Her şeye rağmen bu şart ve atmosferde dahi erimeyen kalbler vardı ve bunlar Allah Resûlü’ne karşı kabaca, saygısızca davranabiliyorlardı… O incelerden ince zat, bu tür davranışlara müsamaha ile bakıyor ve hilminin okyanusunda âdeta eritemediği bir sertlik kalmıyordu.
Evet, O, bugünü, yarını, yarınları hesap ederek öyle davranıyordu. Eğer şiddet göstermiş olsaydı, Kur’ân’ın ifadesiyle462 etrafında bulunanların hepsi dağılıp gidecekti. Demek ki onların gitmemesi, bir cihetle Allah Resûlü’nün hilmi sebebiyleydi. O, insanları kırıp geçirmek, toplumu dağıtmak için değil, bütün insanları dünya ve ahiret saadetine erdirmek için gelmişti. İnsanlık, ebedî hayatı, O’nun gösterdiği yolda elde edecekti. Öyleyse O’nun perspektifinde ebediyet vardı. O da davranışlarını böyle bir zamanüstü anlayışa göre planlıyordu.
Hz. Halid, Uhud’da Müslümanlara büyük zararı dokunmuş bir insandı. Hâlbuki Allah Resûlü’nün huzuruna gelip teslim olduğunda öyle bir muamele görmüştü ki, ertesi gün kendini neredeyse Allah Resûlü’nden bir parça kabul ediyordu. Hatta, bu esnada ilk muharebeye götürülmeyişi ona çok ağır gelmiş ve sabaha kadar hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Bu da onun, bir hamlede Allah Resulü’yle ne seviyede bütünleştiğini göstermesi bakımından çok mânidardır.
Ashaptan Amr b. Âs ve İkrime, her ikisi de önceleri Allah Resûlü’ne çok kötülük yapmışlardı. Allah Resûlü’nün hilmi onları da öyle bir eritti ki, daha sonra her ikisi de âdeta küfrün başına çekilmiş birer İslâm kılıcı oldular. Eğer onların ileride kazanıp ihraz edecekleri bu seviye nazara alınmış olmasaydı, hiç mi hiç bu insanları sahabi arasında görmek mümkün olmayacaktı.