İçeriğe geç

Sırtında taşıdığı nimetlerin hesabını vermek için huzur-u kibriyaya varan mü’min, أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ ۝ وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ ۝ وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ ۝ فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ “Biz insana iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) göstermedik mi? Fakat o, sarp yokuşu aşamadı.”211 âyetiyle yani, “Biz sana her türlü nimeti verdiğimiz, nebilerin açtığı büyük ve doğru caddeye hidayet ettiğimiz hâlde sen, gafleti aşamadın, verilmesi gerekeni veremedin, dolayısıyla Rabbin yoluna giremedin.. bütün bunların hesabını şimdi ver.” mânâlarıyla, âdeta ayaklarının bağı çözülür, ayakta duramayacak hâle gelir ve rükûa eğilir. Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğünü ve O’nun verdiği bütün nimetleri ikrar içinde, “Evet, bana çok şey verdin Rabbim! Zira efendiler, büyükler hep verir; küçükler ve köleler ise suistimal eder. Ben, Senin yüceliğin karşısında kendi küçüklük ve kusurumu itiraf ediyor, فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ “Yüce Rabbini hamd ile tesbih et!”212 emrine imtisal ediyor ve, سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ“Büyük Rabbim (her çeşit kusurdan) münezzehtir.” diyerek “Meleklerin tesbihatıyla senin kapını çalıyorum.” der ve kendi kusuru karşısında Rabbin kusursuzluğunu ilan ve itiraf eder.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), rükûa gittiği zaman şöyle dua ederdi:

اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي، وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي، لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Allahım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliklerim, kemiklerim, sinirlerim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”213

220