bir Alîm’den istiyor ki, o Zât, açıkça, en küçük canlının en gizli ihtiyacını, duasını görür, işitir, kabul buyurur ve ona merhamet eder. Yapılan dua, hal diliyle de olsa ona istediğini verir. Bunu öyle hikmetle, her şeyi görerek, merhametle yapar ki, o terbiye ve idarenin Semî,
Basîr, Kerim ve Rahîm bir Zât’a has olduğuna şüphe bırakmaz.
On Üçüncü Reşha
İnsanların en faziletlilerini arkasına alarak şu yeryüzünde Arş-ı Âzam’a doğru el kaldırıp dua eden, insanlığın şeref kaynağı, zaman ve mekânda benzeri olmayan, gerçekten “Fahr-i Kâinat” unvanına lâyık o zât (aleyhissalâtü vesselam) acaba ne istiyor, bak, dinle:
Ebedî saadet istiyor, bekâ istiyor, Allah’a kavuşmayı ve cenneti istiyor. Hem de varlıkların aynasında hükümlerini ve güzelliklerini gösteren, Cenâb-ı Hakk’ın bütün kutsî isimleriyle istiyor. Eğer rahmet, inayet, hikmet ve adalet gibi, bu istediklerinin varlığını gerektiren sayısız sebep ve delil olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası bile, Cenâb-ı Hakk’ın kudretine baharımızın yaratılışı kadar hafif gelen cennetin var edilmesi için yeterli olurdu. Evet, nasıl ki onun peygamberliği şu imtihan meydanının açılmasına sebep oldu, kulluğu da öteki âlemin açılmasına vesiledir.
Acaba hiç mümkün müdür ki, akıl sahiplerine ve varlığın hakikatini delilleriyle bilen zâtlara لَيْسَ فِي الْإِمْكَانِ أَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dedirten, âlemin şu görünen, üstün intizamı, şu rahmet içindeki kusursuz sanat ve rubûbiyetin benzersiz güzelliği; öyle bir çirkinliği, merhametsizliği, intizamsızlığı kabul etsin; en ufak, en önemsiz istekleri, sesleri itina ile işitip ihtiyaçları karşılasın da, en mühim, lüzumlu arzuları basit görüp işitmesin, anlamasın, karşılıksız bıraksın! Hâşâ ve kellâ! Yüz bin defa hâşâ! Böyle bir güzellik, öyle bir çirkinliği kabul edip çirkin hale gelemez.
Ey hayalî arkadaşım! Şimdilik yeter, geri dönmeliyiz. Zira şu zamanda, şu yarımadada yüz sene de kalsak, o zâtın hayret verici icraatının ve vazifelerinin yüzde birini bile tamamen kavrayıp seyrine doyamayız.
Dipnotlar
- “Şu varlık âleminde, mevcut olandan daha mükemmeli, daha üstününün olması mümkün değildir.” (Bkz. el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4/258; İbni Arabî, el- Fütûhâtü’l-Mekkiyye 1/53, 4/154, 6/392, 7/82, 8/221)