“Maddeci düşünce, materyalist felsefe, Müslüman kesimde dahi ciddî bir yıkım meydana getirmiştir. Camiye gelen, beş vakit namaz kılan, hatta hayatını mukaddes mânâ ve mefhumları anlatmaya adadığını zanneden nice insan vardır ki, bunlar bilerek veya bilmeyerek maddede takılıp kalmışlar ve anlattıkları her şeye maddeyi payanda yapmaya çalışmışlardır.
Evet, günümüzde bu kanaati taşıyan kitleler zannedildiğinden çok fazladır. Gerçi bir imanları vardır ama, bu, doğup büyüdükleri çevrenin tesiriyle yapılarına, onlar farkında olmadan yerleşmiş bir imandır ve kat’iyen irfan değildir.
Madde ki, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellîlerinin bir gölgesinden ibarettir. Maddenin varlığı ancak bu nispet sayesindedir. Nispet kesildiğinde madde de yoktur. Öyle ise, nasıl olur da, varlığı belli bir hikmet ve sebebe bağlı olan madde, varlığı var eden Zât’ın ispatında vazgeçilmez bir şart gibi kabul edilebilir?
Bütün kevn ü mekân, değil Cenâb-ı Hakk’ın Zâtı’na, esmâsına nispetle dahi, Büyük Sahra’ya atılmış küçük bir halkadan ibarettir. Zerre güneşi ne ölçüde aksettirebilir ki, bu kadar küçük varlık âlemi Cenâb-ı Hakk’ı anlatmaya yeterli olabilsin? Hayır, yeterli değildir. Ama, bir aynalık hasiyetiyle aklı gözlerine inmiş bir kısım materyalist gafillere karşı ışık tutmak, kalblerine ve kafalarına gelen tereddüdü izale etmek için madde bir vesile ve vasıtadır. Yoldaki tozu, gubarı silsin, temizlesin diye bir süpürgedir.
Şu kat’iyen bilinmelidir ki, kalbin duyduğunu kitap anlatamaz. Allah’a imana kitap tercüman olamaz. Kitap, sadece bu imanı formüle eder. Nasıl inanılması gerektiğini izaha çalışır.”