Netice olarak namaz, bir şuur derinleşmesi, bir iç aydınlığı ve Rabbin rızasını kazanmadır. Korkuyla birlikte ümidin; ümitle birlikte dehşetin; mehâbetle birlikte azametin insanın içini doldurduğu, râşelerin ürpertileri takip ettiği bir hâl ve eda, namazın iç huşûunu teşkil eder. İnsan, bir an olur kalbi ağzına gelir ve canı çıkacak gibi olur; bir an olur büyük bir ümide kapılır ve tebessüm eder; bir an olur o hâlini Rabb’e karşı bir edepsizlik sayar ve hayâsını takınır, “Ben naz makamında değilim.” der ve bu hava içinde namazını eda eder.
Huşûun zâhirine gelince o, insanın, namazda, söyleyeceği ve yapacağı şeyleri ciddi bir edep içinde yerine getirmesi demektir. Mesela okunan âyetlerde ne söylendiğini bilerek onları okuma; rükûyu, fıkıh kitaplarında anlatıldığı şekilde ifa etme; secdeyi, celseyi, kavmeyi aynı şekilde yapıp yerine getirme. Mü’minin, ancak bu duygularla dolup taşarak eda edeceği namaz, namaz olacak ve beden gemisini bu suretle sahil-i selamete çıkarma imkânını elde edecektir.
d. Namazda Üç Mühim Unsur
Namazın kıyam, kıraat, rükû ve sücûd gibi rükünleri, onun sadece şekil yönünü ifade ederler. Oysa namazda ve onun rükünlerinde asıl olan, muhteva ve ruhtur. Nasıl ki yeme-içme cismaniyetimiz için bir ihtiyaçtır: namaz da mânevî hayatımız ve ruhumuz için bir gıdadır. Namaz, fıtratımızın bir gereği hâline getirilmelidir. Ruh, gıdasını ancak bu şekilde kılınan bir namazdan alabilir.