Din, vatan ve milletin maruz kaldığı musibetlerin ızdırap ve acısını vicdanlarında duyanlar, his dünyalarıyla uyanmış bir kısım yüksek ruhlardır ki, gönül verdikleri bu ulvî değerler uğrunda seve seve hayatlarını feda etmekten çekinmezler. Hissiz ve duygusuz kimselere gelince, fedakârlık adına çok laf etseler de, sözünü ettikleri şeylerin en küçüğünü yapmaya dahi güçleri yetmez…
* * *
Kendi zararları mevzubahis olsa bile, başkalarını düşünme, onlar için yaşama, onların acılarını ve zevklerini paylaşma gibi, her biri başlı başına birer değer ifade eden hasletlerin bir insanda bulunması, ondaki ruhanî hissin güçlü olmasından ileri gelir. Böyle bir histen bütün bütün mahrum olan kimselerde ise, değil bu hasletlerin bütününü, onlardan bir tekini dahi görüp göstermek mümkün değildir.
Böylelerinde fazilet ve civanmertlik adına görülen şeylere gelince, bunlar, daha çok, başkalarının besteleyip seslendirdiği bir parçaya mırıltıyla iştirak eden dahîllerin bestekârlığına benzer.
* * *
Bir milletin terakki ve teâlisi, o millet fertlerinde duygu birliğine ve duyarlılığın derinliğine bağlıdır. His dünyasında derinleşmiş kimselerdir ki, dava ve düşünceleri uğruna malik oldukları her şeyi gözlerini kırpmadan feda ederler. Çaresiz kalınca da, ya cinnet getirir veya verem olur giderler.
* * *
Hissin en yüksek mertebesi, dinî ve millî değerlere tecavüz edildiğinde meydana gelen asabî bir hummadır ki, duyarlı ruhları bir sıtma gibi sarsar ve hırpalar. Biz, buna “hamiyet” de diyebiliriz.
* * *
Hamiyet, kıymetlerin alt üst olduğu, yüce-yüksek değerlerin yıkıldığı bir yerde ruhun hafakan ve ızdıraplarıdır ki, gerçek insanla, insan suretindeki varlıkları birbirinden ayıran en belirgin hususiyettir.