Ayrıca din, insanların kerih görecekleri bir sistem, bir müessese değildir ki, ikrâh söz konusu olsun. O herkesin severek kabullenebileceği bir hayırlar ve güzellikler kaynağıdır. Bu itibarla da, dini ve dinî meseleleri başkalarına medenîce anlatma yerine baskı uygulama, dinden nefret etmeye sebebiyet verir ki, bu da ona karşı apaçık bir hürmetsizlik demektir. Kur’ân dinde ikrâh olmadığını/olmayacağını hatırlattığı aynı yerde “Hak-bâtıl birbirinden ayrılmıştır.” diyerek konuyu âfâkî ve enfüsî delillere, peygamberlerin mesajlarına, her biri bir iman kahramanı mürşidlerin beyanlarına havale etmek suretiyle bize istidlâl yolunu, peygamberler vesâyetini, İslâm’ı tam yaşayan insanların rehberliğini salıklar.
Bunu çok iyi anlayan atalarımız dinlerini, diyanetlerini anlatma konusunda istidlâl ve ikna metodlarını kullanmış ve hiçbir zaman başkalarını kendi düşünce ve inançlarını kabule zorlamamışlardır; zorlamamışlar ve herkes inandığı gibi yaşamış, rahatlıkla kendini ifade edebilmiş, adlî ve idarî hiçbir problemle karşılaşmamıştır. Bu hoşgörü atmosferinde, müşrik, Yahudi, Hıristiyan veya başka herhangi bir düşünce ve felsefeye inanan kimse, din ve vicdan hürriyeti açısından hiçbir baskıya maruz kalmamış, yurdundan-yuvasından edilmemiş, mahkemelerde süründürülmemiş; isteyen istediği dini seçmiş, ahdinde durmak ve vatandaşlık sorumluluklarını yerine getirmek şartıyla her zaman sıyânet görmüş ve hep korunup kollanmıştır. Günümüzde olduğu gibi, o gün de ahdini bozanlar, vatandaşlık mükellefiyetlerini yerine getirmeyenler, ülkeyi bölüp parçalamak isteyenler, meşru sisteme açıkça başkaldıranlar, terör eylemlerine girenler, değişik ad ve unvanlar altında fesat çıkaranlar, gelip gelip kaba kuvvetle milletin tepesine binenler hukuk dairesi içinde cürümlerine göre cezalandırılmış ve devletin güvenilirliği sağlanmıştır.