Fakat Bediüzzaman gibi bir zâtın hayatını, eserlerini ve ahlâk vasıflarını tam ifade edemeyeceğiz. Bu hakikat, ilim ehli olan basiretli ediplerce de itiraf edilmiştir ve bu hizmet bizim haddimizi çok aşar. Hem Bediüzzaman hakkında malûmat almak isteyen kardeşlerimize, bunun ancak ve ancak Risale-i Nur Külliyatı’nı dikkatle ve devamlı okumak suretiyle mümkün olacağını arz ederiz.
Aziz kardeşlerim! Bu mübarek vatanın, milletin ve İslam âleminin ebedî saadetini ve kurtuluşunu, dolayısıyla yeryüzünde umumi barış ve selameti sağlayacak bir inayete ve kudrete sahip olan Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinde şöyle gayet sağlam hususiyetler bir araya gelmiştir:
1. Yüksek bir kuvvet ve bütün kemâl vasıflarının başı olan İslam hakikatleri...
2. İmandan gelen yiğitlik. Yani alçalmamak ve biçarelere zorla hükmedip büyüklenmemek...
3. Müslümanlığın insana verdiği izzet ve şerefin, terakki ve yükselmenin en mühim sebebi olan İslamiyet’in kazandırdığı izzeti...
Arkadaşlar! Şu mealde bir hadis-i şerif var: “Hakiki âlimler, zalim hükümdarlara karşı da hak ve hakikati korkusuzca söyleyenlerdir.” İşte biz ancak böyle takva sahibi bir âlimin sözüne ve eserlerine güvenebiliriz.
Asrımızda yaşanan hadiseler ve eserleriyle bu hadis-i şerifi tasdik eden Risale-i Nur meydandadır. Müellifi Bediüzzaman dinî cihadında, Kur’an’a hizmetinde ve kulluğunda Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) sünnet-i seniyyesine tam uymuş bir mücahittir. Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, dünyanın en büyük siyasî hadisesi olan Bedir Savaşı’nda sahabe-i kirama nöbetleşe cemaatle namaz kıldırmıştır. Yani vacip olmayan, bilhassa savaş zamanında terk edilebilen “cemaatle namaz kılmak” gibi bir hayrı, dünyanın en büyük siyasî vakasına tercih etmiş, üstün tutmuştur. Ufak bir sevabı, savaşta cephenin o dehşetleri içinde dahi terk etmemiştir.
Bediüzzaman, gönüllü alay kumandanı olarak katıldığı Rus Harbi’nde, cephede, avcı hattında Kur’an’ın bir kısmının tefsiri olan meşhur Arapça İşarâtü’l İ’caz adlı eserini telif etmiştir. Bu büyük eser,
Dipnotlar
- Bkz. Nesâî, bey’at 37; İbni Mâce, fiten 20; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 4/314- 315.