl bir vaziyette, düşe kalka yoluna devam ediyor. Evlerimiz, rengi atmış, matlaşmış ve kendine ait hususiyetlerini kaybetmiş durumda.

Yuvanın Önemi

Toplumun molekülü konumundaki yuva yıkılınca daha başka hayatî müesseselerin ayakta kalması çok zor hale gelir. Yuvada bozulma yaşayan bir toplum kolay kolay salaha kavuşamaz. Yuvanın bir mektep gibi vazife görmediği bir toplum, derlenip toparlanamaz ve istikametini yakalayamaz. Yuvada yitirilen değerleri başka bir yerde bulamazsınız. Yuvanın terbiye edemediği insanları kanun ve kurallarla yola getiremezsiniz. Kısaca toplumun istikbali bir ölçüde yuvanın sağlamlığına bağlıdır.

Bu sebeple, ne yapıp edip yuvaya tekrar asıl fonksiyonunu kazandırmaya, onu bir Cennet köşesi hâline getirmeye ve yeniden aile fertleri açısından sıcak, samimi, okşayıcı ve rahatlatıcı hüviyetine büründürmeye çalışmak lazım. Bu hususiyetleri haiz ailelerde de eşler birbirlerine karşı öfkelenebilir, kızabilir, bir takım sıkıntılar yaşayabilirler. Fakat aynı kaderi paylaştıkları, beraber yol yürüdükleri hayat arkadaşlarını kırmama adına hiddet ve şiddetlerini kontrol ederler. Eşlerinin yuvanın bir rüknü ve bir sütunu olduğunu, onu yıktıklarında yuvanın da başlarına yıkılacağını bilirler. Geçmiş asırlarda yaşamış insanlar derin malumat sahibi olmasalar, pedagojik eğitimden geçmeseler de ruhlarına sinmiş ahlâklarıyla, sağlam düşünce yapılarıyla yuvalarını korumasını bilirlerdi. Bu ruh ve mananın bir kere daha diriltilmesine ihtiyaç var.

Hususiyle çok geniş çaplı bir dejenerasyonun yaşandığı günümüz dünyasında ailenin önemi bir kat daha arttı. Maalesef bir kısım televizyon kanalları, internet siteleri, sosyal medya platformları ve daha başka yazılı ve görsel medya araçları, yerine göre şeytanın ağzı, gözü ve kulağı gibi iş yapabiliyor. Şeytanın eli gibi evlerimizin içine kadar girip çocuklarımızın temiz duygularıyla oynayabiliyor. Dünyanın bütün kötü insanları bir araya gelse, bunların toplumu dejenere etmeye yönelik meydana getirdiği tahribat ölçüsünde genç nesillere zarar veremezdi. Dolayısıyla şayet biz Cennet köşesini andıran huzurlu yuvalar kurmayı başaramaz ve çocukların güçlü bir terbiye alacağı ortamlar oluşturamazsak, yetişecek nesillerin heba olup gitmesi kaçınılmazdır. Yuvalar, şeytanın yoldan çıkarıcılığına, zamanın insafsızlığına terk edilmemelidir.

Bu ifadelerimizden yola çıkarak medyanın, teknolojinin karşısında olduğumuz zannedilmemelidir. Zira iyi niyetli ve ahlâklı insanların elinde o, Cennet’ten gelmiş güvercinler gibi vazife görecek ve güzelliklerin başkalarına duyurulmasına vesilelik edecektir. Küreselleşen dünyanın insanlığın önüne serdiği imkânlar iyi yolda kullanılabildiği takdirde, faydalı bulunan mesajlar bu güvercinlerin ayaklarına bağlanarak dünyanın dört bir tarafına ulaştırılabilir. Birilerinin elinde şeytanın eline dönüşen ve tahripkâr bir unsur haline gelen bir şey, başkalarının eline geçtiğinde melek soluğuna dönüşür de ulaştığı insanlara hayat üfler. Önemli olan onun hangi niyet ve maksatla, hangi yolda ve nasıl kullanıldığıdır. Evet, teknolojik imkânlar, beşerin hayır ve salahını arzulayan insanların eline geçtiği takdirde, insanlığı yeniden ihya ve inşa etme adına çok önemli bir unsur hâline gelecektir.

***

Not: Bu yazı, 3 Ağustos 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

GENÇLERLE, YARINLAR ADINA…

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, çoğunluğu lise ve üniversite öğrencilerinden oluşan gençlerin daveti üzerine onların “online” toplantılarına bir görüntülü mesajla katıldı. Bu mesajda şunları söyledi:

Evet, arkadaşlarımızla bazen böyle bir araya gelerek, genel insanî değerlerimizi gözden geçiriyor, bir kere daha durumumuzu kontrol ediyor, bir kere daha iç muhasebeye dalıyor, kendimizi sorguluyor ve bunlarla istikameti korumaya çalışıyoruz/çalışıyorduk. Ama bu belâ ve musibet (salgın) gelip ortalığı işgal ettikten sonra arkadaşlarımız ağır şartlar altında o aynı hizmeti, “online” devam ettirmeye çalışıyorlar.

   Bir fikrimiz veya sözümüz varsa arkadaşlarımızın değerlendirmelerine emanet ederek onların her hayırlı faaliyetine katkıda bulunmamız lazım; kim bilir, belki biz de onların aralarında olduğumuz için kurtuluruz!..

Mutlaka o türlü şeylerin içinde bulunmak bizim de vazifemiz olmalı. “Liyakatimizden, o mevzuda denecek şeyleri ancak biz diyebiliriz!” mülahazası gibi şeytanî duygulardan uzak olarak, “Onca güzel insanların iştirak ettiği şeyde bizim de bir kaşık katkımız olsun!” mülahazası ile biz de aynı atmosferde, duygu ve düşünce itibariyle, “online” o hususlara iştirak etmeye çalışıyoruz, Allah’ın izni-inayetiyle. Zannediyorum “Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım!” Kardeşlerim de aynı şeyleri düşünürler, iddiadan uzaktırlar, gözleri çok büyük şeylerde değildir. Belki çok defa kendileriyle yüzleşirken, “Allah Allah! Cenâb-ı Hak, termitlere/karıncalara meğer ne büyük işler yaptırtıyormuş!” falan derler. Nimeti O’ndan (celle celâluhu) görür, o nimetin büyüklüğü O’na çok yakıştığından dolayı O’na verir ve bir kere daha اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا  “Hamdolsun o Allah’a ki, bizi böyle bir şeye hidayet buyurdu!” (A’râf, 7/43) derler. Bizi evvela insan yaptı, sonra insan-ı mü’min yaptı, sonra da “İnsanlığın Sultanı”na ümmet yaptı. Biraz evvel okuduğum, hisseme düşen virdde de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) belki birkaç yüz tane, birkaç yüz tane evsâf-ı âliyesi ile zikredilmişti, o Nebî-i Ümmî, o Şefî’, o Münzîr, o Beşîr… gibi. O’na ümmet yaptı. Aynı zamanda elimizden tutacağı vaadinde bulundu. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ olsun! O (celle celâluhu) bunları bize lütfetmeseydi, biz, bunların onda birisine bile sâhip olamazdık!.. Böyle diyoruz.

Bu açıdan da bütün arkadaşlarımızın oluşturdukları aktivitelere elden geldiğince omuz vermek, iştirak etmek ve aynı zamanda o işi paylaşmak onlarla beraber… Ve bir de büyük bir şey: Ekseriyetin hâlis duası ile ferec-i umumîyi Allah (celle celaluhu) lütfeder. “… cezbeder.” diyor; “Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder.” diyor Hazreti Pîr-i mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-i himmet.

Bu mülahaza ile biz de kardeşlerimizin bu hayır işlerine iştirak ediyoruz. Nerede olursa olsun!.. Herhalde bir gün gökteki yıldızlardan birisinde ârâm eylesek, orada otursak, yeryüzünde yine olan bu türlü şeylere şöyle-böyle, hangi yolla olacaksa, katkıda bulunur, onlarla beraber bulunmayı sağlamaya çalışırız, inşâallahu teâlâ. Bu geceki faslın arkasında da esasen bu türlü mülahazalar vardı.

Esasen, şimdilerde bunca arkadaşımız, bunca şeyler yapıyorken, size ne hâcet?!. Elhamdülillah, her şey yürüyor; tren yürüyor, vasıtalar hareket ediyor, insanlar koşturuyor, elhamdülillah!.. Duygularını, düşüncelerini analiz ettiğiniz zaman, bakıyorsunuz ki, herkes senin ötende, çok ciddî düşüncelere sahip. Bu açıdan da biraz hani müstağni kalmak da -belki- icap eder; “Nasıl olsa onlar yapıyorlar, bana ne hâcet?!.” Ama böyle güzel işler için koşturup duran insanların içinde bulunmak… Fakir, kendim için çok defa öyle düşünüyorum: Hakk kapısına veya Efendimiz’in dergâh-ı nübüvvetine yaklaşırken, “Yaramaz, sen de gel!.. Bunların içinde geldin madem, senin de kulağından tutup içeriye atalım!” deniyor. Bu mülahaza…

Bu açıdan da bu fasılların kendimizin dışında olmasına göz yummak doğru değil, mutlaka içinde bulunmaya çalışmak lazım. Varsa katkıda bulunacak bir şeyimiz, bir düşüncemiz, bir fikrimiz, bir projemiz, bir stratejimiz, onu da onlara emanet ederiz ve arkadaşlarımız değerlendirirler, izn-i İlahi ile, inayet-i İlahiye ile.

   Sadece bugüne bağlı yaşamak, dar bir âleme mahkûm olmak demektir; biz, “yarın”ları olan insanlarız, “öbür günler”i de mülahazaya alıp yaşamalıyız.

Bir kere, bugüne kadar olan faaliyetlerdeki o inşirâh ruhunu canlandırmak için, bence, elimizden ne geliyorsa, onu yapmak lazım. Yani üç yüz tane, beş yüz tane, bin tane, iki bin tane insan ile şimdiye kadar görüştük burada. Çok ciddî bir inşirah ruhu ile ayrıldı gittiler; esasen, onları bir hatırlatmak lazım onlara; dün öyle idi, bugün böyle. وَتِلْكَ الأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “İşte o günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz.” (Âl-i Imrân, 3/140) Bugünler, kutlu günler, mübarek günler, pür-envâr günler; kapı kapı dolaşıyor. Dün başka bir kapının önünde, başka bir eşiğin dibinde; bugün başka bir eşiğin dibinde…

“Bugün”ün bir “yarın”ı vardır; sadece bugüne bağlı yaşamak doğru değildir. Kendimizi dar bir âleme mahkûm etmiş oluruz. Biz, “yarın”ları, “öbür günler”i olan insanlarız, Allah’ın izni-inayeti ile. Şimdiye kadar da dünya hep böyle yarınını, öbür gününü, daha öbür gününü geçirip, günler ile cereyan edip durmuştur; hiçbir güne bağlı kalmamıştır.

Sadece dünyaya tapan insanlara gelince, onların, “bugün”ü vardır; “yarın”ları yoktur onların, “öbür gün”leri de yoktur. Bugünü elden kaçırmamak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Hatta çok değişik şirretliklere bile girebilirler. Fakat biz, yarını olan insanlarız. Ee yarını olan insan, yarın adına çok şeye katlanıyor. Bir anne, karnında taşıdığı çocukla yarınlar adına nelere katlanıyor nelere?!. Bugün ızdırap çekiyor, inliyor duruyor; onu korumak için elden gelen her şeyi yapıyor. Ama bir gün, o gün gelecek; işte o “yarın”lar geldiği zaman da bir evladı bağrına basacak, öbür gün bir delikanlıyı bağrına basacak, daha öbür gün hakikaten mefkûremize hizmet eden bir babayiğidi, bir mefkûre insanını bağrına basacak. Bunları düşünerek esasen, o zorluklara da katlanıyor; katlanıyor.

Dolayısıyla öyle bir katlanma faslını şu anda da yaşıyoruz: Bir, Cenâb-ı Hakk’ın cezalandırmasıyla, bir bela musallat oldu bütün dünyaya. Biz de bu dünyanın insanıyız, dolayısıyla o belaya katlanıyoruz. Bir diğer mesele de bir kısım zalimler tarafından gadre uğradık; değişik efgâna maruz kaldık. Fakat Allah’ın izni-inayeti ile bunların hepsi savulup gidecek.

   Gençlere onları gerçekten dinlemek istediğimizi ve yanlarında olduğumuzu hissettirmeli, duygu ve düşünce paylaşımına daha çok önem vermeliyiz.

Belki bu mevzuda onlara böyle imkanlar sağlamak, “online” ile olsun “Her meselede bize içinizi açın!” demek ve onlara da kendilerini ifade etme hakkı tanımak lazım. “Bize içinizi açın, ne türlü sıkıntılarınız var, ne bekliyorsunuz? Biz, her hususta, gece-gündüz hazırız; bu telefonlarınız ile -şimdi görüntülü telefonlar da var, telefonlarınız ile- bize ulaşın. Mutlaka cevabını alacaksınız!” demek suretiyle, esasen bir kısım vaatlerde bulunmak, Allah’ın izni-inayeti ile. İmkanı varsa, fırsat elverdikçe bu türlü “online” ile görüşmeleri tekrar etmek lazım, daha sık tekrar etmek lazım bunlarla.

Evet, bir kere böyle bir sarsıntı olunca, belki daha öncedeki o kıvamı da korumama gibi bir durum söz konusu olabilir. Esasen, dünyanın her yerinde zannediyorum, aynı şey yaşanıyor. Gençler aynı duruma maruzlar. Burada bir de bizim kendi açımızdan… Biz Amerikalı değiliz, buraya geldik; yabancı bir ülke, kültür farklılığı var. Sonra mahrum edildiğimiz şeylerin daüssılası, içimize -bir yönüyle- kan damlar gibi damlıyor. Bütün bunlar da onlarda bir eziklik meydana getirebilir, psikolojik bir yenilgi meydana getirebilir. Dolayısıyla her zaman kendilerine açık bir kapı olduğumuzu ifade etmekte yarar var.

Evet, bugünün yarını var; yarın Hakk’ın divanı var. Neler ile Cenâb-ı Hakk lütuflandıracak, onu şimdiden kestirmek mümkün değil. Hepimiz az-çok üzülüyoruz, müteessir oluyoruz bundan; hem o vebadan, taundan; hem de aynı zamanda ehl-i dünyanın bize karşı vefasızlığından hepimiz bir şeyler çekiyoruz, uykularımız kaçıyor bazen.

Fakat Üstadımızın buyurduğu gibi, “Cennet ucuz değil; Cehennem de lüzumsuz değil!” Çok büyük şeye tâlip olmuşuz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ، وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cehennem şehevî şeyler ile, bohemce şeyler ile kuşatılmış; yolu-güzergahı, o! Cennet’e gelince, o da bir kısım mekrûhât, insanın hoş karşılamadığı şeyler ile kuşatılmıştır.” Bu açıdan da baştan kabullenmeliyiz ki, seçtiğimiz bu yolun bir kısım meşakkatleri/sıkıntıları da var; çünkü bizim temelli, uzun boylu, ebedlere kadar rahat edeceğimiz âlem, öbür âlem. Dolayısıyla burada bir şeye katlanacağız.

   Dünyevî çıkar ve menfaate bağlı hareket edenlerin kalıcı bir muvaffakiyet sergilemeleri çok zor, hatta imkansızdır.

Ama bakıyorsunuz, Cenâb-ı Hak, bazen dünyada da ömrümüz vefa ettiği sürece çok değişik dalga boyunda lütuflarda/ihsanlarda bulunuyor. Evet, cedlerimiz, ne saltanatlar sürmüş. “Saltanat” derken de günümüzdeki derbederlerin, perişanların, münafık kalplilerin saltanat zannettikleri şey değil. Esasen cedlerimiz mefkûrelerinin bayraklaştığı, şehbal açtığı, din-i Mübin-i İslam’ın dört bir yanda bir bayrak gibi dalgalandığı günler ile ferîh-fahûr yaşamışlar, inşirah içinde bulunmuşlar. Bazen Cenâb-ı Hak, onu da yapar.

Bazen de bazı enbiya, bir ümmete sahip olmadan, vazifelerini yapmış ve mesajlarını bırakmışlar; arkadan gelenler onları sahiplenmiş ama kendileri hiçbir şey görmeden çekip gitmişlerdir. Hatta bazı eh-i hal, ehl-i istikamet, ehl-i ihlas kimseler, Fatih gibi hizmet ederler, Yavuz gibi hizmet ederler ve derler ki: “Yâ Rabbi! Bütün bunların sonucunda neticeyi, o bayramı, o umumi bayramı bana göstermeden bir gün evvel canımı al; ben kendime bir pay çıkarmamayım ondan!” Bir de böyle bir yanı var bu meselenin. Bu açıdan, ille de “Böyle bir şey yaptık, hemen karşılığını göreceğiz/bulacağız!” filan; onlara da takılmamak lazım.

Evet, belli çıkar ve menfaatlere, dünyevî huzura, debdebeye, şaşaaya, ihtişama gönül bağlayarak yapılan işlerde kalıcı bir başarı elde etmek mümkün değildir. O insanlar, samimi değillerdir aynı zamanda. “Bir şey yapayım ve hemen karşılığını elde edeyim!” Bir kısım siyasîler gibi… O, düpedüz münafıklıktır. Bizim yolumuz, Peygamberimizin yolu, Hazreti Ebu Bekir’in yolun, Hazreti Ömer’in yolu, Hazreti Osman’ın yolu, Hazreti Ali’nin yolu… Hiçbir zaman onlar, hayatları boyunca mutlak bir huzur içinde olmadılar. Sonra, dünyadan göçüp gittikleri yerde de, bir kulübe bile arkada bırakmadılar. Bir kulübe bile arkada bırakmadılar…

   Yolumuz, Peygamberler yolu ve Ashab-ı Kirâm güzergâhıdır.

Hazreti Ebu Bekir, kendisine takdir edilen maaşı, halkın orta sınıfının kullanması ölçüsünde kullandıktan sonra, fazlasını bir testinin içine atıyordu; “tık” diye atıyordu, “tık” diye atıyordu, “tık” diye atıyordu. Halkın en düşük seviyede yaşayanı gibi yaşıyordu. Ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman da yanındaki insanlara “Bunu, benden sonraki halife Hazreti Ömer’e götürün!” dedi. Götürdüler, o da döktüğünde, çıktı ortaya paralar. Aynı zamanda herhalde pusula da vardı testinin içinde; niye öyle yapmış: “Ben halkımın en düşük seviyede yaşayanı gibi yaşama mecburiyetindeydim!..” Ağlayarak “Kendinden sonra başkalarının samimi bir mü’min gibi yaşamasına âdetâ fırsat vermedin!” mi, ne dediyse, o duyguyu nasıl ifade ettiyse, öyle ifade etti Hazreti Ömer. Tam, aynıyla aklımda değil ifade şekli onun; hıçkıra hıçkıra ağladı Hazreti Ömer.

Şimdi onlar, kendi hallerinde böyle. Hazreti Osman efendimiz, giderken hiçbir şey bırakmadı. Oysaki bir yerde beş yüz deveyi bir seferde hediye etmişti, bağışlamıştı. Bu, aileden gelen bir zenginlikti; imkânları vardı, ticaret biliyordu, onu da yapmıştı. Ama ruhunun ufkuna yürürken, yine sadece kendi olarak yürüdü.

Bizim yolumuz, bu; Peygamber yolu, peygamberler yolu, Râşid Halifeler yolu ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) salıklıyor onu: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Benim sünnetim, yolum, yöntemimdir size lazım olan. Benden sonra da Râşid Halifelerin. Ona azı dişleriniz ile tutunun.” Bu, bir idyumdur; meseleye sımsıkı tutunmayı ifade etme adına bir idyumdur: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişleriniz ile sımsıkı sarılın!” buyuruyor. Bir insanın, ağzına aldığı bir şeyi azı dişleriyle, ön dişleriyle değil de azı dişleriyle kavîce tuttuğu gibi… İdyum yani; manasına bakılmaz bu türlü şeylerin, esasen o misalin ifade ettiği şeye bakılır.

Öyle buyurdu, onları salıkladı; onların arkasında yürümeyi tavsiye buyurdu. Ve onlar, başarılı da oldular. Düşünün, Hazreti Ömer Efendimiz, on küsur sene. Hazreti Ebu Bekir efendimiz de -yaklaşık- üç sene… Dünyanın iki süper gücü, onlar karşısında dize geldi. O da böyle, kaba kuvvetle, başlarında bombalar patlatmakla, insanların yarısını kırıp geçirmekle değil. O güzel İslam’ın güzellikleriyle, İslam’ın güzelliklerini teşhir etmeleriyle esas gönüllere girdiler. Hicret-i seniyyenin ellinci senesinde, Çin Seddi’ne ulaşıldı. Düşünün! Atın, katırın sırtında!.. Bakın, bir adım gidememişiz. Nüfus kendi içinden çoğalıyor; milletin yarısı, yarısından çoğu açlığından ölüyor. Birileri de zırhlı araçlar ile şaşaa, debdebe, ihtişam içinde hayat sürüyor ve adı “Müslümanlık”; buna da “Müslümanlık!” diyorlar. Yerin dibine batsın öylesi. O, “münafıklık”, açıktan açığa münafıklık!..

Şimdi imkân varsa esasen güzel örnekleriyle… Zannediyorum vaaz u nasihatte de en tesirli olan şey, inandırıcı bu güzel örneklerin misallendirilmesiyle olur. Ee siz de arkadaşlarımız da bugün içinizden o örnekleri bulabilirsiniz. Tâ Râşid Halifeler dönemine gitmeye lüzum yok. Estağfirullah, her zaman onlar bizim için müracaat kaynağıdır, her zaman gideriz oraya. Fakat günümüzde, on beş yirmi sene evvel, otuz sene evvel dünyanın değişik yerlerine açılma imkânı doğunca, ortam müsait hale gelince, eline çantasını alan oraya gitti, oraya gitti, oraya gitti. Neredeyse dünyada ulaşılmadık yer kalmadı. Demek, kendileri için yaşamıyorlardı. Kendi şahsî çıkarları, menfaatleri adına bir şey yapan insanların insanlığa kalıcı bir şey bırakmaları mümkün değildir. Ve bunlar samimi de değildirler, kat’iyyen ve kâtıbeten…

    Bir kere daha hatırlatmalıyım ki, entegrasyon konusunda azami gayret göstermeli, bu arada bizim anladığımız manada asimilasyona da düşmemeli, aradaki dengeye çok dikkat etmeliyiz.

Şimdi bir taraftan da belki oradaki dengeyi tam koruyamamış olabiliriz. Ben, onu da demek istemiyorum, inşallah korunur. Bulunduğumuz bir ülkede esasen entegrasyon, çok önemlidir. O ülkenin bir ferdi, birer ferdi gibi yaşamak…

Duygularımız, düşüncelerimiz itibariyle bizden zerre kadar şüphe etmemeleri lazım. Dünyevî beklentiler adına çırpınıp durduğumuz vehmine sebep olacak en küçük bir îmâda bile bulunmamak lazım. Dünyevî menfaat ve çıkar adına, böyle bir köy değil de bir köydeki bir kulübe bile beklentimiz yok. Bulunduğumuz ülkede, genel kanaatimiz, o toplumun, o ülkenin insanı, idarecileri hakkında mesele böyle olmalı. Çok ciddî büyük imkânlar ile büyük şeyler çeviriyoruz hissi uyarılmamalı, esasen. Tamamen o ülkenin birer ferdi gibi, bütün hissiyatımız, kalbî hayatımız o ülkenin yüksek kalması, o ülkenin hâkim bir unsur olarak bulunması yönünde olmalı; âdetâ o işe âmâde/teşne bulunmalıyız.

Bir diğer taraftan, bunu yaparken, o entegrasyon içinde, belki farkına varmadan, duygu-düşünce aşınmalarına da sebebiyet veriliyor. “Asimilasyon” diyebilirsiniz. İşte bunun için de sizin ara sıra yaptığınız ama dün bir araya gelerek, bugün de “online” şeklinde yaptığınız şeyler ile kendi kimliğimizi koruma… “Kendi kimliğimizi; din, iman, Allah ile irtibat…” açısından koruma…

Boşluğa meydan vermemek lazım; boşlukta insanların boşluğa yuvarlanmalarına sebebiyet vermemek lazım. Ayakta dimdik durmaları lazım ama dünyevilik adına değil, dünyada gerçek insanî değerleri ikame etme adına, temiz ses ve soluk olma adına, bir musiki gibi dinleyen insanların inşiraha kavuşması adına…

   Keşke bütün mülahazamız şu olsa ve her yerde bu hissimizin rayihası duyulsa: “Bütün insanlık gülsün, biz ağlasak da olur!”

Derdimiz bu olması lazım. “Bütün insanlık gülsün, biz ağlasak da olur; bütün insanlık gülsün, biz ağlasak da olur!..” mülahazası… Bunu yerleştirme, her tarafta bunu duyurmaya çalışma, Allah’ın izni-inayeti ile.

Belki o problemin arkasında, işte bu entegrasyon ile asimilasyon çelişkisi de var; belki onlarda o ruh hâletini biraz hâsıl ediyor. Burayı kendi ülkeleri gibi görmüyorlar; o ayrı bir yanlış. Aileler esasen, o mevzuda dünü bugünü, dünkü ülkeyi bugünkü ülkeyi filan değerlendirecek psikolojik bir seviyeye, ilmî bir seviyeye sahip değiller ki bu normal. Belki yazacağımız, çizeceğimiz şeylerle, mecmualarla, kitaplarla ve onlar için de seminerler vermek suretiyle, onlar içinde “online” programlar tertip etmek suretiyle, onların seviyelerine de bir katkıda bulunmak lazım. Biraz da onların o çocukları idare etmeleri lazım; katlanmaları lazım. Bir taraftan çocukların seviyelerini kendi değerlerimize bağlılık içinde ve bulundukları ülkeyle de uyum içinde yükseltmeyi sağlamaya matuf olmalı. Bir diğer taraftan aileleri de bu pozisyona getirmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.

İşin doğrusu aileler de boş; onların da çocuklardan farkı yok. Ama geleneksel olarak taklidî bir şey var, bir kültür farklılığı var, ülke farklılığı var. İşte o farklılığı bir problem mevzuu haline getirerek evlatlarına karşı kullanıyorlarsa bence kaybederler onları. Bize düşen, bir taraftan da aileleri o mevzuda yetişme, zannediyorum. Sadece çocuklar ile uğraşma değil, okumuş da olsalar, onlar ile uğraşma değil. Bir diğer taraftan da öbürlerinin elinden tutarak, aralarında vifâk ve ittifakı sağlamak lazım. İnşaallah.

Ama ne ölçüde başarılı oluruz, tabii çok kolay değil bu. Belki bir gün tamamen burada kendi değerlerimizi temsil edebilecek sistemler oluşturursak; mesela televizyonlarımız olursa, radyolarımız olursa, hakikaten bu canlı görüntüler ile olan şeyler herkesin imdadına, ihtiyaç duydukları zaman yetişecek şekilde olursa; bu imkânlara sahip olursak, Allah’ın izni-inayeti ile öyle bir boşluk da doldurulmuş olur.

Fakat şu anda yeni, işin başındayız. Hemen arzu ettiğimiz her şeyi elde edemiyoruz. Ama edemeyeceğiz demek değildir bu, Allah’ın izni-inayeti ile. Türkiye’de de böyle idi bir gün. Beş on tane insanı bile yakın takibe alıyorlardı, baskı altında tutuyorlardı, sesini kesmeye çalışıyorlardı. Bunların hepsini yaşadık. Ama gün geldi, hakikaten şehbal açtı, dünyanın her yerinde bayrak gibi dalgalanmaya başladı, sesimiz-soluğumuz duyuldu, dünya bir musiki gibi iliklerine kadar zevk duyarak dinledi o sesi, o soluğu. Bir gün burada da olur inşâallahu teâlâ..

   “Vazifeye devam!”

Bir de burada bazı avantajlar da var. Mesela, çok tatiller oluyor. Bu tatillerin hiçbirini fevt etmeden değerlendirebiliriz, insanları bir araya getirebiliriz, buluşturabiliriz; onları, öbürlerini buluşturabiliriz. Böylece o farklılıklar ortadan kalkar, biz hiç farkına varmadan ortadan kalkar.

O evlerde, ilk dershanelerde zannediyorum bu hizmetler yapılıyordu. Akşam bir şey anlattım: İşte Müslüman ailelerin çocukları bir yerde, bir dönemde Komünizmin tesirinde kaldılar. Benim de bildiğim bir ailenin çocuğu, tanıyordum da onu. Fakat tamamen kapılmış ona. Sonra herhalde bir-iki yerde böyle evlerdeki derslere katılmış. O derslerden birisine, İzmir-Hatay civarında bir eve -o bile aklımda- getirmişlerdi. O da geldi orada oturdu. İşte o türlü kimselerin, o cami kürsülerinde de Fakir’e sordukları sorular türünden, böyle Marksist, Leninist veya Darvinci filan sorular. Orada ne konuşulduysa unutmuşum, geçmiş zaman. Ondan sonra “Namaz kılalım!” dedik biz kendi kendimize. Hemen kalkarken dedi ki, “Hocam! Müsaade buyurursanız, ben bir banyo yapıp geleyim!” Hani demek ki artık o mesele bile kulak ardı edilmiş; o türlü şeyler…

Zannediyorum, hani orada da öyleydi bu mesele, çok zedelenen insanlar vardı, çok yaralanan insanlar vardı. Ama biz, yakalarını bırakmazsak onların, Allah’ın izni-inayeti ile, evlerimize, yurtlarımıza, pansiyonlarımıza davet edersek, bu bela ve musibet savulduğunda belki daha topluca, birbirlerine moral olabilecek şekilde onları bir araya getirirsek… Buradaki o tablo benim çok dikkatimi çekmişti; çok içten, iştiyakla o bacılar, o hanımefendiler meseleye kulak kesilmişlerdi. Zannediyorum o durumu yeniden elde edebiliriz, Allah’ın izni inayeti ile. Fakat arkasını bırakmayalım, inşâallahu teâlâ..

Başınızı ağrıttığımdan dolayı beni bağışlayın! Allah, inayetini üzerlerimizden eksik etmesin!.. Şimdi “online” devam, yarın yine belki bir araya gelmeye devam; olacak Allah’ın izni-inayeti ile.

Size daha evvel de arz etmiştim: Meczup bir arkadaşım vardı, yakınım vardı. Evet, bahsetmiştim, bir kere daha bahsetmem sıkar mı sizi? Edirne’de, o daracık mekânıma gelirlerdi bazen, nadir de olsa otururlardı. Onlar, bir şey görüyorlar, ufukları açık, gözleri açık, değişik şeyleri görüyorlar gibi davranıyorlardı. Ehl-i dünya, pozitivistler “halüsinasyon!” falan diyebilirler ama ben öyle değil, “Olabilir, hakikaten de bir şey görüyor olabilirler.” diyebilirim. Yine geldi böyle bir gün. Tam böyle, neredeyse diz dize, zaten mekân öyle, diz dize oturdu. Birden bire bir konsantrasyona geçti hemen. Onlar öyle o hâle girince, onların o hissiyatına saygının gereği, kendim de hemen bir temkinli tavır alıyordum. Öyle diz çökünce hemen, böyle gözlerini bir yere tevcih edince, ben de toparlanıyordum, “Herhalde fevkalade bir şey var!” diye, onların o hissiyatına saygının ifadesi olarak. “Ne oldu?” dedim. Biraz sonra dedi “Geldiler!” O da parça parça konuşuyor, bende iştiyak uyarıyor, “Geldiler!” dedi. “Kim geldi?” dedim. Dedi: “Bir, Kutb-u zaman; bir, Süleyman Efendi…” Bir de artık benim hatırıma mı, “Bir de Bediüzzaman!” dedi. Ben bu defa saygıyı biraz daha ileri götürdüm, daha temkinli durmaya başladım, biraz bekledim; hani birden bire diyeceklerini dememiş olabilirler. “Ne diyorlar?” dedim. Dedi: “Vazifeye devam!” Bakın!.. Üç tane kocaman insan, “Vazifeye devam!” demek için, kalkmış gelmişler. Evet, vazifeye devam!..

“Sakın incitme bir canı, yıkarsın arş-ı Rahman’ı!” Bu da Alvar İmamı’nın!..

Allah, sa’yinizi meşkûr etsin. Ben baş ağrıttım, izaç ettim; kusura bakmayın!..

501. Nağme: Yeryüzü Cennetinin Bahtiyar Fertleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Yuvalar da yıkılmaya yüz tuttu!..

*Allah, bize istikamet-i tâmme ihsan eylesin. Bir anlamda o istikameti elde etme, elde ettikten sonra da onu koruma ortamını yitirdik. O blokaj ayağımızın altından kaydı ya da kırıldı veya şiddetli kırılma ihtimali taşıyor. Biz de onun karşısında endişeleniyoruz; bütün bütün kırılmasın, dağılmasın, çözülmesin, ayağımızın altından kayıp gitmesin. Fakat esas bizi biz yapan hususları çoktan kaybettik.

*Bu cümleden olarak, çok mükemmel bir yuvamız vardı bizim; anne-baba, anne-baba olmanın yanı başında aynı zamanda birer mürebbi-mürebbiye idiler.

*Heyhat, bir yönüyle o yuva, yıkıldı; o sokak, tarumar oldu. O medrese, ruhunu kaybetti; kalbî ve ruhî hayattan uzaklaştı, kitapların satırları arasında kendini teselli edecek şeyler aramaya durdu.

*İsterseniz yuvaya bir molekül nazarıyla bakabilirsiniz; aileleri, cemiyet heyet-i umumiyesini teşkil eden moleküller olarak görebilirsiniz. Ya da mikro âleme inerek, yuvaya atom nazarıyla bakabilirsiniz; anne-babayı onun nötron ve protonu olarak, o cazibeye kapılıp onların etrafında pervane gibi dönen elektronları da kız erkek evlat gibi görebilirsiniz.

*Bu bir iddia olmasın fakat epey zamandır, 20-30 senedir, “ricâl” (hadis-i şerifleri nakleden ve râvî diye anılan zatlar hakkında, hadis rivayetine ehil olup olmadıklarını belirlemeye yönelik gerekli her türlü bilgiyi derleme, koruma ve değerlendirme ilmi) ile meşgul oluyoruz. Görebildiğim kadarıyla, iki veya üç tane insan eşinden ya ayrılmıştır ya da ayrılmamıştır. Dövme, öldürme, eşini sokağın ortasında vurma, kadınları şikâyet eder hale getirme, Batı’da cereyan ettiği üzere reaksiyon olarak bir Feminizm mülahazasının doğmasına sebebiyet verme… Bunlar o günün insanının kâbusları içinde bile görülmeyen şeylerdi.

Aile, toplumun yapı taşıdır; sağlam toplum ancak sağlam yuva ile mümkün olur.

*Selef-i salihînin teşkil ettiği yuvada fertlerin birbirlerine sağlam irtibatları vardı. O sağlam irtibat ve yuvadaki rasanet topluma aksediyordu.

*Eşine olan sevgi ve hürmetinin yanında onun şehadeti karşısında metanet gösteren, “Rasûlullah’a benden selam söyle!..” deyip şehadet şerbetini önce kendisinin içememiş oluşuna kederlenen ve eşinin okunu kılıcını alıp onun kaldığı yerden vazifeye devam eden Hazreti Havle… Babasını, eşini, çocuklarını ölesiye sevmekle beraber onları mukaddesat uğrunda mücahedeye göndermekten de geri durmayan, sonra elinden geldiğince müminlere yardımcı olmak gayesiyle kendisi de harb meydanına koşan, bir aralık yaralı oğlunun kolunu sarıp onun sırtına vurarak “Git oğlum, yerine dön; Rasûlullah’ın önünde savaş, ona zarar gelmesin!” diyen Hazreti Nesibe… Uhud’da “Rasûllullah (aleyhissalâtü vesselam) vefat etti!” sözünü duyunca kılıcını çekip ileriye atlayan ve “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz?” diyen Sa’d bin Rebî’ gibi insanlardan oluşan bir yuva ve toplum mutlaka aynı ruh enginliğinin boyasını alacaktı/almıştı.

*Şimdi bu insanların molekül teşkil ettiği o küçük yapıyı ve sonra da bu moleküllerden meydana gelen heyet-i umumiyeyi düşünün. Düşüncelerini ne üzerinde yoğunlaştırmışlar? Onlar, bütün duygu ve düşüncelerini Allah ve Rasûlü’nde teksif etmişler. Onların yetiştirdiği nesiller de sâlih daireler, doğurgan döngüler türünden hep hayırlı olmuş. Hayırdan hayır doğmuş, hayırdan hayır doğmuş ve hayırlı nesiller, dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açmasını temin etmişler.

*İzdivaç meselesinde baştan basiretli davranmalı. Zıtlaşma kaçınılmaz olan kimselerle yuva kurma doğru olmasa gerek. Şayet ezkaza böyle bir şey olmuşsa, rehabilitelerle o yuvadaki herkesin aynı duyguya ve aynı dünya görüşüne ulaşmaları sağlanmalı. Umumî iş ve hizmetlerin yanında aile fertlerinin aynı hayat felsefesini paylaşmaları adına ortaya konacak gayretlerle sabah akşam taçlandırılmalı.

“Allah’a isyan” söz konusu ise, anne baba da olsa kula itaat edilmez.

*Mü’min çok dengeli olmalı. O her zaman neye karşı, ne kadar alaka duyması gerektiğinin muhasebesini yapmalı. Tabii ki, Allah’a kulluğu, Rasûl-ü Ekrem’e ümmet oluşu ve dine hizmet etmeyi değerler hanesinin başına koymalı ama mesela anne-babasının hukukunu da mutlaka gözetmeli.

*Hazreti Sa’d bin Ebî Vakkas, daha hayattayken Cennet’le müjdelenmiş sahabe arasındadır. O, İslam’a bütün kalbiyle inanmış, emirlerine canla başla sarılmıştı. Ne var ki onun Müslümanlığı, namazı, Efendimiz’e bağlılığı ve O’nun sevgisini her şeyden üstün tutması, annesini çok rahatsız etmişti. Annesi, oğlunun dininden vazgeçmesini istemiş, onu ikna edebilmek için adeta çırpınmış; nihayet putlar adına yemin ederek, “Sa’d, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben ne bir şey yerim, ne de içerim!” demişti. Gerçekten birkaç gün yememiş içmemiş, öylece beklemişti. Hazreti Sa’d, annesine çok bağlıydı; ona karşı saygıda kusur etmezdi. Zaten annesi de bunu bildiği için böyle bir yola başvurmuştu. Fakat Hazreti Sa’d’ın nihaî sözü şöyle olmuştu: “Anacığım, seni çok severim, üzülmeni hiç istemem. Fakat vallahi anne, iyi bil ki, yüz tane canın olsa, birer birer çıksa, ben yine dinimden dönmem! Artık sen bilirsin. İster ye, ister yeme!..”

*Bu hadise üzerine, “Allah’a isyan” söz konusu olunca anne baba da olsa kula itaat edilmeyeceğini açıklayan Ankebût Sûresi’nin 8. âyet-i kerimesi nazil olmuştu: “(İyi bir mü’min olabilmenin gerekleri içinde) insana anne babasına iyi ve içten davranmasını emrettik. Eğer, Ben’den başkasının ilâh olamayacağı konusundaki kesin bilgine zıt olarak bâtılı taklitle herhangi bir şeyi Bana ortak tanıman için seni zorlayacak olurlarsa, bu hususta onlara itaat etme. Neticede dönüşünüz Banadır ve Ben, bütün yaptıklarınızın ne manaya gelip ne sonuç verdiğini size gösterecek ve onlardan dolayı sizi hesaba çekeceğim.”

Gaye-i hayale yürekten bağlılık ama anne babaya da azami saygı…

*Hakiki müminin çizgisi: O bir taraftan gönülden bağlanması gerekli olana (Allah’a, Rasûlullah’a, dine hizmete) yürekten bağlanır, fakat bir taraftan da tâlî derecede saygılı olması gereken anne-babaya -henüz inanmamış olsalar da- saygıda kusur etmez. Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri de bu konuda hüsn-ü misaldir. Anne babası onu, Rasûl-i Ekrem’e tâbi olduğundan dolayı hapsetmiş ve Müslümanlarla buluşup görüşmesini engellemişlerdi. İslâm’dan uzaklaşması için çeşitli maddî ve psikolojik müeyyideler uygulamışlar, türlü baskılar yapmışlar; bütün malını elinden alarak onu tam bir yoksulluğa itmişler, hatta sonunda zincire vurmuşlardı. Fakat o büyük sahabi, zincirlerden ne zaman azıcık kurtulsa, soluğu Allah Rasûlü’nün yanında almıştı.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. Ebediyetlere yürürken de hayatına denk bir mahviyet duygusu içinde ve yüzü toprağa bulanmış vaziyette göçüp gitmişti. Bir rivayete göre, Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mus’ab’ının bu hâlini şöyle dile getirir: “Hazreti Mus’ab hayatta olduğu sürece beni koruyacağına ve bana herhangi bir zarar dokundurmayacağına dair söz vermişti. Şimdi elleri ve kolları budandığı için ‘Ya, Rasûlullah’a bir şey olursa?’ diye hicabından yüzünü saklamaktadır.”

*Rasûlullah’ı bir gölge gibi takip eden, O’nun bütün sözlerini tespit etme gayretiyle yanıp tutuşan mümtaz sahabî Hazreti Ebû Hüreyre de anne ile imtihan olanlardan. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) annesinin hidayete ermesi için çok gayret gösteriyor, ona hep hürmetle muamele ediyor ve sürekli duada bulunuyordu ama annesi İslam’a yanaşmadığı gibi başta Efendimiz olmak üzere Müslümanlara kötü sözler etmekten de geri durmuyordu. Uzun zaman bu hal devam etmiş; Ebû Hüreyre hazretleri dininin gereklerini yerine getirdiği gibi annesine karşı da hep hürmet ve şefkat sergilemişti. Yine bir gün annesine gitmiş ve ondan kederini şiddetlendiren sözler işitmişti Hele Allah Rasûlü hakkında duyduğu hakaretler karşısında iki büklüm olmuştu. Bir yanda ölesiye sevdiği İnsanlığın İftihar Tablosu, diğer tarafta ise varlık vesilesi annesi vardı. O, tarafını çoktan seçmiş, kendisini Allah Rasûlü’nün huzur dolu meclisine atmıştı ama gözyaşlarına da hâkim olamamıştı. “Yâ Rasûlallah, annemi İslam’a davet ediyorum ama bir türlü yanaşmıyor. Üstelik size karşı ağıza alınmayacak sözler sarf ediyor! Ne olur annemin hidayeti için dua buyurunuz!” demişti. Hazreti Ebû Hüreyre, Allah Rasûlü’nün duasının kabul olacağına öyle inanıyordu ki, o mübarek dudaklardan dua sözcükleri duyulur duyulmaz, koşup evine varmıştı. Bakmıştı ki, içeriden su şakırtıları geliyor. Biraz sonra içeri girince annesinin gusletmiş olduğunu ve şehadet getirdiğini görmüştü.

Kendimi hiç affetmiyorum!..

*Hizmet mülahazası ve hicret düşüncesi çok önemli olsa da, anne-babayı ihmal etmeye sebebiyet vermemelidir. Hizmet erleri engin bir şefkatle bütün insanlığın saadeti adına diyar diyar dolaşırken, kendi anne-babalarını, aile fertlerini ve akrabalarını da unutmamalıdırlar. Belki iki vazifenin de hakkını beraberce verebilecekleri hizmet zeminleri ve imkânları oluşturmaya çalışmalıdırlar.

*Manisa’ya tayin olduğum günlerde Erzurum’a gidip sıla-yı rahimde bulunmuş, anne-babamın ellerini öpmüş ve birkaç gün yanlarında kaldıktan sonra yeni yerime gitmek için onlardan izin istirham etmiştim. “Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.” deyince, babam “Önümüzdeki Perşembe’ye kadar gitmesen, yanımda kalsan!” dedi. Ben karşılık vermedim, sadece boynumu büktüm ve gitmemin daha hayırlı olacağını ima ettim. Babam, derince düşüncelere daldı, biraz bekledi, sonra gözleri yaşlı, ellerini omuzuma koydu, “Git” dedi, “Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor, git!” Bir programa yetişme gayretiyle ellerini öpüp ayrıldım ve İzmir’e döndüm. Bir hafta sonra, Ramazan ayının bir Perşembe gecesi babamın vefat ettiğini öğrendim. Son anlarında onun yanında bulanamayışıma çok üzüldüm. Hele onun keramet gösterircesine dile getirdiği “Rüyamda yedi kabir gördüm, yedincisi benimdi. Bir hafta sonra gitsen!” teklifini hemen kabul etmeyişim, içimde sürekli kanayan bir yara olarak kaldı. O, yaptığım işin doğruluğuna ve bereketine inansa da, benden razı olarak “git” dese de, ben başka bir çözüm yolu bulmalı ve arzusunu yerine getirmeli değil miydim? O bir civanmertlik yapmışsa, bu fedakârlığı ona aittir ve onun fazilet hanesine yazılır; fakat acaba ben başka bir formül bulamaz mıydım? İşte, bu endişeden dolayı hâlâ çok ciddi bir sorumluluk hissiyle iki büklüm olduğumu ve kendimi hiç affetmediğimi söyleyebilirim.

*Hâsılı, Allah sevgisi, Peygamber muhabbeti ve dine hizmet gayreti esas olduğu gibi, üzerimizde hukuku bulunan insanların haklarına milimi milimine riayet etmek de bizim için bir zarurettir.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: BİR HUZUR BİR HIZIR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Nesep: Akrabalık, soy, baba tarafından olan soy bağlantısı; çocuğu ana-babasına ve ailesine bağlayan kan ve soy bağını ifade eden bir İslâm hukuku terimidir.[1] Neslin muhafazası İslam dininin son derece önem atfettiği bir husustur. Öyle ki İslam’da bu mevzu insanın ihtiyaçlar yelpazesinin vazgeçilmezlerini teşkil eden “zarûriyyât” kısmında mütalaa edilmiştir. Ayet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak  وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا  buyurmak suretiyle “sudan bir insan yaratıp onda soy ve nesep var etmesini kudretinin delilleri”[2] olarak sunmaktadır. Fahri Kâinat Efendimiz de (sallâlahu aleyhi ve sellem) bir taraftan cahiliyedeki kabileciliğin tortuları olan soy-sopla övünme anlayışını bertaraf etmeye matuf emir ve tavsiyelerde bulunurken bir diğer taraftan da akrabalık ve hısımlık bağlarını koruma adına nehiy ve inzar edici beyanlarda bulunmuştur:

عَنْ عِرَاكِ بْنِ مَالِكٍ، أنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ: إِنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا تَرْغَبُوا عَنْ آبَائِكُمْ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ أَبِيهِ فَهُوَ كُفْرٌ

“Babalarınızı inkâr etmeyin. Zira her kim babasını inkâr ederse bu (yaptığı) küfürdür.”[3] buyuran Efendimiz (sallâlahu aleyhi ve sellem) böylesi ağır bir günahtan insanları menetmenin şiddetini daha beliğ bir surette gösterme adına, bu mezmum işi “küfür” kelimesi ile ifade etmektedir.

Bu hadis-i şerif, gerçek babasını bildiği halde, -her ne sebeple olursa olsun- başka bir insanın kendi babası olduğunu iddia etmeyi helal itikat eden kimse hakkındadır. Zira cahiliyede insanlar arasında bu hadise sık sık vuku bulur ve yadırganmazdı. Yine bir kimse bu yolla başkasının çocuğunu evlat edinir ve artık o çocuk o babaya nispetle anılırdı. Bununla da kalmaz, böyle bir evlat edinme, evlat olarak alınan kimseye nesep, evlenme, boşanma, miras, sıhrî hısımlık gibi konularda öz çocuğun sahip olduğu hakları verirdi. İslamiyet’le birlikte ise bu adet “Evlatlıkları babalarına nispet edin, bu Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin. İçinizden kastederek yaptıklarınız bir yana, yanılmalarınızda size bir sorumluluk yoktur. Allah, bağışlar ve merhamet eder”[4] ayetinin nazil olmasıyla son bulmuştur. Neslin muhafazasına bu denli önem veren İslam’ın, böyle bir şeyi yasakladığını bildiği halde, insanın birtakım dünyevi menfaat ve çıkarları uğruna bunu helal kabul edip, çizilen bu çerçevenin dışına çıkması küfürdür.

Yasaklanmış Olan Bu Adetten Günümüze Kalanlar!

Cahiliye devrinde, asıl babasını inkâr edip de başka birisini baba olarak kabul etme gibi kompleks ifadesi olan ahlâki bozukluklar, günümüzde farklı bir posta bürünmüş ve anne babasından utanma, onları kendisine yakıştıramama şeklinde hastalıklı bir boyut kazanmıştır. Oysaki insanın anne babasına hürmet etmesi ve onları el üstünde tutup saygıda kusur etmemesi için sadece insana ait donanımlara sahip olması yeterlidir. İslam’ın bu konuda insanlara bir rota çizmiş olması dahi insanın insanlığından utanması adına kâfidir. Zira bu, her şeyden evvel insanlığın çözmesi gerekli olan bir problemdir.

Bu kompleksin böyle toplumsal bir hastalığa dönüşmesinde, içinde ahlâki doneler barındırmayan salt sınıfsal bir etiketi, statüsüz veyahut etiketsiz, ama ahlâki olan bir yaşam tarzına önceleyen seküler mantığın tesirini göz ardı etmemek lazımdır. Zira seküler dünyanın değerler skalasında ilk sırayı ahlaki ve faziletli olandan ziyade statü ve konum işgal eder. Bu dünyanın insancıkları, sizi ilk olarak statünüzle muhatap alır. Sekülerizmin darbelerine maruz kalmış bir insanın da böylesi bir toplumsal statüyü elde etmek yahut kaybetmemek uğrunda makyevelist bir mantıkla hareket etmesi kaçınılmazdır. Böyle bir statüyü elde etme yolunda, şayet anne babanın eğitim seviyesi, giyim-kuşamı, konuşması neş’et ettiği ortam vs. bir nakîse bir eksiklik olarak kabul görüyorsa, bu tek dünyalı yaklaşım, kişiyi anne-babasından utanma, onları küçümseme gibi bir yanlışa sevk edebileceği gibi onların toplumdan tecrit edilmesi neticesini de doğurabilir.

Hedefe giden yolda ailenin bir ayak bağı gibi vehmedilmesi asla bir hakikatin ifadesi olamayacağı gibi aksine bir hamakatin teşhir edilmesidir denilse sezadır. Kızmaları bile bizim onlara duyduğumuz sevgiden daha tatlı olan bu şefkat kahramanlarına bu nazarla bakabilmek için, insanın kalbinin bütün bütün çoraklaşmış olması lazımdır. Zira “Anne-baba, insanın en başta hürmet edeceği kutsi iki varlıktır. Onlara hürmette kusur eden, Hakk’a karşı gelmiş sayılır. İnsan, daha küçük bir canlı hâlinde var olmaya başladığı günden itibaren, hep, anne-babanın omuzlarında ve onlara yük olarak büyür ve serpilir. Bu hususta ne peder ve validenin çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de onların çektikleri sıkıntıların sınırını tespite imkân yoktur. Bu itibarla, onlara hürmet ve saygı, hem bir insanlık borcu, hem de bir vazifedir.”[5] “Bazı insanlar cemiyet hayatında anne ve babalarıyla görünmekten utanıp çekinmekteler. Oysaki bu bir kibir ve büyük günahtır. Allah sizi büyük makamlara getirse, ana-babanız da halâ köyde kaz güdüyor olsa, size düşen onları hep baş göz üstünde tutmanızdır. Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde ‘En faziletli amel, vaktinde kılınan namazdan sonra anne-babaya iyiliktir.’[6] buyuruyor. Bu itibarla da anne-babasına tazimde bulunan birini görünce takdir hisleriyle doluyor ve ona nafile hacdan, umreden dönüyormuş gibi bakıyorum.”[7]

Öte yandan; gerçek insani değerleri özümsemiş hakiki insanların dünyasında, toplumların diriliş ve yükselişi, aile ve aileye ait değerlerin yeniden ihya edilmesine vabestedir. Kişinin anne babasına saygı ve hürmet mevzuunda, zihninin en ücra köşelerinde dahi zaaf göstermemesi aile mefhumuna ait değerler cümlesindendir. Sadece değerlerin ve faziletlerin yok satacağı o din gününde, kişi bohçasına ne koyduğuna dikkat etmeli. Zira hor görülmüş, küçümsenmiş, kendisinden utanılmış, aşağılanmış bir anne-babanın âhı, insana çok ah çektirir ahirette. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak; “sadece kendisine ibadet etmeyi emir buyurduktan sonra, anne ve babaya iyilikte bulunmayı”[8] emreder ki; bu aslında onların nezdi ulûhiyetteki makamlarının bir ifadesidir. Dolayısıyla kişinin onlara hak ettikleri değeri vermesinin yahut vermemesinin onlar açısından kaybettireceği bir şey yoktur aslında. Onların kıymetini bilmek, bilene kıymet kazandırır ve bu, asla bir lütuf da değildir.

Aile kavramına başka bir pencereden bakacak olursak; aileyi oluşturan fertler sadece aralarında var olan kan bağıyla bir bütünlük arz etmezler. Onları aile kılan en önemli unsurlardan biri de, eksik gördükleriyle veya ziyadeleriyle veya tecrübeleriyle birbirlerini kabul etmeleri ve bu kabulün tabii neticesi olan değerleri ve faziletleridir. Dolayısıyla yükseleceksek bir aile olarak yükselmeli, seküler kıstaslar açısından anne-babamızla bu mümkün görünmüyorsa, tek başına yükselmeye bir değer atfetmemeli, bunu bir ar bilmeliyiz. Elimizde güneş de olsa göremeyeceğimiz şeyleri, onlara zifiri karanlıkta dahi fark ettiren tecrübelerini hafife almamalı ve böylesi bir rehberlikten uzak kalmayı da bahtımız adına bir talihsizlik kabul etmeliyiz.

Babanın gölgesi huzur

Ananın duası Hızır…

[1]. Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi, Nesep

[2]. Furkan sûresi, 25\54.

[3]. Sahih-i Müslim, İman, 113.

[4]. Ahzap sûresi, 33\5.

[5]. M. Fethullah Gülen, Ölçüler veya Yoldaki Işıklar, Anne-Baba.

[6]. Sahih-i Müslim, İman, 140.

[7]. M. Fethullah Gülen, Müzakere Notları

[8]. İsra sûresi, 17\23.

Sefa Salman