Geçmişe bakınca, Ebû Hanife’nin derslerine devam eden çoğu müçtehit binlerce talebesi olduğu söylenmektedir. Bunu söylemek kolaydır ama bu vak’a bizzat yaşanmış bir vak’adır. Ayrıca hadis ricali ile uğraşanlar bilirler ki, derslerine binlerce talebenin devam ettiği pek çok âlim vardır. Ve bu insanlardan İmam Âzam’ın büyüklüğüne bakın ki bu yüce kâmet, dinî meseleleri önce meşhur talebeleri İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi kimselerle müzakere eder, sonra karar verirdi. Bu müzakereler elbette günümüzdeki çirkin tartışmalar şeklinde değil, âdâbına uygun olarak yapılan münazaralar şeklindeydi. Evet, meseleler önce bu müzakerelerle olgunlaştırılıyor, sonra bir icma-ı zımniyle bağlanıyordu.
Süfyan-ı Sevrî Hazretleri bir keresinde itiraf eder ve der ki: “Şu adamın büyüklüğüne bakın ki, akşam Kur’ân böyle diyor, Sünnet böyle diyor, onların yoruma açık yanlarıyla alâkalı bazı değerlendirmelerde bulunuyor, sonra da sabah gelip, ben içtihadımda hata etmişim, gece kafamı zorladım, malzemeyi bir kere daha gözden geçirdim, meselenin öyle olmadığını gördüm.” diyor.
İşte her mesele bu şekilde bir hakşinaslıkla, bir titizlikle tespit, tersih ve tersin ediliyordu. Öyle ki her mesele âdeta kurşunla perçinleştirilen bir bina rasanetine ulaşıyordu.