Her gerçek, önce insan ruhunda bir öz hâlinde belirir; sonra hissedilir; sonra da sözle, kalemle, çekiçle canlandırılır, kristalleştirilir ve nokta nokta, çizgi çizgi sanat eserinin çehresinde veya bir sanat eseri hâlinde ifade edilmeye çalışılır. Böyle bir eserin, zaman ve mekân üstü buudlara ulaşması ise, tamamen inanç ve o inançtaki aşkın dereceleriyle alâkalıdır.
* * *
Bazen aynı yöre ve aynı ülkenin insanları arasında dahi edebî boşalma ve edebî gerilim başka başka olabilir. Dış yüzle alâkalı bu farklılık, eşya ve hâdiselere bakış açısındaki farklılıklardan ve bir de, inanç ve daha başka değerleri kabul edip etmemeden kaynaklanmaktadır. Nasıl dağın doruğundakine göre derenin dibindekine ait nağmeler mânâsız birer mırıltı ise, derenin dibindekine göre de zirvedekine ait sözler, öyle mırıltı sayılabilirler.
* * *
İyi bir sanat eseri, onu meydana getiren unsurların mükemmeliyetiyle, unsurların mükemmeliyeti de onları teşkil eden cüz’-i fertlerin mükemmeliyetiyle yakından alâkalıdır. Özün sağlam olmadığı bir yerde temiz bir duygu, temiz bir duygunun bulunmadığı bir yerde de hep canlı kalabilecek “kor” gibi eserlerin ve alevden ifadelerin meydana getirilmesi imkânsızdır.
* * *
Her sanatkâr gibi edebiyatçı da, kâinat gerçeğindeki renk, şekil ve çizgilerde hep kendine ait bir şeyler aramaktadır. O, aradığını bulup ifade edebildiği gün kalemini kırar, fırçasını atar, hayret ve hayranlık içinde kendinden geçer. Bunun için de en büyük sanatkârlar, Hakk’ın azat kabul etmez, mütefekkir ve duyarak yaşayan kulları arasında aranmalıdırlar.