Kur’ân-ı Mecid, öyle nurdan ezelî ve ebedî mesajlarla gelmiştir ki, beden ve cismaniyetimizin yanında kalb, ruh, akıl ve vicdanlarımızı da terbiye ederek bizleri geleceğin insanları olarak hazırlamakta ve bizlere hedef olarak maddî-mânevî zirveler ötesi şâhikaları göstermektedir –ki bir kısım körler, sağırlar görüp duymasalar dahi– yakın bir gelecekte onun, aklı başında millet ve devletlerin sık sık başvuracakları bir kevser kaynağı hâline geleceğinde şüphe yoktur.
Şayet günümüzün Müslümanları, Kur’ân çizgisinde ve ilk Müslümanlar safvetinde hareket edebilselerdi –ki bugün o istikamette ciddî gelişmelerin olduğu söylenebilir– bir hamlede sıçrayıp devletler muvazenesindeki yerlerini alacak ve taklit vadilerinde başkalarının yâveleriyle teselli olmaktan kurtulacaklardı.
Kur’ân’ın ilk talebelerinin, cihanı hayret ve dehşetlere sevk eden iman, ahlâk, fazilet ve aksiyonları, günümüz insanının bir kere daha hassasiyetle ele alıp incelemesi gerekli olan önemli hususlardandır. Evet, bir zamanlar, Mekke’nin yalçın kayaları arasında zuhur edip, bir hamlede dünyanın dört bir yanını aydınlığa kavuşturan birkaç bin sahabinin, Kur’ân’ın aydınlık ikliminde gerçekleştirdikleri o büyük inkılâp, her zaman üzerinde düşünülüp değerlendirilmesi iktiza eden harikalar cümlesinden bir hâdisedir ve mü’minlerin daima müracaat edecekleri tertemiz ve pırıl pırıl bir örnektir.
Bu itibarla diyebiliriz ki, Kur’ân, dünden bugüne kendisine gönül verenleri aldatıp şaşırtmadığı gibi, bundan sonra da aydınlık iklimine teveccüh edenleri aldatmayacak ve hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Zira inanıyoruz ki, zihinler müspet fenlerle aydınlandığı, gönüller Hak mârifetiyle şahlandığı ve varlık, ilim ve hikmet adesesi altında, tetkik ve araştırmaya tâbi tutulduğu sürece, ilimler adına verilen her hüküm, Kur’ân’ın ruhuna uygunluk içinde cereyan edecektir.