İçeriğe geç

Ayrıca bir mü’min olarak, gayret-i diniye açısından, başkaları inkarcılığa, inançsızlığa ait düşünceleri neşrederken ben dinimi anlatmazsam dinime karşı saygısızlık etmiş olurum. Evet, inançsızlığa ait kitaplar kütüphanelerde okumaya arz edilirken, ben, gökten inen, Arş’ı ferşe bağlayan ve kendisine tutunanları a’lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çıkaran Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve ondan nebean eden hakikatleri; Efendimiz’in söz ve beyanlarını anlatmayacağım. Bu, benim dinime karşı vefasızlığımın ifadesi olur.

Bir de İslâm’da dini neşretmek için irşad müessesesi vardır. Bidayette Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), Kur’ân’ın kendisine o günün gereği لَكُمْ د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ“Sizin dininiz size, benim dinim bana.”1 diyerek bir bakıma kimseye bir şey söylememeyi ifade etmişti. Ama bu âyet nâzil olduğu zaman Mekke-i Mükerreme’de Müslümanların sayısı beş-on kişiyi geçmiyordu. Müslümanlığı büyük ölçüde halk kabul ettikten sonra Efendimiz, Allah’ı anlatmak için irşada yönelmişti ki, bu mânâda o mânevî cihad her zaman var olmuştur ve olacaktır da. Bu zaviyeden, din, inanç ve iz’an da bir vicdan işidir fakat aynı zamanda inanılan şeyin neşir ve tebliğ edilmesi de onun emridir. Evet, mü’min dini bütünüyle omuzlarına aldıktan sonra onu başkalarına da anlatacaktır.

2