İçeriğe geç

Şam Emevîleri ve Abbasîler’den sonra Endülüs Müslümanları ve Osmanlılar da bu hususta parlak birer örnek sayılırlar. İlimde, irfanda Batı’ya çok şey kazandıran bu insanlar Rönesans’a giden yolları açmanın yanında mehâsin-i medeniyetin de ilk mimarları olarak tarihe geçmişlerdir; dinlerini yaşamış, kimsenin diline, dinine ilişmemiş ve asırlarca ütopyaları aratmayan bir idare şekli sergilemişlerdir. Ama ne acıdır ki, dünyayı ışığa gark eden bu aydınlık ruhlar, devletleri yıkıldıktan sonra katı bir Haçlı mülâhazasıyla kılıçtan geçirilmiş ve onlardan bir tek ferde dahi bölgede yaşama hakkı verilmemiştir. Aslında Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya, Mısır’dan Mağrib ülkelerine kadar işgal edilen bütün İslâm coğrafyasında da hep aynı mezâlim irtikâp edilmiş ve aynı baskılar uygulanmıştır: Müslümanların civanmertliklerine karşılık işgalci güçler bölge halkını ezmiş, sömürmüş, gelip gelip idarelerine karışmış; yerinde kendi piyonlarını işbaşına geçirmiş, yerinde ambargolar uygulamış ve hiçbir zaman din ve vicdan hürriyetine saygılı olmamışlardır.

Bütün bunların, birbirinden farklı iki medeniyetin din ve vicdan hürriyeti konusundaki tutumlarını aksettirmesi bakımından iyi birer örnek teşkil ettiği/edeceği kanaatindeyim. Bir dönemin insanlarını sorgularken yeni yeni kavga unsurları icat etmenin ve bazı hissiyatları tetiklemenin yararlı olmadığını biliyorum; ancak, bir medeniyetin mehâsinini vurgularken diğerinin de mesâvîsine dikkat çekmek önemli bir esas olduğu gibi, dün o mesâvîyi irtikâp edenlerin eski huylarından vazgeçmeyip bugün dahi aynı şeyleri yapıyor olmalarını hatırlatmanın da bir vecîbe olduğunu düşünüyorum.. bu çerçevede olsun böyle bir hususu ihtar etme, haricî ve dahilî zalimleri, vicdan hürriyeti tanımayan kaba ve ham ruhları uyarır mı, uyarmaz mı bilemeyeceğim ama böyle davranmanın bir sorumluluk gereği olduğunda da benim şüphem yok…

248