Daha önce üzerinde durduğumuz gibi, para, hayvan ve ticari malların zekâtları, bu malların nisap miktarına ulaşmasının üzerinden bir yıl geçince farz olur. Bu da tabii olarak, kişinin, senenin herhangi bir diliminde zekâtla mükellef hâle gelebilmesi anlamına gelir. Ancak memleketimizde teamül hâline gelen uygulama, zekâtın, genellikle Ramazan ayında verilmesidir. Bu âdet iki ana fikre dayanmaktadır: Ramazan’ın bereketinden istifade etme ve ihtiyaç sahiplerinin bayrama sevinçli girmelerini temin etme düşüncesi. Evet, ibadetlerin zamanında ve kendi şartları dâhilinde yapılması bir esas iken, mübarek bir mekân veya zamanda eda edilmesinin kişiye daha fazla sevap kazandıracağı muhakkaktır. Mesela günlük beş vakit namazın Kâbe veya Mescid-i Nebevi’de kılınması, başka yerlerde kılınmasına nazaran daha faziletlidir.
Ramazan ayının fazileti malumdur. O, on bir ayın sultanıdır ve içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunmaktadır. Dolayısıyla zekât gibi önemli bir farzı eda ederken, aynı zamanda onu Ramazan ayının bereketiyle süsleme, daha fazla sevap kazanmaya vesile olur. Enes İbn Malik Hazretleri’nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), buna işaret etmektedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Hangi sadaka daha efdaldir?” şeklindeki soruya, “Ramazan’da verilen sadaka”332 şeklinde cevap vermiştir.
Bu durumda zekâtla mükellef bir mü’min, Ramazan ayını, zekât yükümlülüğünü ifa noktasında kendisi için mali yılbaşı edinmiş olur. Zekât hesabını her senenin Ramazan ayında yapar ve çıkarması gerekli olan zekâtını bu mübarek ayda çıkarıp yerine ulaştırır.