İçeriğe geç
Sözler

mertebelerinin mazharıdır. Nazarı oraya ulaşamayan, taklide mecburdur. Kimin fikri de oraya ulaşırsa haşir ve kıyameti; gece-gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, tam bir kalb huzuruyla kabul eder.

İşte şu sırdandır ki, haşir ve kıyameti en yüce mertebede, en mükemmel şekilde, etraflıca Kur’an anlatıyor ve İsm-i Âzam’ın mazharı olan Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselam) ders veriyor. Geçmiş peygamberler ise irşadın hikmeti gereği, bir derece basit ve iptidai halde olan ümmetlerine haşri çok geniş, etraflı bir şekilde ders vermemişler. Hem bu sırdan dolayı, bir kısım evliya, bazı iman esaslarını en son mertebesinde görememiş veya gösterememişler. Aynı sırdan dolayı, ariflerin Allah’ı tanıyıp bilmede dereceleri çok farklılık gösterir.

Şu hakikatten bunlar gibi daha pek çok sır açığa çıkar. Şu temsil, hem bir derece hakikati hissettirdiğinden hem hakikat çok geniş ve derin olduğundan biz de şimdilik onunla yetiniyoruz. Haddimizi ve gücümüzü aşan sırları anlatmaya girişmeyeceğiz.

Üçüncü Dal

Kıyamet alâmetlerinden, ahirzaman hadiselerinden ve bazı amellerin fazilet ve sevaplarından bahseden hadis-i şerifler güzelce anlaşılmadığı için, akıllarına güvenen bir kısım âlimler, onların bazılarına “zayıf” veya “mevzu” (uydurma) demişler. İmanı zayıf, benliği ve gururu kuvvetli bazıları da inkâra kadar gitmiş. Şimdi etraflıca izahına girişmeyecek, yalnız “On İki Asıl”ı söyleyeceğiz.

Birinci Asıl

Yirminci Söz’ün sonundaki soruya verilen cevapta izah ettiğimiz meseledir. Özeti şudur:

Din bir imtihan, bir tecrübedir; yüce ruhları aşağı ruhlardan ayırır. Şu halde hadis-i şerifler, ileride herkes tarafından gözle görülecek hadiselerden öyle bir tarzda bahsetmeli ki, ne bütün bütün meçhul bıraksın ne de açıkça anlatsın da herkes tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, fakat iradeyi elden almayacak. Çünkü eğer apaçık bir kıyamet alâmeti görülse, herkes tasdike mecbur olsa, o vakit kömür gibi bir kabiliyet, elmas gibi bir kabiliyetle aynı seviyede kalır. Teklif sırrı ve imtihanın neticesi ortadan kalkar. İşte bu sebeple Mehdî ve Süfyan

413