Gel şüphelerini eline al, hayale bin, seninle yokluk karanlığına gidelim. O büyük mezarı, ölülerle dolu o şehri ziyaret edelim.
Bir Kadîr-i Ezelî, kudret eliyle bizi bu karanlık kıtadan tuttu çıkarttı, varlığa bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu lezzetsiz şehre.
İşte geldik şu varlık âlemine, korku ve dehşet veren şu çöle. Gözümüz açıldı, altı yönümüze baktık; önce merhamet ve yardım dilercesine önümüzü gördük.
Fakat belâlar, elemler önümüzde bize düşman gibi hücum eder. Onlardan korktuk, çekindik. Sağa sola, tabiattaki unsurlara baktık, onlardan yardım bekledik.
Lâkin gördük ki, kalbleri katı, merhametsizler. Dişlerini biler, hiddetle bakarlar; ne naz dinlerler, ne niyaz!
Çaresizler gibi ümitsizce nazarımızı yukarı çevirdik. Yardım dilercesine koca gökcisimlerine baktık; onları pek dehşetli, tehditkâr gördük.
Âdeta birer gülle ve bomba olmuş, yuvalarından çıkmışlar, fezânın her tarafından pek süratli geçer, her nasılsa birbirlerine dokunmazlar.
Eğer onlardan biri yolunu kazara şaşırsa, Allah korusun, şu şehadet âleminin de ödü patlayacak. Tesadüfe bağlıdır, bundan da hayır gelmez.
Ümitsizce bakışımızı o taraftan da çevirdik, elemli bir hayrete düştük. Başımız eğildi, sinemize saklandık, nefsimize baktık, etraflıca düşündük.
İşittik ki: Zavallı nefsimizden binlerce ihtiyaç sedâsı yükseliyor. Onca yokluğun, yoksulluğun inlemeleri çıkıyor. Teselli beklerken dehşete düştük.
Ondan da hayır gelmedi. İltica eder gibi vicdanımıza girdik, içine baktık, bir çare aradık. Eyvah! Yine bulamadık, Hatta biz ona yardım etmeliyiz;
Zira onda binlerce emel, coşkun arzular, heyecanlı hissiyat kâinata uzanmış görünür. Her birinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O ameller yokluğa sıkışmış; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyor. Öyle geniştirler ki, dünyayı yutsa bile o vicdan doymaz.
İşte bu elîm yolda nereye başvurduysak onda bir belâ bulduk. Zira Allah’ın gazabına uğramışların ve sapkınların yolu böyledir. Tesadüf ve dalâlet, o yola bakar.