İçeriğe geç

Şimdi de Kur’ân’ın mahlukiyetine gelelim: Onlar, Cenâb-ı Hak Kur’ân’la konuşmuş, onu ifade etmiştir ki bu da onun yaratılması demektir derler. Ayrıca onlara göre Kur’ân ses, harf, âyet, sûre ve benzerlerinden oluşmakta ve telif, tanzim, tenzil, inzal gibi hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşımaktadır. Bu nedenle de o, kadim değil, mahluktur. Allah’ın konuşması (mütekellim olması), kelâmı belli bir yerde, meselâ Cebrail’de, peygamberlerde, Levh-i Mahfuz’da, insanın okuyuşunda yaratmasıdır. Kur’ân’ın kadim (ezelî) olması, Allah’ın Zât’ı ile birlikte ikinci bir kadimin daha bulunması demektir ki, bu da tevhide ters düşer.

Bize göre Kelâm-ı İlâhî kadimdir. Nitekim Kur’ân’a “Kelâm-ı Kadim” denilmektedir. Kur’ân, Allah’ın ezelî kelâmıdır. Burada akılların karışmaması için Ehl-i Sünnet kelâmcıları, Kelâm-ı İlâhî’yi, kelâm-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî olmak üzere ikiye ayırmışlardır.

Kelâm-ı nefsî, Allah’ın doğrudan doğruya Zât’ındaki kelâmını ifade etmektedir. Hatta bir mânâda herkesin de nefsî kelâmı vardır. Meselâ, insanın, içinde bir şeyi kurması, ifade etmesi, fikrî bir kısım ihzârâtta bulunması, şöyle veya böyle diyeyim diye bir fikir silsilesi içinde kafasında bir kelâm silsilesi meydana getirmesi bir kelâm-ı nefsîdir. Bunun lafızla, kitabetle, hitabetle alâkası yoktur. Zira o tamamen nefsîdir. Kur’ân’da bunu teyit eden en açık örnek, Hz. Yusuf’un kardeşleri karşısında, Bünyamin’i kınadıkları zaman, içinden “Belki siz ondan daha fazla kötü durumdasınız.”1 demesi gösterilebilir. Evet, Yusuf (aleyhisselâm) bunu içinden söyler. İşte bu, bir kelâm-ı nefsîdir. Aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hakk’ın da kitabet ve hitabete gelmeyen, matbaa mürekkebi görmeyen kelâm-ı nefsîsi vardır. Bu kelâm-ı nefsî, ebedî ve ezelîdir.

2