İçeriğe geç

İlmî sahadaki bu türden takdire şâyân gelişmelere rağmen, bilhassa Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana, her alanda olduğu gibi, ilim mahfillerinde ve ilim yuvalarında da aynı gelişmelerin yaşandığını söylemek zordur. Araştırma, tetkik ve aydınlatma yerine kör bir taklitçiliğin, ucuz bir şablonculuğun ilmî düşüncenin yerini aldığı bu dönem, gelecek nesillerce hep teessüfle anılacaktır. Zira bu dönemde varlık âdeta bir kaos gibi gösterilmiş, eşya tesadüf rüzgârlarıyla sağa-sola savrulan çer-çöp gibi kabul edilmiş, canlılar “natürel seleksiyon”un insafsız dişleri arasında çiğnenen birer basit lokma ve insan da bu ölüm arenasının tribünlerine yerleştirilmiş bir tâli’siz müşahit durumuna düşürülmüştür; bütün bu olup bitenleri görme, duyma ve yaşamaya mahkûm edilmiş tâli’siz bir müşahit… Oysaki değişik bir zâviyeden bakıldığında, varlığın her parçasıyla bir yardımlaşma ve dayanışma, her yönüyle bir nizam ve âhenk olarak tüllendiği de bir gerçek.. “her şey belirli bir hedef ve gayeye göre planlanmış” ve her şey bir kitap ve bir meşher mükemmeliyeti içinde pırıl pırıl ve akıllara durgunluk verecek mahiyette.

Günümüzdeki bu yanlış bakış zaviyesini sorgulayacak ve bu çarpıklığın sebeplerini araştıracak durumda değiliz. Ne var ki, bazı şeyleri vurgulamada da yarar var: Bir kere, belli bir dönem itibarıyla laboratuvarlarımız öylesine kısırlaştırıldı ve tek bir yörüngeye bağlandı ki, maalesef birçok araştırma merkezi ve laboratuvar hemen her zaman “nasıl”ların arkasından sürüklenip giden ve dönüp “niçin”lere ve “neden”lere bakmayan bilimcilerin –bu tabiri bilerek “âlimler” yerinde kullanıyorum- bu arada, ders ve laboratuvarlarda “nasıl” sorusuna bile cevap arayan değil, “niçin”, “neden”, “kim” sorularını bir türlü düşündürtmeyen eğitim sistemimizin yetiştirdiği nesillerden bugüne kadar, dünya çapında kaç mütefekkir ve ilim adamı çıkarabildik?

3